<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-5531101029488205711</id><updated>2012-02-16T02:19:59.464-08:00</updated><title type='text'>Hitchhiker's Guide</title><subtitle type='html'></subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://mortac.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mortac.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><link rel='next' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default?start-index=101&amp;max-results=100'/><author><name>MORTAC</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17515098667802403972</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>112</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5531101029488205711.post-7833181839957716594</id><published>2011-08-17T12:10:00.000-07:00</published><updated>2011-08-17T12:44:22.752-07:00</updated><title type='text'>Borders'ın sonu</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-R1J4noHYK6o/TkwZ69RvGGI/AAAAAAAAAI0/9c7_GW-uTlk/s1600/Borders.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 239px;" src="http://1.bp.blogspot.com/-R1J4noHYK6o/TkwZ69RvGGI/AAAAAAAAAI0/9c7_GW-uTlk/s320/Borders.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5641912933860448354" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Son yıllarda düştüğü zor durumdan bir türlü kurtulamayan ve bu yılın başında resmen artık iflasını açıklayan Borders'ın mağazalarını kapatma, elindeki malları likite dönüştürme sürecinin neredeyse tamamlandığını ve Eylül ayının sonunda süreci tamamlayacağını okudum internetten. Okuduğum bir iki yazı da Borders gibi Amerika çapında 400 mağazası ve 11.000 çalışanı olan Amerika'nın en önemli iki kitap mağaza zincirinden birisinin (diğeri Barnes&amp;Noble) neden böyle çöktüğünü ve gelişen teknolojinin (online mağazaları ama daha da çok Kindle başta olmak üzere eReader'ları kastediyorlar) bu çöküşteki etkisini tartışıyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendi açımdan değişen iş süreçlerinin, değişime ayak uydurmayı beceremeyen şirketleri nasıl yiyip bitirdiğini okumak, analiz etmek entelektüel açıdan çekici olsa da, Borders'ı bu gözle incelemek istemezdim. Borders ile ilişkim çok kısıtlı olmuşsa da, 2005 - 2010 yılları arasında toplamda yaklaşık 7 aylık bir Amerika tecrübesi, o ayların benim için en kaydadeğer zamanları Borders ve Barnes&amp;Noble'da geçirdiğim zamanlardı diyebilirim. Özellikle Amerika'ya ilk gidişimi hatırlıyorum da, Seattle'da kaldığımız otelin hemen yakınındaki klasik Amerikan avlu-alışveriş-merkezlerinden birisindeki Borders'ı ilk gördüğümde ve içeriye girdiğimde çok mutlu olduğumu hatılıyorum, evet, içeri girince içimi bir mutluluk kaplamıştı. Çok geniş bir alan, sıkış tepiş olmayan raf sistemleri, janra göre ve sonrasında yazarların adıyla sıralanmış yüzlerce kitap, rafların arasında yerlerde oturmuş kitapları inceleyen (okuyan diyebiliriz rahatlıkla) gençler, mağazanın değişik yerlerinde rahat koltuklar, dergi reyonlarının yanıbaşındaki Starbucks... O ilk Amerika ziyaretide zaman geçirmek için mağazaya her gidişimde 1-2 kitap alınca 10 günün sonunda birdenbire çok ağır yükle karşı karşıya kalmış, hatta dönüş uçuşunu kaçırınca tüm o kitapları New York'a taşımış, birkaç gün yanında gezdirmek zorunda kalmıştım. Bu zevkli kitap deneyimleri sonraki yıllarda da hep devam etti. Amerika ziyaretlerimde yaptığım alışverilşerin neredeyse çoğunu Amazon'dan alırken, asıl çıkış noktası olan kitap sağlayıcı özelliğinden faydalanmamış, kitapları Borders veya Barnes&amp;Noble'dan almayı tercih etmişimdir. Bu yılların en çok satanı benm için (eski yazılarımdan tahmin edebileceğiniz üzere) Chuck Palahniuk olmuştur, yazarın kitaplarının neredeyse hepsinin birer ingilizce kopyası da raflarımı süslüyor (sadece süslemiyor tabi, okudum ben onları tamam mı?).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neyse, artık tek söyleyebileceğim bundan sonraki Amerika ziyaretlerimde bir eksiklik olacağı. Umarım Barnes&amp;Noble biraz daha hayatta kalmayı becerebilir, umarım gidip destekleme şansı olur. (Bunları söylerken aklıma birden Tom Hanks ve Meg Ryan'ın "You've Got Mail" filmi geldi, filmi izlediyseniz orada zincir mağazalar yüzünden kapanan küçük işletmeleri konu ediyordu kabaca, şimdi kendimi biraz arip hissettim, kimbilir Borders yüzünden kaç tane küçük bağımsız kitapçı kapanmıştır. İşte "her imparatorluğun bir sonu vardır" önermesinin bir kanıtı daha).&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5531101029488205711-7833181839957716594?l=mortac.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mortac.blogspot.com/feeds/7833181839957716594/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5531101029488205711&amp;postID=7833181839957716594' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/7833181839957716594'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/7833181839957716594'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mortac.blogspot.com/2011/08/bordersn-sonu.html' title='Borders&apos;ın sonu'/><author><name>MORTAC</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17515098667802403972</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-R1J4noHYK6o/TkwZ69RvGGI/AAAAAAAAAI0/9c7_GW-uTlk/s72-c/Borders.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5531101029488205711.post-8427459957064546329</id><published>2011-07-24T13:37:00.000-07:00</published><updated>2011-07-24T13:39:24.758-07:00</updated><title type='text'>Hello! Benicassim...</title><content type='html'>3. Geleneksel Erkekler gezimizin bu seneki durağı Barselona - Benicassim oldu. Çocuklarla (demirbaşlar Mert, Midget, Erman ve bu seneki organizasyonumuzu şereflendiren Hakan) geçen seneki organizasyonumuzun lokasyonu Amsterdam'da kararlaştırdığımız ve 2010 Aralık'ında çoktan uçak bileti, konser bileti ve otel rezervasyonlarımızı yaptığımız bu geziyle artık her yıl bir tema seçerek gerçekleştirdiğimiz bu oganizasyonlarda ustalaşmaya başladığımızı rahatlıkla söyleyebilirim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Avrupa'nın en önemli Rock festivallerinden birisi olan ve Valencia yakınlarındaki Benicassim'de gerçekleştirilen Fiberfib festivali denizi, güneşi ve iyi müziği bünyesinden barındıran yapısıyla birçok açıdan çok çekici. Gerçi artık 35 yaşına gelmiş bizler için kendimizi yaşlı hissetmemize neden olan genç kitlesi nedeniyle artık caz festivalleri, kültür gezileri gibi yönlere mi odaklansak diye düşündüysek de şevkimizi kırmadık ve 2012'de hedefi Budapeşte'deki Sziget Festivali olarak belirledik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gezimizin il 3 gününü geçirdiğimiz Barselona'dan kısaca bahsedersem, güzel bir şehir ama mimarisi dışında çok da etkilendiğimi söyleyemeyeceğim. Evet yeşil, evet denizi günlük yaşamın bir parçası, evet gördüğüm en güzel mimari eserlerin bir kısmı burada, evet kızları çok güzel (ama bunun ne kadarı lokal, ne kadarı turist emin olamadık), evet iyi paella ve tapas muhabbetleri yapılıyor ama yine de vaaayy diyemedim. Belki de ben yeterince heyecanlı birisi değilim, bilemiyorum. Benim için bu gezinin hatırlanacak tarafları Gaudi'nin eserlerini görmek, güzel yemekler yemek, bol bol sangria içmek, Erman'ın unutulmaz rövaşatası, yaptığımız uzuuun yürüyüşler olacak. Bir de Gaudi'nin Casa Batllo'sundaki caz akşamı yaparak müzik dolu gecelere farklı da olsa bir başlangıç yaptık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Barselona'dan Hakan'ı İstanbul'a geri yolladıktan sonra tayfanın geri kalanıyla hemen bir araba kiraladık ve yaklaşık 3 saatlik mesafedeki Benicassim'e yollandık. Hemen o akşam önce Killers'ın solisti Brandon Flowers ve sonra da The Strokes ile kulaklarımızın paslarını sildik (arada çıkan, adını çok duyduğum ama bir türlü dinleme şansı bulamadığım Elbow tam bir hayal kırıklığıydı benim için). The Strokes'dan yeterince zevk almamı engelleyen vıdı vıdı konuşan ve bir türlü yerinde durmayıp sağa sola gezinip duran sarhoş ingilizlere bol bol giydirdiğim bu günü takip eden günde festivalin benim için en heyecan verici ismi olan Arctic Monkeys sahne aldı. Öncesinde Mumford &amp; Sons 'ın seyirciyi ısıttığı bu gece benim için en unutulmaz müzik akşamlarından birisi olacak. Henüz 25 yaşında olan grup elemanlarının sahneyi dolduruşu, müziklerinin kalitesini canlı performansda da yansıtmaları, sadece şarkı söylerken değil sustukları anlarda da seyirciyi coşturmaları inanılmazdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Festivalin son gecesinde ise artık 6 günlük yorucu gezinin getirdiği bitkinlikle çimenlerde yatarak dinlenen Portishead ve 01.15'te sahneye çıkan, geçen sene Rock Werchter'de izleme şansı bulduğumuz Arcade Fire ile müzikle dolu gecelere bir süreliğine son verdik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu kadar yüzeysel bir yazı için özür dilerim ama yoğunluktan bloga yeterince zaman ayıramıyorum ne yazık ki. Fiberfib için kısaca birkaç not daha girecek olursam,&lt;br /&gt;- festival katılımcılarının yüzde 80'inini İngilizler oluşturuyor (British demek daha uygun olur)&lt;br /&gt;- festival mekanı deniz kenarına yürüyerek 10 dakika mesafede. Gerçi biz kamp alanında değil, merkezde bir otelde kaldık.&lt;br /&gt;- Headlinerlar 00.45 - 01.15 aralığında çıkıyor, sabahın 3'ünde bile gruplar sahne alıyor. Cuma gecesi Strokes konseri sonrasında sabahın ikibuçuğunda koskoca alanı terkeden bir biz vardık gibi hissettik diyebilirim.&lt;br /&gt;- Benicassim'in denizi temiz ama dalgalı. Koskoca sahilleri var ve gördüğüm en güzel, temiz hatta ipek gibi kumlara sahip.&lt;br /&gt;- Mert'in İngiltere Kraliçesi ile tanıştığı zaman için hazırladığı konuşma ve "How's Arthur?" sorusunu bir ara görmelisiniz.&lt;br /&gt;- Son olarak da az kalsın Midget'i Benicassim sahillerinde boğacak olan Erman'a son anda vazgeçtiği ve Midget'ı bize bağışladığı için teşekkür ediyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tembellikten yeni bir yazı yazamayacağım için burada kısaca bahsetmek istediğim bir müzik etkinliği daha var. İspanya'dan döndükten sonraki akşam bu sefer İstanbul Caz Festivali kapsamında Açıkhava Tiyatrosu'nda Paul Simon'ı izlemek için yoldaydık. Kaderin bir cilvesi, pazar gecesi Arcade Fire sonrası mekandan ayrılıp gece 2.30'da arabamıza doğru yürürken DJ alanından Paul Simon'ın Call me Al 'i çalıyordu ve biz daha o andan Salı günü yaşayacaığımız akşam için heyecanlanmaya başlamıştık. Artık iyice yaşlanan Simon'dan güzel bir konser bekliyorduk ama bu kadar başarılı bir performans hiç ama hiç öngörmüyorduk. 2 saatlik konser, mükemmel seyircinin de sayesinde harika geçti ve güzel bir İstanbul yaz akşamında güzel bir konserle şimdilik bu yazın planlı son konserini tamamladık. Aynı hafta içerisinde Arctic Monkeys ve Paul Simon gibi iki farklı çizgiden, iki farklı kuşaktan, iki farklı ortamda iki mükemmel performans izlemek çok tatmin ediciydi. Darısı önümüzdeki günlerin, yılların başına. Hep beraber...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5531101029488205711-8427459957064546329?l=mortac.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mortac.blogspot.com/feeds/8427459957064546329/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5531101029488205711&amp;postID=8427459957064546329' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/8427459957064546329'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/8427459957064546329'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mortac.blogspot.com/2011/07/hello-bemicassim.html' title='Hello! Benicassim...'/><author><name>MORTAC</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17515098667802403972</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5531101029488205711.post-7529005216407860136</id><published>2011-04-30T15:00:00.000-07:00</published><updated>2011-04-30T15:01:43.475-07:00</updated><title type='text'>Palaniuk'tan iddiali bir roman : Olum Pornosu</title><content type='html'>Favori yazarim Chuck Palahniuk'un Turkceye cevrilen, benimse gecen sene yine dayanamayip Amerika'dan aldigim ama bir turlu okumaya firsat bulamadigim Olum Pornosu ya da orjinal adiyla Snuff'i kitapcilara cikar cikmaz heyecanla aldim ve hizla okudum. Yine konuya ditekt girecek olursam Palahniuk'un vasat eserlerinden birisi olmus. Kabul, tam onun cesaret edebilecegi ve korkmadan, cekinmeden yazabilecegi bir konu cevresinde onun imzasini hissedebileceginiz, alamet-i farikalarini gozlemleyebileceginiz bir roman ama daha onceki eserleriyle karsilastirinca daha dar bir cercevede ve en azindan kendi adima sonraki adimlari tahmin edilebilir bir calisma olmus.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine de, sozkonusu yazar Chuck Palahniuk olunca benim mutlaka okumalisiniz dememi herhalde artik yadirgamazsaniz yukaridaki nispeten olumsuz gorunebilecek goruslerden sonra. Palahniuk her zamanki gibi oncesinde ciddi bir arastirmaya girmis ve kitap boyunca sizi anekdotlarla doyuruyor. Konu kisaca, porno endustrisindeki son isini 600 erkekle birlikte oldugu bir film cekerek tamamlamak isteyen Cassie Wright adli porno film yildizi ve filmde siralarinin kendilerine gelmesini bekleyen 3 kisi ve asistan kizin agzindan anlatilan bir hikaye denebilir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Porno kulturu hakkinda da bircok bilgi iceren bu romanla ilgili son olarak benden bir duzeltme : Turkce ceviride "yaglamaci" diye bence talihsiz bir sekilde cevrilen terim icin aslinda harika bir turkce karsilik vardir, "kiyakci". Simdi size ne oldugunu soylemeyeyim ama internette kisaca bir arastirirsaniz (eksisozlukte de bulabilirsiniz tahminen) nasil bir meslek grubundan bahsettigimi anlayabilir ve mevcut islerinizi daha da takdir etmenizi saglarsiniz. &lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5531101029488205711-7529005216407860136?l=mortac.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mortac.blogspot.com/feeds/7529005216407860136/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5531101029488205711&amp;postID=7529005216407860136' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/7529005216407860136'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/7529005216407860136'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mortac.blogspot.com/2011/04/palaniuktan-iddiali-bir-roman-olum_30.html' title='Palaniuk&apos;tan iddiali bir roman : Olum Pornosu'/><author><name>MORTAC</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17515098667802403972</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5531101029488205711.post-4980628305428194368</id><published>2011-04-30T14:47:00.000-07:00</published><updated>2011-04-30T15:02:38.235-07:00</updated><title type='text'>Tom Robbins'den bir çocuk kitabı, "B, Bira"</title><content type='html'>Bu aralar çok şanslıyım, favori yazarlarımın kitapları ardarda Türkçeye çevriliyor. Chuck'tan sonra şimdi de Tom Robbins'den sürpriz olarak adlandırılabilecek bir kitap Türkçe yayınlandı, "B, Bira."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitabın arka kapağındaki tanıtım yazısında geçen "çocuklar için yetişkin kitabı, yetişkinler için çocuk kitabı" bu kısa roman için çok doğru bir değerlendirme olmuş. Robbins milyonlarca insanın en favori içkisi olan bira hakkında çocuklara yönelik bir dille ve tarzla ama yetişkinlerin de zevk alacağı bir yazı denemesi yapmış ve onu tanıyan herkesin tahmin edebileceği gibi çok başarılı olmuş. Bu yaklaşık 100 sayfalık kitap küçük bir kız çocuğunu odağına alarak biranın yapılış hikayesini anlatıyor ve aynı zamanda her Robbins kitabında olduğu gibi olağandışı bir yan hikayeyi de bünyesinde barındırıyor, küçük Gracie'ye biranın hikayesini anlatan bir Bira Perisi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu kısa kitabı okumakla kazanacağınız şeyler şunlar, eğer hala bilmiyorsanız (veya Amsterdam'daki Heieneken müzesine hiç gitmediyseniz) biranın üretim aşamalarını öğrenebilirsiniz; çocukken algılarımızın ne kadar açık ve hayalgücümüzün ne kadar geniş olduğunu hatırlayabilir ve şu anda dönüştüğünüz günlük hayatın anlamsız kaygılarına fazlasıyla önem veren kişiliğe üzülebilir, "anarşi"nin aslında her zaman o kadar da kötü bir şey olmadığı ve derinlerde bir yerde anarşist bir ruh barındırmanın önemini anımsayabilir ve son olarak da ayakkabılarınızı biraz daha gevşek bağlamanın ruh halinizi de rahatlatacağını öğrenebilirsiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bence Efes Pilsen'in veya Miller'ın sponsor oldukları festivallerde eşantiyon olarak dağıtmayı düşünürlerse şık bir düşünce olacak bu kitap hakkında kapanış olarak, Robbins'in beni çok rahatsız eden bir gözlemini aktarayım, "alışveriş merkezine her gittiğimizde ruhumuzdan bir parça kaybederiz". Bir baba olarak beni korkutan bir uyarı bu, umarım gerekli önlemleri alacak gücüm olur.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5531101029488205711-4980628305428194368?l=mortac.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mortac.blogspot.com/feeds/4980628305428194368/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5531101029488205711&amp;postID=4980628305428194368' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/4980628305428194368'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/4980628305428194368'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mortac.blogspot.com/2011/04/tom-robbinsden-bir-cocuk-kitab-b-bira.html' title='Tom Robbins&apos;den bir çocuk kitabı, &quot;B, Bira&quot;'/><author><name>MORTAC</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17515098667802403972</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5531101029488205711.post-629138721894087483</id><published>2011-02-20T01:30:00.000-08:00</published><updated>2011-02-20T01:58:00.400-08:00</updated><title type='text'>Seriye baglanmis halde Hornby</title><content type='html'>Blogdaki son 2 kitap yazima bakarsaniz Nick Hornby'nin nispeten kisa derlemelerini okudugumu ve cok begendigimi gorursunuz. Hornby'nin kivrak ve zeki kaleminin tadini alinca acikcasi ara vermeden rafta okunmayi bekleyen romanlarindan birisine gecis yaptim, Juliet Ciplak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Spor ve muzikle fazlasiyla icice olan Hornby'den yine cok dahiyane bir kitap adi ve fikriyle karsi karsiyayiz. Bilmiyorum muzik endustrisinde daha once kullanilmis bir kalip midir ama kitabin adi, "Juliet" adli bir albumun bildigimiz tabiriyle unplugged olarak piyasaya surulmus versiyonuna "Juliet, Ciplak" denmesinden geliyor. Kitap 80'lerin basinda birdenbire muzik yapmayi birakan ve inzivaya cekilen (burada da edebiyata ufak bir gonderme var denebilir, bkz. JD Salinger) Tucker Crowe ve onun bu kaybolusu sonrasi onu bir tur dahi olarak goren ve kaybolusu da dahil olmak uzere yaptigi her hareketin arkasinda bir anlam arayan ve internet uzerinden iletisim icinde olan insanlardan (aslinda ozellikle 2 tanesinden) bahsediyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Juliet, Ciplak" Hornby'nin bir suredir ortaya cikardigi bence-vasat (Hornby standartlarina gore) romanlardan sonra kesinlikle bir geri donus olmus. Belki de dogru bir zamanda okudugum icin boyle hissediyorumdur bilmiyorum. İnsan iliskileri, hayatin cok hizli akip gitmesi, cocuk sahibi olmanin (ya da olmamanin) getirdigi baski gibi bircok konu uzerinde cok zekice gozlemler ve diyaloglar ortaya koyuyor. Kitap cok akici ve zekice yazilmis, hem zevkle okuyor hem de ayni anda derin dusuncelere dalabiliyorsunuz, mutlaka okumanizi tavsiye ederim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son olarak, kitaptan bir alinti, "... birinin ne hissettigini tatminkar bir bicimde ifade etme yetersizliginin, bizlerin ebedi trajedilerinden birisi oldugunu ifade etmeye calisiyordu."&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5531101029488205711-629138721894087483?l=mortac.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mortac.blogspot.com/feeds/629138721894087483/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5531101029488205711&amp;postID=629138721894087483' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/629138721894087483'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/629138721894087483'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mortac.blogspot.com/2011/02/seriye-baglanmis-halde-hornby.html' title='Seriye baglanmis halde Hornby'/><author><name>MORTAC</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17515098667802403972</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5531101029488205711.post-2186926282327470073</id><published>2011-02-09T11:47:00.000-08:00</published><updated>2011-02-09T13:37:32.716-08:00</updated><title type='text'>Bir sürpriz faktörü denemesi : Isobell Campbell ve Mark Lanegan</title><content type='html'>Geçtiğimiz cumartesi akşamı İstanbul'un nispeten yeni denebilecek konser mekanlarından Salon İKSV'de Isobell Campbell ve Mark Lanegan konserdindeydik Çiler'le. Bu konserin duyurusunu gördüğümde okuduğum kısa tanıtım yazısındaki "Belle and Sebastien" ve "Screaming Trees, Queens of the Stone Age" referanslarını görünce isimlerini açıkcası parçaları oldukları gruplar dışında hiç duymadığım bu iki ismin konserine biraz sürpriz faktörü olsun diye biraz da uzun süredir dışarı çıkmamış olmanın getirdiği hınçla gitme kararı verdim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öncelikle ilk defa görme şansı bulduğum mekandan bahsetmek istiyorum. Salon İKSV Şişhane'de Haliç'ten Tarlabaşı'na giden yol üzerinde hemen yol kenarında güzel bir lokasyona sahip. Hemen metro durağının çıkışında, etrafında bir sürü park yeri var, Tünel'e yürüyerek 5 dakika mesafede... Mekan hakkında sıfır bilgiyle gittiğim için ne ile karşılaşacağım konusunda pek bir fikrim yoktu, o nedenle içeri girince biraz şaşkınlık yaşamadım dersem yalan olur, çünkü karşımızda tam anlamıyla Babylon'un bir türevi vardı. Aynı ebatlar, benzer bir sahne, aynı balkon tipi ve bar formatı. İlk düşüncelerim İstanbul'da Babylon gibi güzel ve kaliteli bir mekan varken İKSV neden onlara alternatif bir yer yaratma gayretine girdi oldu, halbuki kaynaklarını önemli isimler getirmeye ayırabilir ve Babylon'u bu isimlerin sahne alacağı mekanlardan birisi olarak destekleyebilirdi. Ama biraz daha düşününce Babylon'un halihazırda yeterince iyi isimlere evsahipliği yaptığını ve Pozitif sayesinde kendi organizasyonlarını da düzenlediğini dikkate alınca biraz rekabetin iyi olacağını ve mekanların kalitesini artıracağını anladım. Hele bir süre önce Babylon'daki Tindersticks konserinde yaşadığımız konser esnasında bir türlü eksilmeyen bar gürültüsünü hatırlayınca açıkçası iyi de olmuş dedim. Gerçi burada da konser başladıktan sonra devam eden bar kargaşasını görünce tam sinirlenmeye başlamıştım ki, barın ışığı söndü ve sesler neredeyse sıfıra indi, hizmet vermeyi tam anlamıyla durdurdular mı emin değilim ama konserin ortamını bozacak hiçbir ses çıkmadı diyebilirim, umarım bu hassasiyetleri hep sürer.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konsere geçecek olursak çok fazla birşey söyleyemeyeceğim ama sürpriz faktörü beni hayal kırıklığına uğratmadı. Yumuşak, derinden, fısıldarcasına şarkı söyleyen Campbell ile güçlü ama bir o kadar kontrollü, rock temelli Lanegan'ın birlikteliği ilk başta çok tezat gözükmesine rağmen çok ilginç bir sonuç ortaya çıkmış. Arkalrında yer alan bir gitar ve kontrbas ile akustik bir ortamda genelde çok yavaş ve yumuşak şarkıları tek tek çok güzel ve kaliteli olmalarına rağmen arka arkaya 15 tanesini dinleyince açıkçası biraz terapi gibi oldu. Çıkışta kulak misafiri olduğumuz bir diyalogda yapılan bir tespite katılmamak elde değil, "hadi eve gidip uyuyalım, tam o moddayım." Bu hissi yukarıda bahsini ettiğim Tindersticks konserinde de yaşamıştım, Tindersticks favori gruplarımdan birisi olmasına rağmen arka arkaya 15 şarkısını dinlemek açıkçası eğer fazlasıyla down modda değilseniz (ki o halde de dinlemek iyi gelmez herhalde) ya da down olmak gibi özel bir isteğiniz yoksa fazla geliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son olarak konser sonrasında okuduğum yazılardan bazılarında Lanegan'dan bahsederlerken Tom Waits'e benzettiklerini gördüm. Waits'in gençlik zamanlarındaki konserlerini bilmiyorum ve kayıtlarını da izlemedim ama şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki &lt;a href="http://mortac.blogspot.com/2008/07/gectigimiz-haftasonu-tom-waits-konseri.html"&gt;2008'de izlediğim Tom Waits&lt;/a&gt; izleyicisini idare etmeyi çok iyi bilen, onlarla iletişim içinde olan bir müzisyendir, Lanagean ise tüm konser boyunca kafasını nerdeyse yerden hiç kaldırmadan şarkılarını söyledi ve gitti. Bunu cool olarak adlandırmak bence çok saflık olur; aynı şekilde vokallerini de en azından bu performansıyla karşılaştırmak istemem, Lanegan'ın iyi olduğu belli ama referans olarak Tom Waits'i alırsanız Lanegan'ı harcarsınız bence.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5531101029488205711-2186926282327470073?l=mortac.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mortac.blogspot.com/feeds/2186926282327470073/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5531101029488205711&amp;postID=2186926282327470073' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/2186926282327470073'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/2186926282327470073'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mortac.blogspot.com/2011/02/bir-surpriz-faktoru-denemesi-isobell.html' title='Bir sürpriz faktörü denemesi : Isobell Campbell ve Mark Lanegan'/><author><name>MORTAC</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17515098667802403972</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5531101029488205711.post-5722319839483750775</id><published>2011-01-24T03:13:00.000-08:00</published><updated>2011-01-24T03:30:23.465-08:00</updated><title type='text'>Nick Hornby hep dergilere yazsin #2</title><content type='html'>Bir önceki yazımı Meriç'in pedagogunun bekleme odasında iphone üzerinden hızla yazmaya çalıştığımdan yazının başlığındaki ana fikri tam vermemişim gibi hissediyorum. Buradan sizin çıkarma yapma konusunda beceriksizmişsiniz fikri vermek istemem ama yine de biliyorum ki, "ne kadar iyi anlatırsan anlat, anlatabildiğin karşındakinin anlayabildiği kadardır", o nedenle mümkün olduğunca açık olmak her zaman tercih sebebimdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu kadar uzun bir girizgahtan sonra diyorum ki, Hornby'nin kısa yazılar o kadar eğlenceliki ve son yazdığı 1-2 roman bana göre o kadar vasatın biraz üzeriki, ben onun hep güncel olaylar ve konular üzerine bu denli zeki yazılar yazmasını tercih ederim. Hep müzik, kitap ve Arsenal yazsın mesela...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Shakespeare Para İçin Yazdı'nın Believer dergisinde yazdığı yazıların bir toplaması olduğunu söylemiştim, onun hemen ardından aslında bu toplamaların ilk kitabı olan ve uzun süredir kitaplık rafımda sırasının gelmesini bekleyen "Hece Cümbüşü"nü okudum. Gördüğünüz gibi aynı yazarın aynı çerçevede yazdığı iki kitabın aslında ikincisi sırf adı daha çekici geldiği için seçmişim, bu da kitapların adının aslında ilk intibayı bırakmadaki etkisini gösteriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hece Cümbüşü için özel bir yazıya gerek yok, Shakespeare Para için Yazdı'da ne söylediysem bunun için de geçerli, &lt;a href="http://mortac.blogspot.com/2011/01/nick-hornby-hep-dergilere-yazsin.html"&gt;bkz. bir önceki yazım&lt;/a&gt;. Kitaptan sadece çok hoşuma giden bir alıntı yapıp bu seferki birlikteliğimizin sonuna geleceğim. Amerikan okurlarına kriket sporu hakkında okuduğu bir kitabı tanıttıktan sonra yazısını şöyle bitiriyor Hornby : "... Bu kitabı okumayacağınızı biliyorum. Öyleyse şöyle diyelim : Ben sizler adına da okudum ve hepimiz çok keyif aldık."&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5531101029488205711-5722319839483750775?l=mortac.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mortac.blogspot.com/feeds/5722319839483750775/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5531101029488205711&amp;postID=5722319839483750775' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/5722319839483750775'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/5722319839483750775'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mortac.blogspot.com/2011/01/nick-hornby-hep-dergilere-yazsin-2.html' title='Nick Hornby hep dergilere yazsin #2'/><author><name>MORTAC</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17515098667802403972</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5531101029488205711.post-6687839425130387733</id><published>2011-01-08T07:14:00.000-08:00</published><updated>2011-01-08T07:47:35.359-08:00</updated><title type='text'>Nick Hornby hep dergilere yazsin</title><content type='html'>Bir cok kez tekrarlamis oldugum uzere en sevdigim ve eserlerini ilgiyle takip ettigim modern yazarlardan birisi olan Nick Hornby'nin "Shakespeare Para İcin Yazdi" adli, ABD'de yayinlanan Believer adli bir dergi icin yazdigi kitap elestirilerinin bir derlemesini okudum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine direkt konuya girecek olursam bu sasirtici derecede eglenceli kitabi okurken Hornby'nin populer kultur uzerine bu tarz elestiri mi dersiniz, inceleme mi dersiniz makaleler yazsin diye karar aldim, sira bunu kendisine nasil haber vermem gerektigine geldi (twitter hesabi var mi diye baktim ama sanirim yok). 2006 ile 2008 yillari arasinda yazdigi bu kitap elestirilerinde Hornby daha once 31 Sarki kitabinda yaptigi gibi kimseyi eglendirmek icin degil, entel zumreler ne der diye kendisini kasmadan ve kendini kanitlamak kaygisini coktan asmis bir insan olarak okudugu kitaplar hakkindaki goruslerini direkt olarak sunuyor. Bunu da cok ilginc bir bicimde son derece eglenceli kilmanin yolunu bulmus. Okudugu kitaplarin hicbirisini okumadim, acikcasi 1-2 tanesi haricinde okumayi dusundugum de cikmadi ama yine de kitaptan cok zevk aldim (en ilgimi ceken kitap Daniel Pennac'in Reader's Rights adli bir kitap oldu ama henuz turkceye cevrilmemis, ingilizcesini mi alsam diye dusunuyorum). Kitabin en ilginc yazilarindan birisi 2006'daki Dunya Kupasi maclari nedeniyle o 1 ay hic kitap okumadigini Amerikalilara anlattigi yaziydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hazir konu Hornby'den acilmisken uzun bir suredir haber vermek istedigim projesini henuz duymamis olanlariniza duyurayim. Nick Hornby ve Ben Folds Five grubundan tanidigimiz Ben Folds ortak bir girisimle bir muzik albumu cikarttilar. Hornby'nin sozleri Folds'un da muzigi hallettigini soylememe gerek yok sanirim. Albumun ilk single'i From Above bence 2010 yilinin en guzel sarkilarindan birisi, kesinlikle bulun ve dinleyin, hatta youtube'dan klibini seyredin, o da bayagi hos olmus. Sarkiyi dinlerken sozlerine ozellikle dikkat etmenizi rica ederim, o zaman aslinda huzunlu olmasi gereken bir sarkini ne kadar eglenceli olduguna daha cok sasiracaksiniz. Bir cumlesi hep aklimda mesela, "maybe we're the unlucky ones".&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son olarak 2000 yilindaki rezaletten beri bir turlu tekrardan isinamadigim Arsenal ile tekrar kismen de olsa barismam Hornby yuzundendir, Arsenal boyle bir taraftari oldugu icin cok sansli bir kulup.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5531101029488205711-6687839425130387733?l=mortac.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mortac.blogspot.com/feeds/6687839425130387733/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5531101029488205711&amp;postID=6687839425130387733' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/6687839425130387733'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/6687839425130387733'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mortac.blogspot.com/2011/01/nick-hornby-hep-dergilere-yazsin.html' title='Nick Hornby hep dergilere yazsin'/><author><name>MORTAC</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17515098667802403972</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5531101029488205711.post-3461427618895194415</id><published>2010-12-24T12:52:00.000-08:00</published><updated>2011-01-04T13:45:24.777-08:00</updated><title type='text'>Ejderha Dovmeli Kiz</title><content type='html'>Yine soyleyecegimi en bastan soyleyeyim : cok buyuk olmasa da umutlu beklentilerle aldigim son aylarin "populer" romani İsvecli yazar Stieg Larsson'un Ejderha Dovmeli Kiz'i beni hayal kirikligina ugratti diyebilirim. Her turden kitap okumayi seven birisi olarak araya kolay-okunur, rahat-tuketilir kitaplar koymaya dikkat ederim ve zekice yazilmis, kurgulanmis polisiyeler her zaman favori janrlarimdandir. Bu kitaba biraz da o nedenle yaklastim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rahat okundugunu ve akici oldugunu soylemeliyim ama gerek kurgusu gerekse hikayesi oyle ahim sahim bir yaraticiliga sahip degil. Kitap veya yazari hakkinda neredeyse hicbir yan bilgiye sahip degilim ama kitabin arkasindaki yazarin tanitim yazisindan anladigim kadariyla artik aramizda olmayan Larsson İsvec'te taninan ve saygi duyulan bir gazeteciymis. Kitabi okurken icimde olusan his, bu iyi gazetecinin icinde polisiye bir roman yazma istegi duydugu, etraftaki iyi orneklerden etkilendigi ve belki de deneysel olarak basladogi calismasi hosuna gidince devam ettirdigi. Kitabin ana hikayesinde paralel olarak gazetecilik ve seri cinayetler olmasi iyi bildigi bir alandan cok da uzaklasmadan bir seyler yapma istegini ortaya koyuyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hikayenin iki ana karakteri Mikael ve Lisbeth iyi cizilmis karakterler ama asil hikayenin yavanligini gideremiyorlar. Kitabin tam olarak ne zaman yazildigini blmiyorum ama 2000'li yillarin basi gibi oldugunu tahmin ediyorum ve nedense icimde Larsson'un Jean-Christophe Grange'in romanlarindan etkilendigi ve benzer calismalar ortaya koymaya calistigini hissediyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Millenium uclemesi olarak adlandirilan bir serinin ilk halkasini olusturan Ejderha Dovmeli Kiz'i Atesle Oynayan Kiz takip ediyor. Acikcasi bu iki kitabi ayni anda satin almamis olsaydim, seriyi okumaya devam eder miydim bilmiyorum ama simdi de oyle aceleci olmayacagim, araya birkac kitap sokarim. Yillik idefix alisverisimi yapip beni 1 sene goturecek kadar kitabi depoladim, hetecanla okumayi bekledigim kitaplar var elimde, size onumuzdeki aylarda guzel kitap onerileri yapmayi umuyorum... simdiki hedef Nick Hornby'den bir denemeler derlemesi, Shakespeare Para icin Yazdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Edit : 4 Ocak 2011... New Yorker derigisinde Stieg Larsson fenomeniyle ilgili guzel bir makale gordum ve yukarida tarif etmeye calistigim hislerimin edebiyatcilarca da paylasildigini gordum, okumak isterseniz biraz uzun da olsa &lt;a href="http://www.newyorker.com/arts/critics/atlarge/2011/01/10/110110crat_atlarge_acocella"&gt;yazinin linki&lt;/a&gt;...&lt;br /&gt;Sonrasinda da daha kisa olan su &lt;a href="http://www.newyorker.com/humor/2010/07/05/100705sh_shouts_ephron"&gt;yaziyi&lt;/a&gt; okuyun, yazarina dikkat (tembellik yapmayin wikipedia'dan aratin kim oldugunu).&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5531101029488205711-3461427618895194415?l=mortac.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mortac.blogspot.com/feeds/3461427618895194415/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5531101029488205711&amp;postID=3461427618895194415' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/3461427618895194415'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/3461427618895194415'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mortac.blogspot.com/2010/12/ejderha-dovmeli-kiz.html' title='Ejderha Dovmeli Kiz'/><author><name>MORTAC</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17515098667802403972</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5531101029488205711.post-7032539365634941659</id><published>2010-12-11T12:55:00.000-08:00</published><updated>2010-12-25T03:58:33.813-08:00</updated><title type='text'>Yeni bir keşif</title><content type='html'>Çok uzun zamandan beri müzik dünyasında yer alan bir ismi daha yeni keşfetmiş bulunuyorum, Jonathan Richman. 70'li yıllardan beri müzik yapan Richman'a ait youtube videolarını izlediğinizde çok eğlenceli birisiyle karşı karşıya olduğunu anlıyoruz. Umarım müzik hayatını noktalamadan bir yerlerde izleme şansımız olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Size birkaç şarkısının ismi, internetten bulun, dinleyin, izleyin. Umarım beğenirsiniz...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- I was dancing in a lesbian bar&lt;br /&gt;- My baby loves loves loves me&lt;br /&gt;- Cosi veloce&lt;br /&gt;- In che mondo viviamo&lt;br /&gt;- Egyptian Reggae&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Not : son bir naekdot daha, Farrelly kardeslerin yonettigi ve Cameron Diaz, Ben Stiller, Matt Dillon'in basrollerinde oynadigi "There's Something About Mary"i izlediyseniz arada gitarıyla çıkıp şarkı söyleyen karakteri hatırlıyorsanız Richman'la sizin de yolunuz bir yerlerde kesişmiş demektir.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5531101029488205711-7032539365634941659?l=mortac.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mortac.blogspot.com/feeds/7032539365634941659/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5531101029488205711&amp;postID=7032539365634941659' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/7032539365634941659'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/7032539365634941659'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mortac.blogspot.com/2010/12/yeni-bir-kesif.html' title='Yeni bir keşif'/><author><name>MORTAC</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17515098667802403972</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5531101029488205711.post-1407724988075526650</id><published>2010-08-24T13:23:00.000-07:00</published><updated>2010-08-24T13:48:50.336-07:00</updated><title type='text'>Bu sefer de müzik üzerine doyumsuz bir kitap : Nick Hornby'den "31 Şarkı"</title><content type='html'>Geniş kitlelere başrolünde Hugh Grant'in oynadığı "About A Boy" adlı filmin uyarlandığı kitabın yazarı olarak ulaşan ama benim gibi birçok sinema ve kitapseverin ondan çok daha önce "High Fidelity" (kitabı çok anlamlı bir şekilde Yüksek Sadakat olarak Türkçeye çevrilirken, filmi ise Sensiz Olmaz gibi sıradan bir çeviriyle salonlara gelmişti) adlı kitap ve kitap kadar olmasa da yine de rahatlıkla iyi bir uyarlama olarak adlandırabileceğimiz filmle keşfetmiş olduğu Nick Hornby'nin Türkçeye son çevrilen eseri "31 Şarkı"yı bir çırpıda bitirdim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaklaşık 110 sayfalık kitabın ingilizcesini aslında yıllar önce okumuştum ama açıkçası aklımda ciddi bir yer bırakmamış anlaşılan. Betül Kadıoğlu'nun başarılı çevirisi ile okuduğum Türkçesi ise çok zevkli, eğlenceli, ilham verici, tatmin edici ve rahatlatıcıydı. Rahatlatıcıydı çünkü Hornby müziği müzik olduğu için seven, klasik müzik veya caz müzikten hoşlanmadığını açık açık nedenleriyle söyleyen, pop müziğin her türünün hayranı, kendiyle barışık bir müziksever. Bu kitapta da çok sevdiği 31 şarkıyı yazmış ama ne yazılar. Müzik üzerine bu kadar güzel yazıları kolay kolay hiçbir yerde bulamazsınız. Hornby'nin kitabında hangi şarkıların olduğundan bahsetmeyeceğim çünkü bu bence önemsiz bir ayrıntı. Kendi deyimiyle her fırsatta pop müzik dinleyen bu denli entelektüel birisinin müziğin hayatındaki anlamı konusunda ne söyledğini mutlaka okumalısınız. Blog yazıları tadında okuyabileceğiniz "31 Şarkı"dan kesinlikle çok memnun kalacağınıza eminim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Not : Okumadıysanız (ya da izlemediyseniz) High Fidelity'i de şiddetle öneririm.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5531101029488205711-1407724988075526650?l=mortac.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mortac.blogspot.com/feeds/1407724988075526650/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5531101029488205711&amp;postID=1407724988075526650' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/1407724988075526650'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/1407724988075526650'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mortac.blogspot.com/2010/08/bu-sefer-de-muzik-uzerine-doyumsuz-bir.html' title='Bu sefer de müzik üzerine doyumsuz bir kitap : Nick Hornby&apos;den &quot;31 Şarkı&quot;'/><author><name>MORTAC</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17515098667802403972</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5531101029488205711.post-516578910908257946</id><published>2010-08-21T13:35:00.000-07:00</published><updated>2010-08-21T14:28:22.898-07:00</updated><title type='text'>Doyumsuz bir entelektüel sohbet : Kitaplardan Kurtulabileceğinizi Sanmayın !</title><content type='html'>Can Yayınları'nın yeni serisi "Kırkmerak" kapsamında yayınlanan "Kitaplardan Kurtulabileceğinizi Sanmayın" Jean-Philippe de Tonnac yönetiminde ünlü Fransız sinemacı Jean-Claude Carrière ve kapağında adını gördüğüm için kitabı hiç düşünmeden almamı sağlayan Umberto Eco ile yapılan bir söyleşinin yazıya dökülmüş hali. Adından da anlaşılabileceği üzerine söyleşinin ana konusu kitaplar. Kitap derken sadece (veya çoğunlukla) edebiyattan bahsetmediğini bir nesne (ya da söyleşideki tabiriyle "maddi ortam") olarak kitaptan bahsettiğini belirteyim hemen. Başlangıçtan bu yana yazılı eserlerin gelişiminden, teknolojiden nasıl etkilendiğinden (ya da etkilenip etkilenmediğinden), değişik kültürlerin kitaplarla olan ilişkisinden, tarih boyunca yapılan sansürleme girişimlerinden bahsediyor bu iki kültürlü adam.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ağır bir konudan bahsediyor gibi görünse de çok güzei yönetilmiş ve yağ gibi akan bir söyleşi olmuş, okuması da bir o kadar rahat ve keyifli. Birçok anekdotla süslenen kitapta çok ilginç şeyler keşfedeceğinize eminim. Eco'yu takip edenlerin onun gerek romanlarında gerekse denemelerinde kitaplarla olan ilişkisini bilenler (ki söyleşide bol bol lafı geçecek) bu kitaptan çok hoşlanacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok ilginç tespitlerin paylaşıldığı söyleşide özellikle ilgimi çeken bir iki tanesi şöyle : kitap okumanın, sadece okunan kitabın içeriği ile ilgili olmadığı, kitap okuma olgusunun kendisine olan düşkünlük ile de çok yakından bağlı olduğu; günümüzdeki haliyle "kitap"ın kendisinin tüm teknolojik gelişmelere karşı koyarak gelecek nesillere kalacağı (aynı yüzyıllardır neredeyse hiç değişmeyen tekerlek ve bisiklette olduğu gibi) gibi...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğer kitap okumayı, okumaya olan düşkünlüğünüzden gerçekleştirenlerdenseniz bu kitabı mutlaka okuyun diyorum ve sonsöz olarak söyleşinin derin anlarından birini aktarıyorum : "Okumayı öğrenmekle neyi kaybettik? Tarihöncesindeki insanlar ya da yazısı olmayan halklar, hangi bilme biçimlerine sahiptiler ki biz bunlari geriye dönüşü olmayacak şekilde kaybettik? Bütün derin sorular gibi, cevabı olmayan bir soru."&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5531101029488205711-516578910908257946?l=mortac.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mortac.blogspot.com/feeds/516578910908257946/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5531101029488205711&amp;postID=516578910908257946' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/516578910908257946'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/516578910908257946'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mortac.blogspot.com/2010/08/doyumsuz-bir-entelektuel-sohbet.html' title='Doyumsuz bir entelektüel sohbet : Kitaplardan Kurtulabileceğinizi Sanmayın !'/><author><name>MORTAC</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17515098667802403972</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5531101029488205711.post-361135760462681451</id><published>2010-08-12T16:19:00.000-07:00</published><updated>2010-08-12T16:23:50.443-07:00</updated><title type='text'>Şurdan burdan : Rock Werchter, Avignon ve Kıvılcım Anı</title><content type='html'>Birkaç haftadır hakkında yazmak istediğim ama zaman yokluğundan bir türlü yazamadığım konuları, baktım ki sıcaklıklarını kaybediyorlar ve böyle giderse hiçbir zaman yazamayacağım, kısa başlıklar halinde tek bir yazı altında toplmaya karar verdim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- 2010 yılının geleneksel etkinliği : Amsterdam ve Rock Werchter Festivali. Bizim çocuklarla geçen sene Berlin Maratonu ile başlattığımız her sene "bir tema, bir şehir" gezisinin ikincisini geçtiğimiz Temmuz başında gerçekleştirdik. Bu seneki başlığımızı bir Rock festivali olarak belirlemiş ve seçenekler arasından geek zama gerekse line-up açısından en uygununun Brüksel yakınlarındaki Rock Werchter'de karar kılmıştık. Birtakım nedenlerle bu organizasyonu zamanında yapamayınca etkinliğin tüm biletleri tükendi ve bizde 4 gün sürecek bu festivalin sadece son gününe gidip kapıda bilet bulmaya odaklanıp gezimizi bir miktar modifiye ettik ve ilk 3 günü Amsterdam'da geçirdik. Her erkeğin hayali olan bir-grup-erkek-arkadaşla-Amsterdama-gitmek fantezimizi de böylece aradan çıkardık. Amsterdam'da yazın bir farklı olduğunu gördük, Dünya Kupası heyecanını (biz oradayken çeyrek finalde Brezilyayı yendiler) yaşadık, gezdik, dolaştık, geyik yaptık, çok eğlendik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gezinin son gününde trenle Brüksel'e geçtik ve son anda konsere gelmekten vazgeçen Erman ve Mert'i bisikletle şehir turuna çıkarken bırakıp Midget ile festival alanına yollandık. Önce Brüksel'den Leuven'e yaklaşık 40 dakikalık bir tren yolculuğu (konser biletleri olanlara tren bedavaydı, çok hoş bir organizasyon hareketi bence), sonra Leuven'den festival alanına 15 dakikalık bir otobüs (ücretsiz) yolculuğu ve sonrasında da yayan olarak 10 dakikalık bir yürüyüşle sonunda mekana vardık. Organizatörler yine çok hoş bir girişimde bulunarak, karaborsayı engellemek ve edebiyle elindeki bileti satmak isteyenle, konsere bilet arayanı buluşturmak amacıyla bir masa kurmuşlar ve hiçbir komisyon almaksızın biletlerin orjinal fiyatlarıyla el değiştirmeleri için hareket etmiler. Bizde bu sırada yaklaşık 3 saat bekleyerek (Alice In Chains'i bu sıradayken dinledik, bayağı iyilerdi) sonunda biletlerimize kavuştuk. 76'şar Euro vererek 2 adet biletimizle etkinlik alanına girdikten kısa bir süre son zamanların en "süpergrup"larından Them Crooked Vultures ile etkinliğe hemen ısındık, ardından Radyo Eksen'de birçok şarkısını dinlediğim ama pek tanımadığım Arcade Fire'ın muhteşem canlı performansıyla yeni bir keşifte bulunmuş olmanın keyfini yaşadık ve gecenin sonunda asıl beklediğimiz Pearl Jam'ın dudak uçuklatan performansıyla geceyi tamamladık. Eddie Veder'in vokalinin ne kadar iyi olduğunu canlı görmek çok etkileyiciydi, sesini bir enstrüman gibi kullanan bu güzel abimizi de canlı izlemiş olmaktan mutluluk duyduğumuz insanlar listesine ekleyip geceyi noktaladık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Etkinlikten kısaca bahsedersek, ulaşım gidişte kolaydı, konser alanına giriş çıkış çok rahattı, tuvaletler başarısızdı, büyük tuvaletim gelmediği için kendimi şanslı saydım, yemek mekanları çoktu, çeşitliydi ve erişim kolaydı. Alandaki yine hoş aksiyonlardan birisi çevre temizliği ile alakalıydı, içkilerin içinde satıldığı plastik bardaklardan 20 tanesini yerden toplayıp toplama alanlarına götürenlere bir adet içki bedava veriliyordu. Etrafta bir içki daha alabilmek için dört dönen onlarca insanı görmek eğlenceliydi. Etkinlikle ilgili en önemli sorunumuz dönüş yolculuğu oldu. Normal olarak dönüşte de önce bir miktar yürüdük, sonra otobüslere binip tren istasyonunun olduğu Leuven'e geldik ama orada takıldık; çünkü etkinliğin bittiği saatte trenler yoktu, şehre trenle gitmek için sabahı beklemek gerekiyordu, oradaki görevlilere o kadar insanın ne yaptığını sormak biraz saçma da olsa, asıl olayın kendi saçmalığı yanında bizim sorumuz hafif kalıyordu. Ne yapsak diye düşünürken bilet sırasında tanıştığımız bir grup Amerikalıyla tekrar rast geldik de, 75 Euro tutan taksi yolculuğunu paylaşmak suretiyle geceyi yine de iyi bir şekilde kapatmayı başardık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- 11 yıl aradan sonra bir hayalim gerçek oldu, Avignon Tyatro Festivali. Hayatımdaki ilk yurtdışı tecrübem olan 1999 Temmuz'undaki Avignon gezisi (o zamanlar gittiğim Fransız Kültür Merkezi'ndeki çok sevgili hocam Ayşe Başkut Garcin ve eşi Eric Garcin'e çok şey borçluyum) ömrümün en güzel 10 günlük zaman dilimlerinden birisini oluşturur. Bodrum tarzı küçük ve sevimli bir kasabada yaklaşık 25 günde 500 civarında oyun sahnelendiğini düşünün, tüm kasabanın tiyatroyla yatıp kalktığını hayal edin; hayal edin ama inanın daha fazlası var, gidip görülmesi gereken bir yer ve mutlaka yaşanması gereken bir tecrübe. Fransızca bilmemek hiç sorun değil, ortamı yaşayın, dans gösterilerine gidin, sokaktaki şovları izleyin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O günden bu yana her Temmuz aynı duyguyu yaşadım (hatta bir sene grev oldu ve festival yapılmadı da, utanarak da olsa yapılmadığına sevindim) "keşke şimdi ben de orada olsam". Sonunda bu sene Çiler'in bir iş gezisinin zamanlamasının uygunluğunu fırsat bilerek yıllar süren bu hasreti noktaladık ve 2 günlüğüne de olsa Avignon'u tekrar gördüm. Hala 11 yıl önce bıraktığım gibiydi, ortamın coşkusu, hareketliliği, sokaklarda soluduğunuz yüzde yüz sanat havası hiç değişmemişti. Geçen sefer 10 günde sanırım 11 oyun izlemiştim (hala izlediğim en güzel tek kişilik oyun olan "Ildebrando Biribo : un souffle a l'ame" ve tiyatro sanatına çok farklı bakmama neden olan olağanüstü Royal de Luxe ekibinin kukla gösterisi demenin basit kaçacağı sahne şovu unutulmaz listemdedir), bu sefer sadece 2 günümüz olduğundn Çiler'le ortamı yaşamaya ve sokak şovlarının tadını çıkarmaya karar verdik ve harika örneklerle karşılaştık. Tadı damağımızda kalmış olarak ayrılırken artık her sene 2-3 günlüğüne de olsa mutlaka Avignon'a gelmek için kendimize söz verdik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Malcolm Gladwell'den bir kitap daha : Kıvılcım Anı (orjinal adıyla Tipping Point). Normalde arka arkaya aynı yazarın kitaplarını okumayı tercih etmem (daha önce bir dönem arka arkaya Ahmet Altan, bir dönem Amin Maalouf, bir dönem Jean Christophe Grange okumuştum da tüm hikayeler biririne karışmıştı) ama Malcolm Gladwell'in kurgusal olmayan kitapları bu yöndeki eğilimimi kırdı. Son okuduğum kitabı "Kıvılcım Anı" anladığım kadarıyla yazarın ününün asıl nedeni olan kitabı. Yine çok çarpıcı gözlemlere yer veren bu kitapta, değişik örneklerle, anekdotlarla, bilimsel araştırmalardan alıntılarla farklı bir perspektiften olaylara bakıyoruz. Genel tabirle "salgın"ların dinamiğini anlamaya çalışan bu çalışma benim çok hoşuma gitti, mutlaka okumanızı öneririm.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5531101029488205711-361135760462681451?l=mortac.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mortac.blogspot.com/feeds/361135760462681451/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5531101029488205711&amp;postID=361135760462681451' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/361135760462681451'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/361135760462681451'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mortac.blogspot.com/2010/08/surdan-burdan-rock-werchter-avignon-ve.html' title='Şurdan burdan : Rock Werchter, Avignon ve Kıvılcım Anı'/><author><name>MORTAC</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17515098667802403972</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5531101029488205711.post-7967117420522732750</id><published>2010-07-18T11:26:00.000-07:00</published><updated>2010-07-18T11:30:59.959-07:00</updated><title type='text'>Blink</title><content type='html'>Daha önce &lt;a href="http://mortac.blogspot.com/2010/03/cizginin-dsndakiler.html"&gt;başka bir kitabını&lt;/a&gt; önerdiğim Malcolm Gladwell'in bir kitabını daha okumayı bitirdim. Bu seferki de özellikle ABD olmak üzere birçok ülkede "Outliers" kadar ün sağlamış olan Blink : The Power of Thinking without Thinking (Türkçe adıyla Düşünmeden Düşünebilmenin Gücü : Göz Açıp Kapayıncaya Dek).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kısaca Blink olarak adlandıracağım bu kitap yine Outliers gibi bize tamamen farklı bir bakış açısından gündelik hayata bakmamızı sağlıyor. Birçok durumda nedenlendiremediğimiz ama adeta bir altıncı his olarak adlandırdığımız karar mekanizmalarından; bilinçdışı verdiğimiz kararların nelerden etkilenebileceğinden; bazen hür iradeyle aldığımızı düşündüğümüz kararların aslında nasıl da oyuna getirilerek bize dikte ettirildiğinden; en akıllı, kültürlü, bilinçli olanlarımızın bile stereotiplerden nasıl etkilendiğimizden bahsediyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitap tüm bu ilginç başlıkları günlük hayattan örneklerle, bilim adamları tarafından yapılmış testlerle destekleyerek psikolojik bu tanımların havada kalmasını engelliyor ve kafamızda daha rahat yer almasına olanak sağlıyor. Kitap yapılmış ilgniç deneylerden, özellikle 20. yüzyıldan anekdotlardan oluşuyor. Bruce Springsteen'in 41 Shots (Amerikan Skin) adlı şaheserinin hikayesini, ABD'deki büyük firmaların CEO'larının boy ortalamasını, son zamanlarda en sevdiğim dizilerden olan "Lie to Me"nin çıkış noktasını, Coca-Cola'nın bir ara piyasaya çıkardığı New Coke'un neden başarısız bir girişim olarak kaldığını ve daha birçok şeyi bu kitapta okuyabilirsiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitabın özellikle öne çıkardığı bir noktadan bahsederek yazımı bitiriyorum, "ince dilimleme (ya da thin-slicing)". Gladwell hepimizin yaptığı ama uzmanların elinde ciddi bir kabiliyete dönüşen ince dilimleme ile büyük resmin tamamına değil de sadece bir kısmına bakmak suretiyle neyin ne kadar önemli olduğu konusunda saatlerce düşünerek, teoriler üreterek alabileceğimiz kararları anında alabileceğimizi iddia ediyor. İnce dilimlemenin örneklerinden bahsederken pozitif yanlarının yanısıra negatif yanlarından da ve bunun nedenlerinden de bahsediyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçekten çok ilginç bir kitap olduğunu düşünüyorum. Psikoloji üzerine bir kitap olarak, iş hayatı konusunda ilginç bilgiler edinmek için veya günlük hayatımızda aldığımız kararların ne kadar bilinçli olup olmadığını anlamak için okuyabilirsiniz. Tavsiye ederim.&lt;blockquote&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5531101029488205711-7967117420522732750?l=mortac.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mortac.blogspot.com/feeds/7967117420522732750/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5531101029488205711&amp;postID=7967117420522732750' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/7967117420522732750'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/7967117420522732750'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mortac.blogspot.com/2010/07/blink.html' title='Blink'/><author><name>MORTAC</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17515098667802403972</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5531101029488205711.post-5562985361185580982</id><published>2010-06-19T20:10:00.000-07:00</published><updated>2010-06-19T20:44:25.781-07:00</updated><title type='text'>Genç Bir İşadamına</title><content type='html'>Artık bazı çevrelerce kült statüsüne erişmiş olan ve ilk yayınlandığı 1995 yılından bu yana güncelliğini kaybetmemeyi başaran Emre Yılmaz'ın "Genç Bir İşadamına" denemesini son zamanlarda iş hayatı üzerine daha çok kitap okuma arzusunun son nesnesi haline getirdim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hakkında değişik yerlerde yazılar okumuş ve göndermelere rastlamıştım ama zaman geçirmek için girdiğimiz D&amp;R'da raflar arasında gezinirken görünce İlker'in de tavsiyesiyle almaya karar verdim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kesinlikle çok ilginç bir kitap. Yazarı henüz 35 yaşındayken tüm işlerini tasfiye edip iş hayatını bırakmış ve bu kitabı yazmış. Şu anda ne yapıyordur ne ediyordur bilmiyorum ama edebiyattan kazandığı parayla geçinmeye çalışmadığına eminim. Tanıtım yazısından anladığım kadarıyla zengin bir aileden geliyor ve büyük ihtimalle de direkt olarak hep üst düzey seviyelerde bulundu, çalıştı. O yüzden 35 yaşında işlerini tasfiye ediyor olması bizim gibi "sıradan" insanlar için çok bir anlam ifade etmeyecektir ancak yine de yazarın gözlemlerinin başarısı ve verdiği derslerin niteliği kesinlikle çok başarılıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitabın özellikle ilk 60-70 sayfası çok ilgimi çekti, daha sonra o başlardaki vurucu etkisini kaybettiyse de benim için yine de bir solukta bitirdim ve çok da zevk aldım. Yazar, "genç işadamı"na hitap ederel yazdığı bu denemede, iş hayatında başarılı olmak ama çok başarılı olmak için neler yapması, neler yapmaması gerktiğini anlatıyor. Sonuçta bu yazarın kişisel görüşleri olsa da, yazarın kitap boyunca yaptığı ironik yaklaşım kitabın hem etkisini artırıyor hem de kitabı gerek varoluşsal açıdan okuyanlara gerekse gerçekten "ruhunu sat"maya karar verenlere hizmet etmiş oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitap altı çizilmesi gereken bir çok gözlem içeriyor, ki bunlardan &lt;a href="http://mortac.blogspot.com/2010/05/durustluk.html"&gt;bir tanesini&lt;/a&gt; bir süre önce bloga yazmıştım. Yazarın değişik konular üzerine yaptığı zeki gözlemler ve yaklaşımlar çok ilgi çekici, daha ilginç olanı ise kitabın yazılmasından bu yana 15 yıl geçmiş olmasına rağmen güncelliğini hala koruyor olması.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Okuyun derim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;not : Yazarın bir de "Şeytanın Fısıldadıkları" diye bir kitabı varmış, eğer bulabilirsem onu da okunacaklar listesine eklemeyi planlıyorum.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5531101029488205711-5562985361185580982?l=mortac.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mortac.blogspot.com/feeds/5562985361185580982/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5531101029488205711&amp;postID=5562985361185580982' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/5562985361185580982'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/5562985361185580982'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mortac.blogspot.com/2010/06/genc-bir-isadamna.html' title='Genç Bir İşadamına'/><author><name>MORTAC</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17515098667802403972</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5531101029488205711.post-392965938999784213</id><published>2010-06-12T05:07:00.000-07:00</published><updated>2010-06-12T07:44:12.737-07:00</updated><title type='text'>Berlin'e gidecek olursanız...</title><content type='html'>Geçtiğimiz sene Eylül ayında bizim çocuklardan Murat (aka Midget), Mert ve Erman ile yaptığımız ama benim önce yoğunluktan sonra da olayın sıcaklığını kaybetmesinden dolayı gerekli görmememden dolayı üzerine yazı yazamadığım Berlin Maratonu organizasyonumuzun (&lt;a href="http://standbymeforever.blogspot.com/2009/10/berlin-seyahat-notlarich-bin-ein.html"&gt;Murat'ın gezi hakkındakı yazısı için&lt;/a&gt;) üzerinden daha 1 yıl bile geçmemişken yolum tekrar bu sefer iş için Berlin'e düştü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Berlin hakkında gezilecek görülecek yerler yazısı yazmayacağım (onun için yukarıda linkini verdiğim yazıya bakabilirsiniz) çünkü salı sabahı gidip cuma sabahı geri döndüğüm gerçekten kısa bir gezi oldu, 3 gün sabahtan akşama kadar dünyanın dörtbir yanından gelen A330 / A340 operatörlerinin katıldığı sempozyumda geçirdim, Çarşamba akşamını da Airbus'ın bir yemek organizasyonuna harcayınca geriye Salı ve Perşembe akşamları kaldı, o kısıtlı zamanda da Berlin'e ilk defa gelen iş (ve yol) arkadaşlarıma elverdikçe rehberlik yapmaya çalıştım ve Murat'ın yazısında bahsedilen yerleri bir daha gezdik. Kayda değer yeni bir şey görmedim anlayacağınız, farkettiğim faklılıklar şöyleydi : Hard Rock Cafe ara sokaktaki yerinden ana caddeye taşınmış, Checkpoint Charlie'deki Türk fastfood lokantası yerini McDonald's a bırakmış, bir de sokakları aynı anda 7-8 kişinin pedal çevirdiği bisikletimsi bir vasıta kaplamış. Bir masanın etrafında oturmuş insanlar aynı anda pedal çeviriyor ve aynı anda bira içiyorlar, çok komik görmeniz lazım; bira buradaki en öenmli parametre bence çünkü böyle bir şaklabanlığı ayık kafayla yapmaz zaten insan :)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama... ama yeni bir şey tattım. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yazının asıl amacı o. Eğer yolunuz Berlin'e düşecek olursa mutlaka ama mutlaka Dolce Pizza'ya uğruyorsunuz ve adından da anlaşılacağı üzere pizza yiyorsunuz. Birkaç yerde varlar anladığım kadarıyla, &lt;a href="http://www.dolce-pizza.de/index.php?content=stores"&gt;websitesi de var&lt;/a&gt;. Biz bir arkadaşın tavsiyesiyle kaldığımız otele de nispeten yakın olduğu için gittik ve çok da memnun kaldık. Biraz bizim iyi yapılmış Karadeniz pidesinin (parantez üzerine parantez oluyor ama konu açılmışken, Çeşme'ye gidince de Sheraton'un sokağındaki Dostlar Pide'ye uğramalısınız) çıtır hamuruna benzeyen hamur üzerine değişik seçeneklerde fastfood modunda (tüm mağazaları öyle midir bilmiyorum ama bizimmkinde oturacak yer yoktu mesela) hızlı pişen dilimler satıyorlar. Arkadaşın tavsiyesi üzerine biz patlıcanlı, rokalı ve ton balıklı dilimler yedik. Hatta burayı ararken yol sorduğumuz bir Türk bile hemen patlıcanlı pizza deneyin mutlaka diye öneride bulundu. Rokalı güzeldi ama diğerleri olağanüstüydü. Bir de pizzanızın üzerine İtalyan zeytinyağı ve tahminim yine oraya özel bir pul biber dökün, pizzanın üzerine zeytinyağının yakışacağını hiç düşünmezdim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Yediğin içtiğin senin olsun, gördüklerini anlat" konseptine ters bir yazı oldu ama amacımız hizmet, kusura bakmayın.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5531101029488205711-392965938999784213?l=mortac.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mortac.blogspot.com/feeds/392965938999784213/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5531101029488205711&amp;postID=392965938999784213' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/392965938999784213'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/392965938999784213'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mortac.blogspot.com/2010/06/berline-gidecek-olursanz.html' title='Berlin&apos;e gidecek olursanız...'/><author><name>MORTAC</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17515098667802403972</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5531101029488205711.post-6021969742412175887</id><published>2010-06-09T08:09:00.000-07:00</published><updated>2010-06-09T08:23:42.389-07:00</updated><title type='text'>Bugünlerde ne dinliyorum serisi # 152</title><content type='html'>Yine eskilerden yenilerden karisik bir listem var, bugunlerdeki takinti sarkilarim :&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;The Killers - Happy Birthday Guadalupe : Son yillarda Arctic Monkeys ile beraber beni en cok heyecanlandiran grubun son favorilerimden.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ed Harcourt - Born in the 70s : Bir de "She fell into my arms" diye bir sarkisi vardir Harcourt'un, onu da dinlemenizi tavsiye ederim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bruce Springsteen - Radio Nowhere : Sarkiyi dinlerken hala &lt;a href="http://mortac.blogspot.com/2009/07/patronu-dunya-gozuyle-de-gorduk-bee.html"&gt;gecen seneki konser&lt;/a&gt; aklima geliyor, suratima bir gulumseme yayiliyor. 2011'de yine Avrupaya gelmesini umuyorum Patron'un.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Catatonia - Mulder and Scully : Tam olarak neden oldugunu bilemiyorum ama sanat eserlerinde pop kulture yapilan gondermeler her zaman cok ilgimi cekmistir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Janis Joplin - Move Over : Bence Rock tarihinin en iyi kadin solisti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Johnny Cash - Ghostriders in the sky : Bu sarki bana hep Blues Brothers 2000'i hatirlatir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dave Matthews - Funny the way it is : Ulkemizde cok da taninmayan Dave Matthews'tan cok basarili bir parca.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5531101029488205711-6021969742412175887?l=mortac.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mortac.blogspot.com/feeds/6021969742412175887/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5531101029488205711&amp;postID=6021969742412175887' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/6021969742412175887'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/6021969742412175887'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mortac.blogspot.com/2010/06/bugunlerde-ne-dinliyorum-serisi-152.html' title='Bugünlerde ne dinliyorum serisi # 152'/><author><name>MORTAC</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17515098667802403972</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5531101029488205711.post-8168725144186331771</id><published>2010-06-06T04:13:00.000-07:00</published><updated>2010-06-06T05:20:31.444-07:00</updated><title type='text'>Gecikmiş bir Bob Dylan konseri yazısı</title><content type='html'>Blogda daha önce de &lt;a href="http://mortac.blogspot.com/2010/03/31-mays-ackhava-bob-dylan.html"&gt;belirttiğim üzere&lt;/a&gt; 31 Mayıs akşamı beni nerede bulabileceğiniz belliydi. Az kalsın sekteye uğrayacaktı bu plan ama müdürlerimin izniyle iş gezisini 1 gün sonrasına çekerek geçtiğimiz Pazartesi akşamı Harbiye Açıkhava'daki yerimizi boş bırakmadık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öncelikle gerçekten de Açıkhava'ya gitmeyeli bayağı zaman olduğunu anladım. Yeni yollar, çevre düzenlemesi falan çok değişikti benim için. İlk göüşte biraz soğuk geldi açıkçası bu yeni yol ve çevre düzenlemesi ama biraz zamanla gerek biz alışırız gerekse ortam ısınır diye düşünüyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Açıkhava'nın önünde güzel bir kalabalık vardı ve ilk defa bilet satandan çok bilet arayan bir insan topluluğu gördüm diyebilirim. Yaş ortalaması bu konsere uyan bir biçimde 40 civarı gibi geldi bana. Uzun bir bekleme kuyruğunun ardından Açıkhava'ya girdik, uzun zaman aradan sonra içerisinin görüntüsü iyi geldi açıkçası. Meriç'in doğmasının ardından hissettiğim (biraz olsun) yaşlanma duygusu ve yaşam stilimizdeki engellenemez (belki de Çiler'le biz beceremedik) değişim sonrası konser alanının görüntüsü geçmişten tanıdık bir sahne gibiydi, ne güzel günler geçirdik bu mekanda. En ucuz yerden bilet alıp sonra önlere gidip merdivenlerde oturduğumuz günler şimdi geride kaldı, artık (biraz da olsa) paramız var ve şimdi biz daha pahalı bloklarda oturup merdivenlere oturmuş gençlere gülümseyerek bakıyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu noktada Biletix'e bir parantez açmak istiyorum. Konser biletlerinin satışa çıktığı ilk dakikalarda biletlerimi almış birisi olarak ve bilet aldığım blok kategorisinde sonraki birkaç günde daha bilet satıldığını görerek aldığımız yerlerin nispeten iyi birer noktada olacağını ummuştum ama yerleşmek isterken bir de gördük ki, blokun en arkasında yer alıyoruz. Bu da bende ister istemez Biletix'in satışa blokun arkasından başlamış olabileceği fikrini uyandırdı ve sinirlendirdi. Bir ara kafamı toparlayıp zaman ayarlayabilirsem Biletix'e telefon ewdip sormayı planlıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konser 9.05'te sadece 5 dakika gecikmeyle başladı ama hala ciddi bir seyirci topluluğu yerine oturmamıştı, bu durum ilk 10 dakika boyunca devam etti ve ancak 3. şarkı gibi insanlar yerine yerleşebildi. Bulunduğumuz konumun kötülüğünden dolayı bu durum en azından benim konsantrasyonumu çok etkiledi ama hemen kurtulup konsere odaklandım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hemen söyleyebilirim ki hayal kırıklığı konserle ilgili ilk görüşüm. Benim konserlerden ve sanatçılardan beklentim (hele bir de sık geldikleri bir ülke, şehir değilse) seyircilerine tanıdık gelen şarkılarını, bilindik yorumlarıyla söylemeleridir. Deneysel çabalara veya canlı performansa yönelik değişik girişimlere kesinlikle uzak değilim ama Bob Dylan'ı en son 23 yıl önce görmüş ve büyük ihtimalle bir daha da göremeyecek bir topluluğun en ünlü şarkıları bile neredeyse tanıyamaması sözkonusuysa bence seyirciye ayıp edilir. Haa, Bob Dylan bize ayıp mı etmiştir, o ayrı, bizim ne haddimize böyle birşey söylemek... Dylan'ın konser performansları hakkında hiç yazı okumadım ama anladığım kadarıyla bu onun canlı performans stili. Dylan seyirciyle hiç kontak kurmuyor, şiir okurmuş veya konuşurmuş gibi şarkılarını okuyor ve sadece 2 şarkılık bir bisle de konserini noktalıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konsere en sevdiğim soundtrack albümlerinden olan Forrest Gump'ta da yer alan  Rainy Day Women No. 12 &amp; 35 ile başladı ve bisi de Like A Rolling Stone ve All Along the Watchtower ile yaparak konseri noktaladı. Konserin en güzel anları Just Like A Woman, Spirit on the Water ve bisteki iki şarkıydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konser vokal açısından beklediğimiz tarzdan biraz farklıydıysa da müzikal açıdan çok güzel bir deneyim oldu ve büyük resme bakmaksızın başarılı bir konserdi. Bu kadar önemli bir ismi, büyük ihtimalle son defa hem de favori konser mekanım Açıkhava'da görmüş olmak tatmin ediciydi diyebilirim sonuç olarak.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5531101029488205711-8168725144186331771?l=mortac.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mortac.blogspot.com/feeds/8168725144186331771/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5531101029488205711&amp;postID=8168725144186331771' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/8168725144186331771'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/8168725144186331771'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mortac.blogspot.com/2010/06/gecikmis-bir-bob-dylan-konseri-yazs.html' title='Gecikmiş bir Bob Dylan konseri yazısı'/><author><name>MORTAC</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17515098667802403972</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5531101029488205711.post-7807855195259815796</id><published>2010-05-16T01:07:00.000-07:00</published><updated>2010-05-16T01:18:59.151-07:00</updated><title type='text'>Dürüstlük</title><content type='html'>Bugünlerde okuduğum kitaptan bir pasaj :&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"...En büyük hile dürüstlüktür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;En büyük yalanını, "Ne kadar doğru konuşuyor, ne kadar dürüst ve açık bir adam" dedikleri zaman söylemelisin..."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanı düşündürtüyor değil mi? Daha yeni başladım okumaya ama şimdiden ilgimi fazlasıyla çekti, ilginç notlar var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hangi kitap olduğunu bitirdikten sonra yazacağım. Az sonra hesabı oldu sanki...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir de bu yazıyı yazarken aklıma gelen başka bir pasaj var. Alakasız gibi gözükebilir başta. Yanlış hatırlamıyorsam "Örümcek Kadının Öpücüğü"nde okumuştum (mutlaka okunması gereken bir kitaptır bu arada) ve çok hoşuma gitmişti, "Almak istemeyen, asıl cimri olan odur. Vermek istemez de ondan" tarzı birşeydi. Herşeyin ilk göründüğü gibi olmadığını anlıyor insan zamanla. Ne kadar da doğru bir söz. Birisine birşey sunduğunuzda, ısmarladığınızda ısrarla almıyorsa ondan korkacaksın, yarın obürgün sana birşey vermek zorunda kalacağından almıyordur.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5531101029488205711-7807855195259815796?l=mortac.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mortac.blogspot.com/feeds/7807855195259815796/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5531101029488205711&amp;postID=7807855195259815796' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/7807855195259815796'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/7807855195259815796'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mortac.blogspot.com/2010/05/durustluk.html' title='Dürüstlük'/><author><name>MORTAC</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17515098667802403972</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5531101029488205711.post-3209592549523573467</id><published>2010-05-15T10:11:00.001-07:00</published><updated>2010-05-15T10:42:45.762-07:00</updated><title type='text'>Kayıp Sembol</title><content type='html'>Da Vinci şifresini okumaya başladığım zamanı ve kitabı okurken duyduğum heyecanı ve aldığım zevki hatırlıyorum, sadece işe gidip gelirken toplu taşıma araçlarında kitap okuyan birisi olarak eve gelir gelmez yatak odasına geçip bir miktar daha okumak için fırsat yaratmaya çalışıyordum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kayıp Sembol'ü geçtiğimiz sene sonunda Amerika'da geçirdiğim 2 ayda defalarca görmeme rağmen hiç de heyecanlanıp alma ihtiyacı görmedim ve eve dönünce Türkçesini okurum diye düşündüm. Dönünce de aylarca salladım almayı ama göreve gelmeden önce yanıma kafa dağıtıcı bir kitap alma bahanesiyle sonunda yollarımız kesişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kabul ediyorum Dan Brown bu işi iyi biliyor, daha doğrusu işin formülünü iyi anlamış ve aynı förmül üzerinde iş yapmaya devam ediyor. Bu kitapta da yine antik gizemler, din, teknoloji temeline bir de Masonları ekleyip ortaya ilgi çekici bir olay örgüsü çıkarmış. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Brown'ın kitaplarının en sevdiğim (ve başarılı olmasını sağlayan förmülün parametrelerinden birisi olan) özelliklerinden birisi 2-3 sayfa ile sınırlanış bölümlere ayrılmış olması. Bu tarz sayesinde okuyucu kitabı daha rahat takip edebiliyor diye düşünüyorum, konsantrasyon sorunu olan günümüz insanının 4-5 dakika içerisinde bir bölüm bitirip kafasını isterse birkaç dakikalığına dağıtma şansı veriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitap yukarıdaki förmülün yanısıra Brown'ın akıcı dili ve olay akışıyla rahatlıkla okunuyor. Yine Robert Langdon'ın çevresinde dönen olaylar var ama nedense bana bu sefer Langdon karakteri itici geldi. Belki de onsuz bir akışla daha başarılı bir hikaye olabilirdi ama Langdon'ın kendisi de bir marka olmuş durumda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;10-12 saatlik bir zaman dilimi içerisinde, ABD'nin başkenti Washington DC'de geçen kitap bize diğer kitaplarında olduğu gibi çok ilginç bilgiler sunmaya devam ediyor. Masonların yapısı ve ABD tarihinde Masonların ne kadar önemli rol oynadığı bu bilgi akışının odaklandığı konular. Hikaye arada bir yerde Türkiye'nin hapishanelerine de uzanıyor. Yıllardan sonra tekrar ünlü oldu hapislerimiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitabın ilgi çekici fonlarından birisi de birey olarak insana ve potansiyeline yapılan vurgu. İyi düşünceler ve niyetlerin fiziksel olarak dışa etkisinin olacağına dair ilginç örnekler veriyor ve bir de &lt;a href="http://www.theintentionexperiment.com/"&gt;Intention Experiment&lt;/a&gt; diye bir çalışmadan bahsediyor, bir ara girip inceleyin derim, sizin de ilginç bulacağınıza eminim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonuç olarak, kitabı önermekle beraber büyük umutlar beslememenizi tavsiye ederim. Yazın tatile giderken yanınıza alın, 1 hafta 10 günde bitirirsiniz, orada bırakırsınız, başka bir tatilci faydalanır. (Ben de acaba Hong Kong'da bıraksam olur mu, birisine faydası dokunur mu?)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5531101029488205711-3209592549523573467?l=mortac.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mortac.blogspot.com/feeds/3209592549523573467/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5531101029488205711&amp;postID=3209592549523573467' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/3209592549523573467'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/3209592549523573467'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mortac.blogspot.com/2010/05/kayp-sembol.html' title='Kayıp Sembol'/><author><name>MORTAC</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17515098667802403972</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5531101029488205711.post-1072702467302886473</id><published>2010-05-09T07:15:00.000-07:00</published><updated>2010-05-09T07:46:20.458-07:00</updated><title type='text'>Tekinsiz</title><content type='html'>Bir önceki &lt;a href="http://mortac.blogspot.com/2010/04/kusturan-sarklar.html"&gt;yazımda&lt;/a&gt; bahsini ettiğim Chuck Palahniuk'un "Tekinsiz"ini (orjinal adıyla, Haunted) bir süre önce bitirdim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her Palahniuk kitabı gibi yine heyecanla, zevkle, gıptayla okudum Teknisiz'i. Diğer kitapları kadar sevmediğimi baştan söyleyeyim ama bunun nedeni dili veya tarzı değildi. Sanırım diğerlerinde hissettiğim ve sevdiğim modern çağ eleştirisi bunda biraz daha farklı bir şekilde işlenmiş ve biraz arka planda kalmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son yıllarda favori olan kapalı bir yerde toplu bir şekilde kapana kısılan bir grup insan temasının bir türü olan (romandaki topluluk tamamen kendi istekleriyle bu kapana giriyorlar) Tekinsiz şu ana kadar okuduğum Palahniuk romanları arasında görsel açıdan en rahatsız edici romanı. Bu tabii ki benim kandan ve kesilen, biçilen insanlardan hoşlanmamamın etikisi de var. Yoksa öyle çok rahatsız edici bir kitap beklemeyin, ben çıtayı düşürüyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitabın hikayesi kısaca, kendilerini dış dünyadan tamamen soyutlamak suretiyle kişisel başyapıtlarını yazmak isteyen bir grup insanın bu yönde bir çalışmaya katılması ve kendilerini eski bir tiyatro kompleksinde kapana kısılmış halde bulmaları şeklinde özetlenebilir. Ama Palahniuk'u biraz olsun tanıdıysanız suçlu - kurban ilişkisinin çok farklı işlendiğini tahmin edebilirsiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitabın en sevdiğim özelliği ise, karakterlerin ağzından yazılan / anlatılan kısa hikayeler vasıtasıyla Palahniuk'un kısa hikayeler konusundaki yeteneğini görmek oldu. Amerika'da yazarlık konusunda dersler veren Palahniuk'un bu konuda başarılı olduğunu biliyordum (örneğin ünlü Fight Club, aslında Project Mayhem adındaki bir hikayesinin üzerinden oluşturulmuştur) ama bir türlü fırsat bulamamıştım bu tarzdaki eserlerini okumaya. Bui aklıma getirmesi açısından iyi bir fırsat oldu, &lt;a href="http://chuckpalahniuk.net/features/shorts"&gt;şu adresten&lt;/a&gt; kısa hikayelerinin bir kısmına ulaşabilirsiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonuç olarak bir Palahniuk romanı. Benim yazacağım yazı tek yönlü bir yazı olacaktır, Palahniuk imzalı her şeyi okurum, siz de okuyun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Not : Buradan da kitabın arkayüzündeki &lt;a href="http://www.idefix.com/kitap/tekinsiz-chuck-palahniuk/tanim.asp?sid=X8KX6SARG0R0TLG9IGKO"&gt;tanıtım bültenini&lt;/a&gt; okuyabilirsiniz. Bu iki paragraf bile insanı okumaya teşvik etmiyor mu?&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5531101029488205711-1072702467302886473?l=mortac.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mortac.blogspot.com/feeds/1072702467302886473/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5531101029488205711&amp;postID=1072702467302886473' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/1072702467302886473'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/1072702467302886473'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mortac.blogspot.com/2010/05/tekinsiz.html' title='Tekinsiz'/><author><name>MORTAC</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17515098667802403972</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5531101029488205711.post-1364295482481926841</id><published>2010-04-02T13:52:00.000-07:00</published><updated>2010-04-02T14:16:19.714-07:00</updated><title type='text'>Kusturan şarkılar</title><content type='html'>Hep aynı yazarların çevresinde dönen kitap yorumlarımdan sıkılmış olabilirsiniz ama ne yapayım ki onlar üretmeye devam ettikçe ben de eserlerini okumaya ve sizlerle paylaşmaya devam edeceğim (sizler mi?, çok iddialı bir ifade oldu sanki, sanki oturup yazı yazmamı bekleyen insanlar var :)).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine Chuck Palahniuk'a döndüm. Bu günlerde Türkçe'ye çevrilen son kitabı "Tekinsiz"i okuyorum, gerçi hala bitirmedim ve bu yazı da kitap eleştirisi değil ama okurken çok hoşuma giden bir pasajı paylaşmak istedim. Beni tanıyanlar bazı şarkılar ve şarkıcılar konusunda ne kadar hassas olduğumu bilirler. Celine Dion, Micheal Bolton isimlerini duymak bile tüylerimi diken diken ederken, "My Heart will go on", "I will always love you" gibi şarkılar ciddi anlamda kusma hissi yaratır bende.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte Tekinsiz'den sizinle paylaşmak istediğim pasaj :&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"... Tesadüfi olarak, insanların çoğunun aşağıdaki plakları çaldığınızda sizi dövmek istediğini keşfettiler :&lt;br /&gt;Color me Barbra&lt;br /&gt;Stoney End&lt;br /&gt;The Way We Were&lt;br /&gt;Thighs and Whispers&lt;br /&gt;Broken Blossoms&lt;br /&gt;Veya Beaches. Gerçekten, özellikle Beaches.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mahatma Ghandi'yi bir manastıra kapatsanız, taşaklarını kesseniz, sonuna kadar Demerol verseniz bile, "Wind Beneath Your Wings" şarkısını çaldığınız anda yüzünüze vuracaktır... "&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sizi Google'da araştırma yapmaktan kurtarayım, yukarıdaki albümler sırasıyla şu isimlerin :&lt;br /&gt;Barbara Streisand&lt;br /&gt;Barbara Streisand&lt;br /&gt;Barbara Streisand&lt;br /&gt;Bette Midler&lt;br /&gt;Bette Midler&lt;br /&gt;Bette Midler&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;En yukarıda verdiğim kişisel listeme bir iki tane daha ekliyorum, ve sizden de biraz katkı bekliyorum. Bu şarkılar aslında klasikleşmiş sayılsalar da değişik ortamlarda çok fazla çalındığından mıdır nedir, duyduğumda direkt kurtulmanın yollarını ararım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Europe - Final Countdown&lt;br /&gt;Eagles - Hotel California&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ya siz?&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5531101029488205711-1364295482481926841?l=mortac.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mortac.blogspot.com/feeds/1364295482481926841/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5531101029488205711&amp;postID=1364295482481926841' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/1364295482481926841'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/1364295482481926841'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mortac.blogspot.com/2010/04/kusturan-sarklar.html' title='Kusturan şarkılar'/><author><name>MORTAC</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17515098667802403972</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5531101029488205711.post-6196207788620058529</id><published>2010-03-26T12:43:00.000-07:00</published><updated>2010-03-26T12:46:25.235-07:00</updated><title type='text'>Meriç bugünlerde ne dinliyor</title><content type='html'>Bloga Meriç'i biraz daha dahil etmek istiyorum ama zaman bulamıyorum bir türlü. Yine kolayına kaçmak gibi de olsa, sizleri Meriç'in gündeminden uzak tutmamış olurum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Meriç bugünlerde ne dinliyor" konulu yazıların ilki olur umarım :&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Blur - Song 2 (son günlerde en çok bu şarkıyı dinlerken eğleniyor, dans ediyoruz beraber)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Flight of the Choncords - Foux de Fafa (şarkıyı dinlerken kikirdemekten kıpkırmızı kesiliyor)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Jakob Dylan - Something Good This Way Comes (babası Bob Dylan dinlerse oğlu da Bob'un oğlu Jakob'ı dinler tabi, kuşak farkı)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bruce Willis - Swinging On A Star&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pearl Jam - The Fixer&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;The Fratellis - Flathead (bu şarkı aynı zamanda cep telefonumun melodisi olduğundan Meriç için bu şarkının adı "baba")&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5531101029488205711-6196207788620058529?l=mortac.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mortac.blogspot.com/feeds/6196207788620058529/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5531101029488205711&amp;postID=6196207788620058529' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/6196207788620058529'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/6196207788620058529'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mortac.blogspot.com/2010/03/meric-bugunlerde-ne-dinliyor.html' title='Meriç bugünlerde ne dinliyor'/><author><name>MORTAC</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17515098667802403972</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5531101029488205711.post-368421685008616421</id><published>2010-03-25T12:41:00.001-07:00</published><updated>2010-03-25T12:50:46.787-07:00</updated><title type='text'>31 Mayıs, Açıkhava, Bob Dylan</title><content type='html'>Başlıktan da anlaşılacağı üzere 31 Mayıs'ta beni nerede bulabileceğinizi anlamış olmalısınız. Yaşayan son efsanelerden Bob Dylan şehrimize tam 21 yıl aradan sonra tekrar geliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Haftabaşında Radyo Eksen'den aldığım iyi haberin üzerinden daha birkaç gün geçmişken bugün satışa çıkan biletlerden de alınca baharın yavaş yavaş kendini hissettirmeye başladığı bu günler daha da bir güzelleşti benim için.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi heyecanla 31 Mayıs'ı bekliyorum. Açıkhava'da konsere gitmeyeli de 2 (yoksa 3 mü) sene olmuştu, iyi bir geri dönüş olacak. Meraklıları için, hatta meraklısı olmayan ama müzik sevenler için kesinlikle gidilmesi, görülmesi gereken bir etkinlik. Pişman olmayın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Not : 18 Mayıs'ta da Harry Connick Jr. geliyormuş, ona da gideriz herhalde.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5531101029488205711-368421685008616421?l=mortac.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mortac.blogspot.com/feeds/368421685008616421/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5531101029488205711&amp;postID=368421685008616421' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/368421685008616421'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/368421685008616421'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mortac.blogspot.com/2010/03/31-mays-ackhava-bob-dylan.html' title='31 Mayıs, Açıkhava, Bob Dylan'/><author><name>MORTAC</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17515098667802403972</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5531101029488205711.post-7227082103411770335</id><published>2010-03-10T10:02:00.000-08:00</published><updated>2010-03-10T10:03:22.266-08:00</updated><title type='text'>Çizginin Dışındakiler</title><content type='html'>Uzun bir aradan sonra yeni bir kitap önerisi yapmak için bloga dönüş yapıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Normalde en sonda söyleyenecek şeyi baştan belirteyim : mutlaka okunması gereken bir kitaptan bahsedeceğim. Malcolm Gladwell'in "Outliers (Çizginin Dışındakiler) : Bazı İnsanlar Neden Daha Başarılı Olur?" Kitabın ismine bakınca artık her tarafımızı sarmış olan kendini-geliştirme kitaplarından birisi gibi gözüküyor ama karşımızdaki kitap tamamen farklı bir amaca yönelik hizmet ediyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazı insanların zeki ve hırslı oldukları için başarılı oldukları şeklindeki yaygın inancın aksine (ya da aksine değil de, yanısıra diyebiliriz) başarının hikayesinin bundan daha farklı, daha derin olduğunu, büyük resme daha çok önem verilmesi gerektiğini vurguluyor Outliers.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hızlı şekilde üzerinden geçecek olursak, başarılı olmanın parametreleri arasında hangi yıl, yılın hangi ayı doğduğumuzdan anne babamızın eğitim seviyesine hatta hangi etnik yapıdan geldiğne, büyük büyük ebeveynlerimizin yaşadığı ortamdan doğduğumuz yaşadığımız ortamın kültürel mirasına kadar çok fazla girdi var. Gladwell ilginç örneklerle, hikayelerle ortaya koyduğu savları savunmaya ve mümkün olduğunca bilimsel araştırmalara dayandırmaya çalışıyor. Tarih boyunca çok başarılı olarak adlandırılan insanların (örneğin Bill Gates, Beatles, Mozart...) sadece yetenekli ve/veya zeki oldukları için başarılı olmadıklarını ortaya koymaya çalışıyor ve sizin dışınızda kalan birçok etkenin sizin ne kadar başarılı olacağınızı belirleyeceğini söylüyor. Kitapta çok daha fazlasını bulacaksınız ve okurken çok zevk alacaksınız bence.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitabı okurken hissettiğim önemli bir noktayı sizinle paylaşmak isterim. Sonuçta bu kitap, çok yaygın bir inanışa farklı bir perspektiften bakmamızı sağlıyor ve gerçeklik payına sahip. Yine de, kendimizi kaptırıp kişisel başarı seviyemizi sadece dış etkenlere bağlamak bahanesine girişmeyip (kitapta da önemli bir yer kapsayan 10.000 saat kuralında bahsedildiği üzere) çok çalışmalı ve kendimizi geliştirmeliyiz.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5531101029488205711-7227082103411770335?l=mortac.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mortac.blogspot.com/feeds/7227082103411770335/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5531101029488205711&amp;postID=7227082103411770335' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/7227082103411770335'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/7227082103411770335'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mortac.blogspot.com/2010/03/cizginin-dsndakiler.html' title='Çizginin Dışındakiler'/><author><name>MORTAC</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17515098667802403972</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5531101029488205711.post-9112519064726290460</id><published>2010-01-11T12:58:00.000-08:00</published><updated>2010-01-11T14:07:28.425-08:00</updated><title type='text'>En iyi 10 David Bowie sarkisi</title><content type='html'>Ortalama bir muziksever olarak David Bowie gecmiste bana cok da cekici gelmemistir, tabii ki guzel sarkilari vardir ama oturup dinlemek icin zaman harcayacagim bir sarkici degildi. Yaslandikca diyelim Bowie'nin muzigine olan ilgim artti ve yeniden kesfettim. Acikcasi simdi firsat olsa da canli bir konser performansini yakalasam diye bakiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- The Man who sold the world (Nirvana'nin coveri daha guzeldir bircoklarina gore ama ben Bowie'nin versiyonunu da cok severim)&lt;br /&gt;- Ashes to Ashes&lt;br /&gt;- Young Americans&lt;br /&gt;- Rebel Rebel&lt;br /&gt;- China Girl&lt;br /&gt;- Starman&lt;br /&gt;- Life On Mars&lt;br /&gt;- Ziggy Stardust&lt;br /&gt;- Space Oddity&lt;br /&gt;- Heroes&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ozellikle "The Rise and Fall of Ziggy Stardust and the Spiders from Mars" adindaki albumun konseptini paylasan muzikal planlarini gerceklestirebilmis olsaydi sanirim muzikaller tarihinin en unlu eserlerinden birisine de imza atmis olacakti.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5531101029488205711-9112519064726290460?l=mortac.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mortac.blogspot.com/feeds/9112519064726290460/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5531101029488205711&amp;postID=9112519064726290460' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/9112519064726290460'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/9112519064726290460'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mortac.blogspot.com/2010/01/en-iyi-10-david-bowie-sarkisi.html' title='En iyi 10 David Bowie sarkisi'/><author><name>MORTAC</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17515098667802403972</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5531101029488205711.post-4431414643114581883</id><published>2009-12-25T17:05:00.000-08:00</published><updated>2009-12-25T17:26:09.111-08:00</updated><title type='text'>Nissan 350Z</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_fwpcxb6Z8CI/SzVmHkjdjaI/AAAAAAAAAHs/jsQNoB3MVUo/s1600-h/350z.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 202px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_fwpcxb6Z8CI/SzVmHkjdjaI/AAAAAAAAAHs/jsQNoB3MVUo/s320/350z.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5419350006867791266" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Bilenler bilir arabalara cok da duskun bir insan degilimdir, guzel arabalari tabii ki severim ama beklentilerim cok da yuksek degildir. Klasik Ford Mustang her zaman 1 numarali favorim olacaktir ama zaman icerisinde degisik arabalari cekici buldugum olmustur normal olarak, son yillara bakacak olursam Mini Cooper ve Audi TT'yi ornek gosterebilirim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ilk olarak 2005'teki uzun Amerika ziyaretimde gordugum ve hayran kaldigim Nissan 350Z'yi bu kategoriye rahtlikla ekleyebilirim. 2005'ten sonra totalde herhalde 1 veya 2 tane gormuumdur Istanbul'da ama buraya tekrar geldigimde etrafta dolasan 350Z'leri gorunce tekrar hayran kaldim. Ikinc bir arabayi kaldiracak mali kapasitede olsam (aile arabasi degil sonuc olarak) herhalde Nissan 350Z ile Audi TT kapisirdi.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5531101029488205711-4431414643114581883?l=mortac.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mortac.blogspot.com/feeds/4431414643114581883/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5531101029488205711&amp;postID=4431414643114581883' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/4431414643114581883'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/4431414643114581883'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mortac.blogspot.com/2009/12/nissan-350z.html' title='Nissan 350Z'/><author><name>MORTAC</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17515098667802403972</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_fwpcxb6Z8CI/SzVmHkjdjaI/AAAAAAAAAHs/jsQNoB3MVUo/s72-c/350z.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5531101029488205711.post-156675985606398459</id><published>2009-12-23T14:45:00.000-08:00</published><updated>2009-12-23T15:12:10.315-08:00</updated><title type='text'>Noel sarkilari ve bir istisna</title><content type='html'>Noel zamani Amerika'da bulunmanin en kotu tarafi her tarafta durmaksiniz calan Christmas sarkilari herhalde. Gittiginiz her kapali mekanda ya klasik ya da yeni coverlanmis unlu Noel sarkilarini duyabilirsiniz. Bazilari insanin kulagina hos geliyorsa da, bir noktadan sonra artik dayanilmaz olmaya basliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu sene bu furyaya Bob Dylan da katilmaya karar vermis ve Noel sarkilarindan olusan ozel bir album yapmis. Bob Dylan'in ondan genelde derin islr bekleyen bir hayran kitlesi olmustur eskiden beri, bu album onlari yine kizdiracaktir kesin ama Midget'in gectigimiz gunlerde &lt;a href="http://standbymeforever.blogspot.com/2009/12/muse-resistance.html"&gt;Muse hakkinda yazdigi yazida&lt;/a&gt; ve yorumlarda da gectigi uzere, bazi isimlerin artik kendini kanitlama gibi ihtiyaclari yoktur ve tamamen kisisel (duygusal veya profesyonel) nedenlerle deneysel calismalara girme luksune sahiptirler. Albumun tamamini dinlemedim ama duyduklarimi dikkate alarak konusacak olursam diyebilirim ki, Dylan'dan alisik olmadigimiz bir stille karsi karsiyayiz; bir kere, kendi adima konusacak olursam sesini tanimak biraz zor, albumun farkina varmami saglayan sarkisi "Must Be Santa" cok basarili olmus ama ilk duydugunuzda sarkiyi her ne kadar polka melodileri icerse de daha cok son yillarda prim yapan cingene punk gruplarindan birisi soyluyor zannedebilirsiniz. Eger girebilirseniz &lt;a href="http://www.youtube.com/watch?v=a8qE6WQmNus"&gt;youtube'dan sarkinin klibini de izleyin&lt;/a&gt;, cok guzel bir sarkiya cok eglenceli bir klip cekmisler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dini acidan bakmayip muzikal kaygilarla yaklasacak olursaniz Dylan'in bu denemesinden keyif alacaginizi dusunuyorum.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5531101029488205711-156675985606398459?l=mortac.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mortac.blogspot.com/feeds/156675985606398459/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5531101029488205711&amp;postID=156675985606398459' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/156675985606398459'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/156675985606398459'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mortac.blogspot.com/2009/12/noel-sarkilari-ve-bir-istisna.html' title='Noel sarkilari ve bir istisna'/><author><name>MORTAC</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17515098667802403972</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5531101029488205711.post-479117649999192618</id><published>2009-12-21T14:41:00.000-08:00</published><updated>2009-12-21T14:45:05.672-08:00</updated><title type='text'>Meric bavulda</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_fwpcxb6Z8CI/Sy_6U7O5iwI/AAAAAAAAAHk/qMhdbJxy6DA/s1600-h/meric8.JPG"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 240px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_fwpcxb6Z8CI/Sy_6U7O5iwI/AAAAAAAAAHk/qMhdbJxy6DA/s320/meric8.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5417824114154507010" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Meric babasini ozlemis, bir daha goreve gidecek olursa ben de bavulunda gidebilir miyim acaba calismasi yapiyor. Keyfi de yerinde hani...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5531101029488205711-479117649999192618?l=mortac.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mortac.blogspot.com/feeds/479117649999192618/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5531101029488205711&amp;postID=479117649999192618' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/479117649999192618'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/479117649999192618'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mortac.blogspot.com/2009/12/meric-bavulda.html' title='Meric bavulda'/><author><name>MORTAC</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17515098667802403972</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_fwpcxb6Z8CI/Sy_6U7O5iwI/AAAAAAAAAHk/qMhdbJxy6DA/s72-c/meric8.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5531101029488205711.post-7569446642256215659</id><published>2009-12-19T13:43:00.001-08:00</published><updated>2009-12-19T13:46:24.291-08:00</updated><title type='text'>Calisiyorum</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_fwpcxb6Z8CI/Sy1JlRYYyNI/AAAAAAAAAHc/9_wvQnXB7ts/s1600-h/mortac.bmp"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 240px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_fwpcxb6Z8CI/Sy1JlRYYyNI/AAAAAAAAAHc/9_wvQnXB7ts/s320/mortac.bmp" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5417066831466252498" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Arkadaslar buraya gezmeye gelmedim, bakin calisiyorum. Tolga, kanatin uzerindeyken ararsin diye bekledim ama aramadin...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5531101029488205711-7569446642256215659?l=mortac.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mortac.blogspot.com/feeds/7569446642256215659/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5531101029488205711&amp;postID=7569446642256215659' title='5 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/7569446642256215659'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/7569446642256215659'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mortac.blogspot.com/2009/12/calisiyorum.html' title='Calisiyorum'/><author><name>MORTAC</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17515098667802403972</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_fwpcxb6Z8CI/Sy1JlRYYyNI/AAAAAAAAAHc/9_wvQnXB7ts/s72-c/mortac.bmp' height='72' width='72'/><thr:total>5</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5531101029488205711.post-114046266954436520</id><published>2009-12-17T19:07:00.000-08:00</published><updated>2009-12-17T19:17:10.510-08:00</updated><title type='text'>Bugunlerde ne dinliyorum?</title><content type='html'>Sirius XM sayesinde bol bol Bruce Springsteen diyemiyorum cunku bu sefer kaldigimiz oteli ucagin bulundugu Goodyear Airport'a cok yakin bir yerden sectim, otel is arasi arabayla 4 dakika suruyor, bu surede de radyodan pek faydalanamiyorum tabii.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kisa listem eski ve yenilerden karisik olustu bu sefer :&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1. The Coral - Dreaming of You&lt;br /&gt;2. Steely Dan - Reelin' in the Years&lt;br /&gt;3. Wolfmother - New Moon Rising&lt;br /&gt;4. Ida Maria - Oh My God&lt;br /&gt;5. Kiss - Rock and Roll All Night&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5531101029488205711-114046266954436520?l=mortac.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mortac.blogspot.com/feeds/114046266954436520/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5531101029488205711&amp;postID=114046266954436520' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/114046266954436520'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/114046266954436520'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mortac.blogspot.com/2009/12/bugunlerde-ne-dinliyorum.html' title='Bugunlerde ne dinliyorum?'/><author><name>MORTAC</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17515098667802403972</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5531101029488205711.post-2549114310410088005</id><published>2009-12-16T19:45:00.000-08:00</published><updated>2009-12-16T20:29:51.963-08:00</updated><title type='text'>Sirius XM - Uydudan radyo yayini</title><content type='html'>Amerika'dan kisa izlenimlere devam.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hani sehirdisi (mesela Pendik falan) gezilere gittiginiz zaman radyolar cekmez olur ya, kendinizi ayri kaset, cdleri dinlerken bulursunuz, kisa mesafe gidiyorsunuz idare eder de saatlerce surecek bir yolculuksa ayni seyleri dinlemek sikar, radyonun getirdigi ccesitliligi, bir sonraki sarkinin ne oldugunu bilmemenin getirdigi surpriz duygusunu ozlersiniz ya, iste Amerikalilar o isin de ustesinden gelmisler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Phoenix'e geldikten sonra Hertz'den kiraladigimiz aracta ilk basta farketmedigimiz bir ozellik daha varmis, bunu ancak 10 gun sonra Grand Canyon ve Las Vegas'i kapsayan uzun gezide farkina vardik. O haftasonuna kadar sehiricinde kullandigimiz araba radyosunda cok guzel kanallarin farkina coktan varmistim bile, sadece Elvis calan, sadece Sinatra calan ve benim icin en heyecan verici olani sadece "Patron" calan radyo kanallari vardi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Haftasonu uzun yola ciktigimizda yanimiza yolda donleyecegimiz cdleri almistim bile, en azindan cekmemeye baslayana kadar sadece Patron'un caldigi E Street Band kanalini actim ve yola koyulduk. Ama kilometreler, saatler gecti ama radyo sinyalleri biraz olsun kaybolmadi. Iste o zaman dikkatimi cekti, tum bu kanallarin sonunda XM vardi, farkli bir yayin mecrasiyla karsi karsiyaydim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Otele dondukten sonra internette kisa bir arastirmayla &lt;a href="http://www.sirius.com/"&gt;Sirius XM&lt;/a&gt; ile tanistim, uydu uzerinden yayin yapan, 130'dan fazla kanala sahip. reklam almayan, tematik kanallara odaklanan bir medyaydi bu. Ucretli olan bu kanallari ozel radyolarla veya internet uzrinden dinleyebiliyorsunuz ve bizim sansimiza Hertz'in tum araclari bu ozellikle donatilmisti. Tum Amerika'da dinlenebilecek radyo yayini fikri gercekten orjinal ve acikcasi giptayla bakiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Istanbul'da Beylikduzu veya Pendik'e bile gittiginizde Radyo Eksen'i dinleme sansi azalirken uydudan favori kanalini her yerde dinleyebilme luksunu bakalim biz ne zaman yasamaya baslayacagiz...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Not : Sirius XM kanallarini internetten de dinleme sansi var. Radyo Eksen olmasaydi kesinlikle dusunurdum.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5531101029488205711-2549114310410088005?l=mortac.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mortac.blogspot.com/feeds/2549114310410088005/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5531101029488205711&amp;postID=2549114310410088005' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/2549114310410088005'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/2549114310410088005'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mortac.blogspot.com/2009/12/sirius-xm-uydudan-radyo-yayini.html' title='Sirius XM - Uydudan radyo yayini'/><author><name>MORTAC</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17515098667802403972</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5531101029488205711.post-3216206910673603459</id><published>2009-12-14T22:34:00.000-08:00</published><updated>2009-12-14T23:17:58.284-08:00</updated><title type='text'>That 70s Show</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_fwpcxb6Z8CI/Syc4C_GFhJI/AAAAAAAAAHU/TKl_5D_zbts/s1600-h/that-70s-show.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 240px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_fwpcxb6Z8CI/Syc4C_GFhJI/AAAAAAAAAHU/TKl_5D_zbts/s320/that-70s-show.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5415358700884165778" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Internetten dizi indiren bir kusagin elemanlari olarak bu diziyi coktan duymus, indirmis, izlemis olabilirsiniz ama ilk olarak 2005'teki Amerika maceramda televizyondaki bol tekrarlarindan tanima sansi oldugum "That 70s Show" adli sitcomu yine de duymamis olanlarin dikkatine sunmak isterim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adi ilk basta bir talkshow programini ya da skeclerden olusan garip Amerikan komedi programlarini cagristirsa da karsinizda saglam bir genclik sitcomu bulacaksiniz. Adinin That 70s Show olmasinin sebebi ise 90'larin sonunda yayinlamaya baslamis olmasina ragmen 70'lerde gecen bir hikayeye sahip olmasi. Bence Turkiye'de (tabii ki CNBC-E'yi kastediyorum) yayinlanmamis olmasinin sebebi fazlasiyla Amerikan kulturu gondermesi icermesi ve izleyicilerin dizinin cok da icine giremeyecegi riskini almak istememleridir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak eger biraz sabirli olup birkac bolumu tamamlar ve karakterlerin biraz oturmasini beklerseniz emin olun cok ciddi bir eglencelikle karsi karsiya oldugunuzu soyleyebilirim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Wisconsin, Point Place adli bir kasabada bir grup gencin ve o genclerden birisinin annebabasinin merkezinde oldugu bir hikaye var. Ergenlikten yetiskinlige gecis surecine girmis, 70'lerin sosyal, siyasal, muzikal ve "keyifverici" gelisimlerinden yakindan etkilenen birbirinden cok farkli karakterlere sahip ama cok iyi arkadas 4 erkek ve 2 kizdan olusan grupta ozellikle bizdeki Inek Saban karakterine benzetebileceginiz (ama daha yakisikli ve capkin hali) Kelso'yu ve yayinlandigi 8 sezon boyunca hangi ulkeden geldigi ve hatta gercek adi bile belli olmayan Orta Amerika asilli oldugunu tahmin ettigimiz Fez takma adli karakterleri cok seveceksiniz. Dizinin tutkunu oldugunuzda "Burrrnnn" ve "I said Good day" replikleri dilinizden dusmeyecek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2006'da sonlanmasina ragmen websitesi halen aktif halde suran bu dizi hakkinda daha fazla bilgiyi websitesinden ve internetten bulabilirsiniz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"I said, Good Day!"&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5531101029488205711-3216206910673603459?l=mortac.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mortac.blogspot.com/feeds/3216206910673603459/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5531101029488205711&amp;postID=3216206910673603459' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/3216206910673603459'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/3216206910673603459'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mortac.blogspot.com/2009/12/that-70s-show.html' title='That 70s Show'/><author><name>MORTAC</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17515098667802403972</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_fwpcxb6Z8CI/Syc4C_GFhJI/AAAAAAAAAHU/TKl_5D_zbts/s72-c/that-70s-show.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5531101029488205711.post-8817670071485962605</id><published>2009-12-11T20:45:00.000-08:00</published><updated>2009-12-11T21:31:59.038-08:00</updated><title type='text'>Orlando Magic'in kaybetmesini istemek</title><content type='html'>Bir suredir aklimda olan bir konuyu hazir televizyonda Orlando Magic - Phoenix Suns macini izlerken yazayim dedim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sadece ben mi boyle hissediyorum ama ne zaman Megic'in maci olsa icten ice kaybetmelerini istedigimi farkettim. Sureci cok yakindan takip ettigimi soyleyemeyecegim ve bildigim kadariyla da Orlando'dan bekledigi gibi iyi bir teklif alamayacagini anlayan Hidayet baska takimla anlasma yolunu aradi ve bence cok da iyi bir paraya karsilik Toronto'yla anlasti ama yine de onunla anlasmak yerine Vince Carter'i ve birkac yan oyuncuyu da bunyesine katmayi tercih eden Orlando sanki ona ihanet etmis gibi hissediyorum iste. Herhalde kanimiza islemis Turk duygusalligi ve millyetciligi bu olsa gerek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslinda Orlando Magic NBA'de 90'li yillardan beri sempatiyle takip ettigim ender takimlardan birisidir, Anfernee Hardaway ve Shaq'in onderliginde genc ve agresif o takimin finale kadar cikisini (Nick Anderson'un arka arkaya kacirdigi dramatik serbest atislari) unutmak mumkun mu? Ustune ustluk her ne kadar son birkac sezondur rakamlari fena olmasa da kariyer olarak dususte olan ve artik zaman dolduruyormus gibi hissettiren, yine de yetenek acisindan hala NBA'in en heyecanverici oyuncularindan birisi olan Vince Carter da kadroya katilmisken, Matt Barnes gibi bir savasci, Brad Anderson gibi surpriz bir oyuncu, Hidayet'in yoklugunda performansi artan Reddick ve de yine kariyerinin sonlarindaki Jason Williams ile Magic gecen sene surpriz olarak adlandirilan finalin bu sene en buyuk adaylarindan haline gelmiken insan bu takimin buralara gelmesinde onemli paya sahip Hidayet'in yine burada kalmis olmasini umuyor iste.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Napalim yollari acik olsun (pek samimi olmadi galiba bu dilek)...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5531101029488205711-8817670071485962605?l=mortac.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mortac.blogspot.com/feeds/8817670071485962605/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5531101029488205711&amp;postID=8817670071485962605' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/8817670071485962605'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/8817670071485962605'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mortac.blogspot.com/2009/12/orlando-magicin-kaybetmesini-istemek.html' title='Orlando Magic&apos;in kaybetmesini istemek'/><author><name>MORTAC</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17515098667802403972</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5531101029488205711.post-2258658257543558470</id><published>2009-12-08T19:58:00.000-08:00</published><updated>2009-12-08T20:20:22.569-08:00</updated><title type='text'>Murat ve Mert, mujdemi isterim...</title><content type='html'>Murat basta olmak uzere Murat ve Mert ikilisine guzel bir haberim var. &lt;a href="http://standbymeforever.blogspot.com/2008/12/body-of-lies-mark-strong.html"&gt;Guzel "Hani abi"miz Mark Strong&lt;/a&gt;'un yeni bir filmi yakinda sinemalara geliyor, hem bu sefer film daha keyifli ve eglenceli gozukuyor. Guy Ritchie'nin yonettigi basrollerinde Robert Downey Jr. (Sherlock Holmes), Jude Law (Dr. Watson) ve Mark Strong'un (Lord Blackwood) oynadigi "Sherlock Holmes".&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Guzel bir film bekliyorum, fragmanlari ilgi cekici. Amerika'da aysonu gibi vizyona girecek, Turkiye'de de cok gecikmez herhalde, hep beraber gidelim hatta.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5531101029488205711-2258658257543558470?l=mortac.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mortac.blogspot.com/feeds/2258658257543558470/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5531101029488205711&amp;postID=2258658257543558470' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/2258658257543558470'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/2258658257543558470'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mortac.blogspot.com/2009/12/murat-ve-mert-mujdemi-isterim.html' title='Murat ve Mert, mujdemi isterim...'/><author><name>MORTAC</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17515098667802403972</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5531101029488205711.post-3453789377859481590</id><published>2009-12-06T20:18:00.000-08:00</published><updated>2009-12-09T06:24:32.525-08:00</updated><title type='text'>Amerika'dan kisa kisa #1</title><content type='html'>Buraya geleli 3 hafta oldu bile ama bir turlu oturup yazamadim, daha da uzatip uygun modu beklemektense kisa notlar yazmaya calisacagim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Amerika'ya gelmenin en cekici yanlarindan bir tanesi acikcasi alisveris. Normalde alisverisi seven bir insan degilim ama bu tarzda uzun gorevlere gittigim zaman vakit gecirmenin yollari alisveris mekanlarini gezmek oluyor. Amerika bu konuda Avrupa'daki sokak kulturune sahip olmayabilir ama fonksiyonel olarak bakarsak daha fazla cesit secenegine ve daha dusuk fiyatlara sahip. Alisveris konusunda belki sonra geri gelirim ama kisisel acidan en zevk aldigim alisveris kitap alisverisi oluyor... gidecegim yer belli olunca ilk baktigim seylerden birisi en yakindaki Barnes&amp;Noble ve Borders magazalarini aramak oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;B&amp;N ve Borders asagi yukari ayni formata sahipler ve su ana kadar gerek Turkiye'de gerekse Avrupa'da gordugum tum kitapcilardan farklilar. Esasta tabii ki hepsi ayni, bir mekanin icerisinde kitaplar, dvdler, cdler, ansiklopediler vs. var ama sunum herseyi degisiriyor iste. Bir kere, buradaki kitapcilar mekan olarak cok genis bir alan uzerine kuruluyorlar ve iceriye girdiginiz zaman kendinizi binlerce kitabin oldugu ama ferah, raflar arasinda genis alanlarin oldugu bir ortamda bulyorsunuz. Ve inanin bana bir kitapsever olarak o raflarin arasinda dolasmak cok zevkli. Amrikalilarin pazarlama konusundaki yetenekleri kitaplar konusunda da gecerli... bir kitap nasil pazarlanir diye dusunebilirsiniz ama gelip gormeniz lazim; kitap isimlerinin seciminden kapaklara, hardcover veya paperback surumlerden su anda aklima gelmeyen bircok orjinal fikirle kitapseverlerin ilgisini cekmeyi basariyorlar (en ilgimi cekenlerden bir tanesi bloguma adini da veren kitap olan &lt;a href="http://search.barnesandnoble.com/Ultimate-Hitchhikers-Guide-Deluxe-Edition/Douglas-Adams/e/9780517226957/?itm=2&amp;USRI=hitchhikers+guide"&gt;Hitchhiker's Guide to the Galaxy'nin yeni bir edisyonu&lt;/a&gt; oldu, bende farkli bir edisyonu oldugu halde almamak icin kendimi zor tuttum). Bu kitapcilara gitmek benim icin cok zor oluyor cunku her gidisimde mutlaka 1-2 kitap aliyorum ve donus zamani geldiginde bavula konmayi bekleyen bircok kitap oluyor, ki bu hem tasimak acisindan sorun yaratiyor hem de sira o kitaplari okumaya gelinceye kadar bircogu Turkeceye cevrilmis oluyor. Turkcesi varken de Ingilizcesini okumak artik cekici gelmiyor ama ingilizcelerini okumaya zorluyorum kendimi yine de (ya da o kitaplara o kadar para harcadiktan sonra, Ciler Turkcesini almama izin vermiyor dersem daha uygun olur). Bu sefer (simdilik) kendimi zorladim ve sadece Chuck Palahniuk'un son 2 kitabini aldim (o da, biraz koleksiyonculuk ruhundan kaynaklaniyor, diger kitaplarinin Ingilizcelerini daha onceki ziyaretlerimde almistim, bunlar eksik kalsin istemedim; kayitlara gecmesi acisindan hepsinin Turkceleri de var ve Ingilizcelerini okuduktan 1-2 yil sonra Turkcelerini de okuyorum).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gordugum ilginc sunumlardan bir tanesi de gectigimiz haftalarda uzerine yazi yazdigim Jack Kerouac'in Yolda'si oldu. Yazimi okuduysaniz (&lt;a href="http://mortac.blogspot.com/2009/09/jack-kerouacn-yoldas.html"&gt;okumadiysaniz ahan da linki&lt;/a&gt;) yazarin kitabi nasil yazdigi konusundaki anekdotu hatirlarsiniz, daktilosunun basina oturup daha onceden rulo haline getirdigi ve bu sayede sayfa degistirmek icin zaman kaybetmek zorunda kalmaksizin aklina gelen kelimeleri oldugu gibi kagida doktugu... iste bu gordugum edisyonda editorler yazarin orjinal sunumunu korumuslar ve satirbasi, paragraf falan gibi sonradan yapilan hicbir duzeltmeyi yapmaksizin kagitta yazilanlari kitap haline getirmisler. Kabul ediyorum onlarca yaprak yaziyi paragraf olmaksizin okumak kolay olmuyordur herhalde ama bu anekdotu bildikten ve yazarin o kitabi yazdigi modu dusundukten sonra kabul edersiniz ki cok yaratici bir eitorluk ornegiyle karsi karsiyayiz. Kitap bu haliyle satmaz diye dusunmemisler ve piyasaya surmusler, bu sadece yaraticilik degil ayni zamanda cesaret ve gercek kitapseverlere karsi duyulan guven bence (sanirim yarin gidip o kitabi alacagim :))&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kisa dedim ama yazmaya baslayinca yine uzadikca uzadi, notlarim devam edecek onumuzdeki gunlerde.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5531101029488205711-3453789377859481590?l=mortac.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mortac.blogspot.com/feeds/3453789377859481590/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5531101029488205711&amp;postID=3453789377859481590' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/3453789377859481590'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/3453789377859481590'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mortac.blogspot.com/2009/12/amerikadan-kisa-kisa-1.html' title='Amerika&apos;dan kisa kisa #1'/><author><name>MORTAC</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17515098667802403972</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5531101029488205711.post-3305788429763909049</id><published>2009-11-07T13:03:00.000-08:00</published><updated>2009-11-07T13:13:57.036-08:00</updated><title type='text'>Bazıları hala bilginin güç olduğunu sanıyor...*</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_fwpcxb6Z8CI/SvXi417VrUI/AAAAAAAAAHM/Q-DmfhLWd_k/s1600-h/Lullaby.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 207px; height: 320px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_fwpcxb6Z8CI/SvXi417VrUI/AAAAAAAAAHM/Q-DmfhLWd_k/s320/Lullaby.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5401472794277293378" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Mutluluğun Mimarisi'ni bitirdikten sonra kitaplıkta okunmayı bekleyen kitaplara şöyle bir baktığımda uzun süredir beklettiğim "Ninni"yi gördüm ve yazarı Chuck Palahniuk'un Türkçeye çevrilen son kitabını önümüzdeki günlerde satın alıp okumadan önce bu kitabı tekrar ama bu sefer anadilimde okumaya karar verdim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birkaç yıl önce Amerika'dan alıp ingilizcesinden okuduğum "Lullaby"ın daha sonra Türkçe çevirisini de kütüphaneme eklemiştim. Kitaba başlamamla büyüsüne tekrar kapılmam bir oldu diyebilirim, dili, tarzı, içeriği, duruşu ile sayfalar birbirini kovaladı ve normalde sadece metroda okuma alışkanlığımı nadiren bozarak evde de okuma fırsatı yarattığım enden kitaplardan birisi oldu. Daha önceki yazılarımda da belirttiğim üzere "eğer yazma kabiliyetim olsayı Palahniuk gibi yazabilmek isterdim".&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ninni'nin konusu kısaca sebepsiz yere ölen bebek olaylarını araştıran bir gazetecinin, bu ölümlerin bir ninniden kaynaklandığını öğrenmesi ve bu ölüm büyüsünün yer aldığı tüm kitapları yok etmek için yola çıkmasını anlatıyor. Ama bu romanın sadece katmanlarından bir tanesi ve bununla beraber başka katmanlar daha var. Cinli, perili evler kovalayıp, daha sonra bunları portföyüne katıp insanlara satarak, sonra geri alıp tekrar satarak iş yapan bir emlakçı; bu emlakçının büyüye inanan ve bu yönde araştırmalar yapan sekreteri ve sekrertrin ekolojik terörist, anarşist olarak adlandırabileceğimiz sevgilisi bu romanın diğer anti-kahramanları. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitapta bol bol alt-okuma var diyebiliriz, eline gerçekten ciddi bir güç geçen insanoğlunun bunu kaldırıp kaldıramayacağı, modern kültürün bizi dönüştürdüğü tek tip, düşünmeyen, sorgulamayan birey modeli, başkasının yaşama hakkını elimizde tutuyor olsak bunu nasıl kullanacağımız gibi... Burada önemli bir anekdot ise şu : Palahniuk'u bu kitabı yazmaya götüren etkenlerden birisi, babasının ve görüştüğü bayan arkadaşının, kadının eski kocası tarafından (kadın kocasını şiddet uyguladığı gerekçesiyle tutuklattırmış ve hapse attırmış, adam hapse girerken çıktığında intikam alacağı konusunda kadını tehdit etmiş) vahşi bir şekilde öldürülmüş olması ve mahkeme sürecinde ölüm cezasının tartışılmış olması. Chuck bu süreçte herhangi bir yorum yapmamış ama bu kitabı yazarak bir açıdan içini boşaltmış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ninni (tekrar) çok zevk alarak okuduğum bir kitap oldu ve açıkçası hemen yarın gidip Chuck'ın son kitabını ("Tekinsiz") alıp başlamak için sabırsızlanıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* Başlıktaki cümle, Palahniuk'un yazı stilinin bir parçası olan bazı söz dizilerinin kitap boyunca değişik yerlerde, zamanlarda tekrarlanmasının bu kitaptaki örneklerinden bir tanesi. Kitabı okurken bu ve benzeri birkaç söz dizisini birçok kez okuyacaksınız.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5531101029488205711-3305788429763909049?l=mortac.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mortac.blogspot.com/feeds/3305788429763909049/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5531101029488205711&amp;postID=3305788429763909049' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/3305788429763909049'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/3305788429763909049'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mortac.blogspot.com/2009/11/bazlar-hala-bilginin-guc-oldugunu.html' title='Bazıları hala bilginin güç olduğunu sanıyor...*'/><author><name>MORTAC</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17515098667802403972</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_fwpcxb6Z8CI/SvXi417VrUI/AAAAAAAAAHM/Q-DmfhLWd_k/s72-c/Lullaby.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5531101029488205711.post-686848717698345132</id><published>2009-11-07T06:10:00.000-08:00</published><updated>2009-11-07T06:38:08.938-08:00</updated><title type='text'>Bir Alain de Botton daha : Mutluluğun Mimarisi</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_fwpcxb6Z8CI/SvWEaHlWA7I/AAAAAAAAAG0/NW_TJNtcR-g/s1600-h/Crescent_House.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 300px; height: 300px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_fwpcxb6Z8CI/SvWEaHlWA7I/AAAAAAAAAG0/NW_TJNtcR-g/s320/Crescent_House.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5401368912347923378" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Blogu takip edenlerin daha önce de birkaç kez konu ettiğimi bilecekleri Alain de Botton'a ait bir kitabı daha bitirmiş bulunuyorum : "Mutluluğun Mimarisi".&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Orjinal adı "The Architecture of Happiness" olan kitap mutluluğun nasıl inşa edileceğini değil, mimarinin insan hayatı üzerindeki etkileri, toplumsal, sosyal, ekonomik vb. etkenlerle nasıl değiştiğini anlatan güzel bir inceleme olmuş. Olayı sadece mimari boyutta tutmayıp, endüstriyel tasarıma da uzanmış ve geçmişten bu yana gelen akımları ana hatlarıyla incelemiş. Bu aşamada kitabın en önemli artılarından birisi, yazarın diğer kitabından da görmeye alışkın olduğumuz ama bu kitap da  kullanımı daha çok önem kazanan fotoğraf kullanımı olmuş. Kitabın değişik noktalarında refere ettiği yapıların, nesnelerin, illüstrasyonların resimlerinin de kitaba monte edilmesi okunması daha eğlenceli bir kitap haline getiriyor Mutluluğun Mimarisi'ni.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_fwpcxb6Z8CI/SvWGHOKXfzI/AAAAAAAAAHE/Xs44wjDcInc/s1600-h/amsterdam.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 320px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_fwpcxb6Z8CI/SvWGHOKXfzI/AAAAAAAAAHE/Xs44wjDcInc/s320/amsterdam.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5401370786719563570" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Modern yaşamın günümüz insanları üzerindeki etkisini, baskısını anlamaya yönelik özel bir çaba gösteren ve bu yönde çalışmalar sürdüren de Botton bu kitabıyla da oturduğumuz evin, mahallenin, şehrin ruh halimize etkilerini bize göstermeye uğraşıyor ve bence her zamanki gibi başarılı oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok zevk alarak okudum, size de tavsiye ederim.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5531101029488205711-686848717698345132?l=mortac.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mortac.blogspot.com/feeds/686848717698345132/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5531101029488205711&amp;postID=686848717698345132' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/686848717698345132'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/686848717698345132'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mortac.blogspot.com/2009/11/bir-alain-de-botton-daha-mutlulugun.html' title='Bir Alain de Botton daha : Mutluluğun Mimarisi'/><author><name>MORTAC</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17515098667802403972</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_fwpcxb6Z8CI/SvWEaHlWA7I/AAAAAAAAAG0/NW_TJNtcR-g/s72-c/Crescent_House.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5531101029488205711.post-4396373104117740642</id><published>2009-09-13T12:43:00.000-07:00</published><updated>2009-09-13T14:55:13.113-07:00</updated><title type='text'>Jack Kerouac'ın Yolda'sı</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_fwpcxb6Z8CI/Sq1qM_ZStRI/AAAAAAAAAGk/WeKtuSh6WVg/s1600-h/Ondaroad.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 191px; height: 320px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_fwpcxb6Z8CI/Sq1qM_ZStRI/AAAAAAAAAGk/WeKtuSh6WVg/s320/Ondaroad.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5381073901186102546" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Edebiyat tarihinin en ünlü ve en cool akımlarından olan Beat Kuşağı'nın belki de en ünlü eseri olan Jack Kerouac'ın "Yolda"sını ilk Beat tecrübem olarak okudum. Edebiyatla tamamen sıradan bir okuyucu olarak bulunduğum ilişkiyi gözönüne alarak kitap hakkında edebi eleştiriler veya akımın gerek kitap üzerindeki etkileri veya modern edebiyata katkıları konusunda söyleyebileceğim fazla birşey (hatta hiç birşey) yok.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Merak edenler internetten detaylı bakabilir ama 1950'lerde New York'ta bir grup Amerikan yazarının oluşturduğu ve Beat Kuşağı olarak adlandırılan grup (en önemli isimlerini Allen Ginsberg, William Burroughs ve Jack Kerouac oluşturuyor) 2. Dünya Savaşı sonrası Amerika'sında oluşan aşırı ahlakçı ve refah hayat değerlerine uyuşturucu, seks ve mistik öğeler tabanında karşı duruşun simgesi haline dönüştüler ve kendilerini takip eden dönemde gerek edebi, gerek sosyal (60'lı yıllardaki hippi akımının temelidirler) gerekse müzik alanında (Bob Dylan, Beatles, Jim Morrison gibi) birçok akımı, ismi derinden etkilediler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dediğim gibi bu akımın belki de en ünlü eseri 1951'de yazılmasına rağmen ancak 1957'de yayınlanan "On the Road" adlı eser. Benim kitap hakkındaki naçizane görüşlerim ise şöyle : samimi, akıcı, coşkulu, kışkırtıcı, gülümsetici... Kitabı okurken hissettiğiniz yazarın sanki hikayeyi (aslında otobiyografik bir roman) dümdüz ve çok sıradan yazdığı hissi, kitabın sonuna konan önsözle (ya da sonsöz mü demeliyim) doğrulanıyor. Anlatılana göre Kerouac kitabı yazarken (bir iddiaya göre uyuşturucu, kendi iddiasına göre kahvenin etkisi altında) daktilosuna yerleştirdiği şimdilerin faks kağıdı benzeri uzun sayfalarla (kağıt değişimi gibi aralarla uğraşmamak için)hiç ara vermeksizin kafasından geçen herşeyi ilk haliyle, olduğu gibi sayfalara aktarmış. Bu da kitaba gerçekten de orjinallik ve yukarıda ifade ettiğim samimiyeti katmış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitabın konusu önce Amerika'yı doğudan batıya, batıdan doğuya 2 defa sonra da kuzeyden güneye Meksika'ya doğru gerçekleştirilen yolculukları anlatıyor. Otobiyografik bu romandaki kişilerin isimleri değiştirilmiş ana "sonsöz"de kimin kim olduğunu öğrenebilirsiniz. Kitabı okuduktan sonra normalde arkadaş olmaktan çekineceğiniz, ürkeceğiniz ve bir o kadar da coşkusunu kıskanacağınız Dean Moriarty karakterinin etkisinden uzun süre kurtulamayabilirsiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitabın modern edebiyatta sahip olduğu üne istinaden kendinizi kasmayıp, çok derin anlamlar aramak gibi bir kaygıya kapılmadan okumayı başarırsanız iyi bir deneyim yaşayabilirsiniz diye düşünüyorum. Kendi adıma çok sevdim, tavsiye ederim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Not : Yazının sonunda bir de resim ekleyeyim diye nete bakarken Wikipedia'da çok güzel bir &lt;a href="http://en.wikipedia.org/wiki/On_the_Road"&gt;sayfaya&lt;/a&gt; sahip olduğunu gördüm, oraya da göz atmanızı tavsiye ederim.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5531101029488205711-4396373104117740642?l=mortac.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mortac.blogspot.com/feeds/4396373104117740642/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5531101029488205711&amp;postID=4396373104117740642' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/4396373104117740642'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/4396373104117740642'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mortac.blogspot.com/2009/09/jack-kerouacn-yoldas.html' title='Jack Kerouac&apos;ın Yolda&apos;sı'/><author><name>MORTAC</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17515098667802403972</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_fwpcxb6Z8CI/Sq1qM_ZStRI/AAAAAAAAAGk/WeKtuSh6WVg/s72-c/Ondaroad.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5531101029488205711.post-5247935692382368823</id><published>2009-08-26T13:53:00.000-07:00</published><updated>2009-08-26T15:00:37.718-07:00</updated><title type='text'>Soysuzlar Çetesi</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_fwpcxb6Z8CI/SpWwduvTI_I/AAAAAAAAAGc/ZWr4bZVEsSk/s1600-h/Inglourious_Basterds_poster.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 216px; height: 320px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_fwpcxb6Z8CI/SpWwduvTI_I/AAAAAAAAAGc/ZWr4bZVEsSk/s320/Inglourious_Basterds_poster.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5374395755145667570" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Tarantino'nun 2000'li yılların başından beri proje rafında duran ama çeşitli sebeplerle bir türlü hayata geçemeyen ikinci-dünya-savaşı fonunda spagetti-western tadındaki filmi Soysuzlar Çetesi, ya da orjinal adıyla Inglourious Basterds (dikkat edin Inglorious Bastards değil) sonunda dünyayla aynı anda Türkiye'de de geçtiğimiz hafta vizyona girdi ve biz de Meriç sonrası pek görünmeyen bir biçimde daha ilk haftasonunda filmi gördük Çilerle.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;En baştan söyleyeyim, Tarantino'nun en iyi filmi değil hatta şu ana kadarki 5 filmini hesaba katarsak bu filmi ben Rezervuar Köpekleri, Pulp Fiction, Kill Bill'lerin yer aldığı üst düzey filmlerin grubuna değil de onlardan bir parmak daha aşağıda duran Jackie Brown ve Death Proof'un yanına eklerim. Ama film her Tarantino filminden alacağımızdan emin olduğumuz eğlenceyi, sinefil olmanın getirdiği detayları yakalayabilmek şansının keyfini, hiç bir anlamı olmayan ama yaratıcı uzun diyalogları sunuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Medyadan zaten filmin konusunu öğrenmişsinizdir ama kısaca İkinci Dünya Savaşı'nda Fransa'da bir yanda bir grup Amerikan askerinin Nazileri vahşice öldürmek üzere oluşturduğu ekibin diğer yandan da paralel olarak ailesi Naziler tarafından katledilen bir Yahudi kızın intikam hikayesini anlatıyor. Bilenler bilir, Tarantino filmlerinde önemli olan hikayenin kendisi değil hikayenin anlatılış şeklidir. Bu filmde de o "şekil"den bol bol görebilirsiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Film biraz durağan sayılır ve bence Basterds'ların üzerine biraz daha yoğunlaşabilirdi ama kesinlikle görülmesi gereken bir film. Ben ilk fırsatta netten düzgün bir kopyasını indirip tekrar izlemeyi dört gözle bekliyorum. İlk seferinde göremediğim detayları daha iyi görmeyi umuyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Film ile ilgili en hoşuma giden taraf ise spagetti-western filmlerine olan benzerlikleri ve yarattığı alternatif son oldu. (Benim de hayranı olduğum) Sergio Leone'nin çok büyük bir hayranı olan Tarantino, O'nun ünlü ettiği spagetti-westernlerin yakın plan göz çekimleri, Ennio Morricone müzikleri gibi alamet-i farikaların yanısıra Once Upon A Time in America ve Once Upon A Time in the West gibi film isimlerini de filmine gömmüş. Bir ara filmin adı yapmak istediği Once Upon A Time in the Nazi-Occupied France adını sonradan sadece filminin birinci bölümünün adı yapmış (not : Tarantino'nun kankası Robert Rodriguez'in de Once Upon A Time in Mexico diye bir filmi olduğunu hatırlatayım).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Filmdeki oyunculuklar hakkında söylenecek çok birşey yok çünkü Tarantino filmlerinde casting her zaman iyi olmuştur, bu film de bir istisna değil. Pitt her zaman olduğu gibi başarılı ama bu filmin yıldızı Nazi subayı Hans Landa rolündeki Avusturyalı oyuncu Christoph Waltz'a dikkat (ki kendisi bu sene Cannes Film Festivali'nde en iyi erkek oyuncu ödülünü kazandı, adı şimdi de Oscar için geçiyor). Tarantino Waltz için eğer onu bulmamış olsaydım filmi yapmaktan vaz bile geçebilirdim demiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tarantinoseverler için keşfedilecek yeni bir macera, ama herkesin hoşuna gitmeyebilir, Hakan sana söylüyorum, sen izleme, izlersen de filmi ben çekmişim gibi bana giydirme...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5531101029488205711-5247935692382368823?l=mortac.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mortac.blogspot.com/feeds/5247935692382368823/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5531101029488205711&amp;postID=5247935692382368823' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/5247935692382368823'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/5247935692382368823'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mortac.blogspot.com/2009/08/soysuzlar-cetesi.html' title='Soysuzlar Çetesi'/><author><name>MORTAC</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17515098667802403972</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_fwpcxb6Z8CI/SpWwduvTI_I/AAAAAAAAAGc/ZWr4bZVEsSk/s72-c/Inglourious_Basterds_poster.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5531101029488205711.post-8261942205020542610</id><published>2009-08-24T13:49:00.000-07:00</published><updated>2009-08-24T14:01:45.491-07:00</updated><title type='text'>Tarantino'nun En İyi 20 Filmi</title><content type='html'>Geçtiğimiz hafta gösterime giren son filmi Soysuzlar Çetesi (orj. Inglourious Basterds) ile tekrar gündemde olan favori yönetmenim Quentin Tarantino film yönetmeye başladığı 1992'den sonra piyasaya sürülmüş filmler arasından kendi favori 20 tanesini listelemiş. En favorisini başta göreceksiniz, geri kalanı harf sırasına göre dizilmiş durumda. Aralarından şahsen benim de bilmediklerim var, QT'den daha iyi referans olmaz herhalde, izlenecekler listeme ekliyorum hemen.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Battle Royale&lt;br /&gt;Anything Else&lt;br /&gt;Audition&lt;br /&gt;Blade&lt;br /&gt;Boogie Nights&lt;br /&gt;Dazed &amp; Confused&lt;br /&gt;Dogville&lt;br /&gt;Fight Club&lt;br /&gt;Fridays&lt;br /&gt;The Host&lt;br /&gt;The Insider&lt;br /&gt;Joint Security Area&lt;br /&gt;Lost In Translation&lt;br /&gt;The Matrix&lt;br /&gt;Memories of Murder&lt;br /&gt;Police Story 3&lt;br /&gt;Shaun of the Dead&lt;br /&gt;Speed&lt;br /&gt;Team America&lt;br /&gt;Unbreakable&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu arada "Soysuzlar Çetesi"ni izledim, ilk fırsatta film hakkındaki görüşlerimi yazacağım.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5531101029488205711-8261942205020542610?l=mortac.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mortac.blogspot.com/feeds/8261942205020542610/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5531101029488205711&amp;postID=8261942205020542610' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/8261942205020542610'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/8261942205020542610'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mortac.blogspot.com/2009/08/tarantinonun-en-iyi-20-filmi.html' title='Tarantino&apos;nun En İyi 20 Filmi'/><author><name>MORTAC</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17515098667802403972</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5531101029488205711.post-6316194703589718736</id><published>2009-08-11T13:04:00.000-07:00</published><updated>2009-08-11T13:18:06.550-07:00</updated><title type='text'>Dinleyin...</title><content type='html'>Bir yenilerden : Eksen’de son gunlerde siklikla duyabileceginiz Pearl Jam’'n son single’i "The Fixer". Yakin zamanda dinledigim en iyi rock parcalarindan birisi olmus, dinlemeye doyamadim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir de nispeten eskilerden : Antony and the Johnsons’dan "Shake that Devil". Bu parcayi cogunuzun daha once dinledigini zannetmiyorum. Yanilmiyorsam 2007’de Caz Festival’inin Genc Ozanlar programi kapsaminda Istanbul’da konser veren ama kacirdigim Antony Hegarty’nin liderligini yaptigi bu grubun en etkileyici sarkilarindan birisi, cok farkli ve deneysel, kesinlikle dinleyin.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5531101029488205711-6316194703589718736?l=mortac.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mortac.blogspot.com/feeds/6316194703589718736/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5531101029488205711&amp;postID=6316194703589718736' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/6316194703589718736'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/6316194703589718736'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mortac.blogspot.com/2009/08/dinleyin.html' title='Dinleyin...'/><author><name>MORTAC</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17515098667802403972</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5531101029488205711.post-3914824931085192499</id><published>2009-07-26T11:37:00.000-07:00</published><updated>2009-07-26T14:36:33.066-07:00</updated><title type='text'>Patron'u dünya gözüyle de gördük bee...</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_fwpcxb6Z8CI/SmzLhy35ihI/AAAAAAAAAGM/gfVL12GXc5c/s1600-h/P1010691.JPG"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 240px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_fwpcxb6Z8CI/SmzLhy35ihI/AAAAAAAAAGM/gfVL12GXc5c/s320/P1010691.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5362885037743770130" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Geçtiğimiz sene İlker'in önerisiyle Paris'e Tom Waits konseri amaçlı yaptığım ziyaret sonrası, artık sadece turistik amaçlı yurtdışı gezisi yapmak konseptini kafamdan çıkartmaya karar vermiştim. Hele bir de geçen yaz Bruce Springsteen'in Avrupa'da turnede olduğunu turnesinin son günlerindeyken duyunca çok hayıflanmış ve geleceğe yönelik planlarımın ilk aşaması olarak Patron'un (bilmeyenler için : Bruce Springsteen'in lakabı "The Boss" yani Patron'dur) resmi websitesine üye olmak suretiyle kendisi ve grubuyla ilgili her türlü gelişmeyi newsletter aracılığıyla öğrenmeye başladım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu girişimin meyvesini sene başında aldım ve Patron'un 2009'da da (bu sefer yeni çıkardığı Working On a Dream albümünün promosyonu kapsamında) Avrupa'ya geleceğini öğrendim. Konuyu hemen Çiler'e ve bizim çocuklara açarak kendime suç ortakları aramaya başladım. Çocuklardan sadece Mert olumlu cevap verdi, Çiler de yarım ağızla olur deyince ben hemen 6 ay sonrası için planlar yapmaya başladım ve konser vereceği şehirleri inceleyerek olasılıkları belirledim. İlk plan ulaşımın ve konaklamanın ucuz olması nedeniyle Almanya'daki herhangi bir noktaydı ama bu geziyi Çiler için daha çekici hale getirmek ve onu kışkırtmak için Roma'da karar kıldık Mert'le.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hemen konser biletlerini internetten (TicketOne) aldık ve uçak biletleri için de Miles&amp;Smiles'ta biriken millerimizi kullanarak Temmuz ayı için rezervasyon yaptık. Bundan sonra sadece ayların geçmesini beklemek kaldı, o süreçte Meriç'in bize yardımcı olmaması nedeniyle annesinin içi bir türlü rahat etmeyince ne yazık ki seyahat kadromuzdan Çiler'i kaybettik ve geriye kaldık 2 kişi. O günlerde Çiler'in yerine Diler'in projeye katılması planları ortaya çıktıysa da sadece 3 mil eksikliği nedeniyle sahip olduğu milleri kullanarak biletini alamadı, hesap kesim sonrası eksik olan 3 mil tamamlandığında da bizim tarihler için boş yer kalmamıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neyse, sonuç olarak Patron'u izlemek amacıyla Roma'ya gidecek kadro Mert ile benden oluştu. 19 Temmuz'daki konser için 17 Temmuz Cuma sabahı gidiş, 20 Temmuz Pazartesi akşamı dönüş planlandı ve gidiş tarihi geldi çattı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Roma'da geçirdiğimiz günleri ayrı bir yazıya bırakarak direkt konsere geçiyorum. Konserden yaklaşık 2 ay önce TicketOne'dan gelen bir emailde konser başlangıç saatinin saat 20.00'den 22.00'ye değiştirildiğini duyunca Mert'le biraz moralimiz bozuldu açıkçası (sebep, tam da aynı dönemde Dünya Su Oyunları Şampiyonası'nın Roma'da yer alması ve oyunların da konserin gerçekleştirileceği Olimpiyat Stadı'nın hemen yanındaki tesislerde gerçekleştiriliyor olmasıydı), konser gece 10'da başlarsa çok da uzun sürmeyebilirdi gibi bir hisse kapıldık açıkçası. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama yine de coşkumuzdan taviz vermedik tabii ki ve konser öncesi iyi bir restorana giderek spagettimizi ve bir şişe de kırmızı şarabımızı içerek iyice havaya girdik. Otelimize çok yakın olan Termini'den 910 numaralı Piazza Mancini otobüsüne bindik ve yaklaşık 25 dk gibi bir sürede Roma Olimpiyat Stadı'na vardık. Stad ilk bakışta çok görkemli gözükmüyordu ama tahmin edilebileceği üzere Türkiye'deki stadlardan çok farklı olarak rahatlıkla giriş noktalarında geçtik, TicketOne ofisinden biletlerimi aldık, Çiler gelmediği için elimizde kalan bileti satmak için şöyle bir etrafa baktık, ortamda bilet satan insan sayısının fazlalığını görünce bu uğraştan hemen vazgeçtik, koltuklarımızın yer aldığı kuzey tarafındaki tribüne yöneldik, stada rahatlıkla girdik, yerimizi rahatlıkla bulduk ve saat 8 itibariyle yerimize yerleşerek konseri beklemeye başladık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_fwpcxb6Z8CI/SmzLiGybtAI/AAAAAAAAAGU/QXb_FR0iSdU/s1600-h/P1010692.JPG"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 240px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_fwpcxb6Z8CI/SmzLiGybtAI/AAAAAAAAAGU/QXb_FR0iSdU/s320/P1010692.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5362885043089552386" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Roma Olimpiyat Stadı'nin içten görünüşü dışarıdan görünüşüne göre daha güzeldi ama tüm olimpiyat stadlarında olduğu gibi saha ile tribünler arasında atletizm alanının olması stadın futbol için çok da uygun olmamasına neden olmuş. Sahne tam karşı tribünümüze yerleştirilmiş ve saha içi komple ayakta seyirciye ayrılmıştı. Tribünlerin yarısı seyirciye ayrılmıştı, sahneyi göremeyecek yarıya hiçbir seyirci alınmamıştı. Biz girdiğimizde saha içi neredeyse tamamen dolmuştu, gençler Patron'u mümkün olduğunca yakından görmek için saatler öncesinden gelmişti, daha pahalı olan (ama daha uzak) tribünler ise konser saatinde boşluk kalmayacak şekilde doldu. Resmi katılımcı sayısını bilemiyorum ama Mert'le yaptığımız kaba tahmine göre stad kapasitesinin yarısından biraz fazlası doluydu dedik ve İstanbul'a dönünce stadın yaklaşık 70 binlik kapasiteye sahip olduğunu öğrendik, yani kısaca konserde 35 bin civarı seyirci olduğunu tahmin ediyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konser başlama saatinden yarım saat sonra yani 10 buçukta başladı. Biraz gecikmesi insanları biraz rahatsız ettiyse de ve arada bir protesto alkışları çıktıysa da ne zamanki stadın ışıkları kapatıldı ve seyirciler ünlü İtalyan besteci (ki kendisi bu bloga daha önce konu olmuştur, &lt;a href="http://mortac.blogspot.com/2008/10/bir-efsane-ennio-morricone.html"&gt;ahan da linki&lt;/a&gt;) Ennio Morricone'den melodileri eşliğinde ünlü E Street Band'in elemanlarının loş ışık altında sahneye çıkışlarını izlediler, birden bire herşey durdu ve yoğun bir heyecan ortalığı sardı. &lt;a href="http://www.youtube.com/watch?v=hPgaeEnjMhM"&gt;İşte o anın youtube linki&lt;/a&gt;... Ve sahneye Patron geldi, el selamı, Ciao Roma repliği ve 1,2,3,4 'ün ardından 3 saat aralıksız sürecek tüyler-ürpertici bir konser başladı, konseri en iyi özetleyecek sözleri konserin en sonunda yine Patron söyledi, "bayanlar baylar az önce, the heart stopping, pants dropping, earth shattering, hard rocking, booty shaking, earth quaking, love making, educating, liberating, Viagra taking, history making, motherfucking legendary E! Street! Band'i izlediniz." Türkçeye çevirmiyorum çünkü aynı anlamları yakalamak zor olur. İlk şarkı bir klasik olan Badlands idi, ana konserin bitiş şarkısı Born To Run oldu, bu şarkıda stadın ışıkları açılarak insanlar bir bis havasına sokuldu ve sonrasında konser hiç ara vermeden devam etti, konserin bitiş şarkısı ise yaklaşık 10 dakika sürecek bir Beatles klasiği Twist and Shout oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_fwpcxb6Z8CI/SmzLhslD_bI/AAAAAAAAAGE/-9Ebr6A739o/s1600-h/P1010700.JPG"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 240px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_fwpcxb6Z8CI/SmzLhslD_bI/AAAAAAAAAGE/-9Ebr6A739o/s320/P1010700.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5362885036054150578" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Badlands'in ilk notlarından sonra Mert ile birbirimize şöyle bir baktık ve ikimizin de suratında geniş bir gülümseme yayıldı. Yukarıda belirttiğim tabiri tekrar kullanıyor olacağım ama daha iyi ifade edecek başka terimler bulmak zor : tüylerimiz diken diken oldu. Patron, klasiklerinin önemli bir kısmını söyledi, son albümlerinden başarılı parçaları çaldı, ama ne önemlisi bunları sanki ilk defa söylüyormuş gibi coşkuyla, heyecanla, saygıyla, hırsla çaldı. Bu kadar efsanevi olmasının nedenlerini sahnede rahatlıkla gördük, iyi şarkı yapmasının dışında işini seviyordu, 60 yaşına rağmen 3 saat ara vermeden sağa sola koşturarak boğazları patlarcasına, boyun damarları yerinden fırlarcasına şarkı söylemek, bu esnada 35 bin kişilik bir toplulukla etkileşim içinde olmak, sahnede arkasında yer alan E Street Band'in her bir elemanıyla şovun ayrılmaz bir parçası olarak beraber çalmak her babayiğidin harcı değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konserin benim için şaşırtıcı anlarından birisi Patron'un bir noktada seyircilerin tuttuğu pankartlardan bazılarını toplaması oldu, Mert ile bir an ne oluyor diye düşündük ve yoksa yoksa demeye kalmadan anladık ki istek şarkısı alıyordu Patron :)) Biz yabancısı olduğumuz için bizi şaşırttı ama İtalyan seyirciler bu ritüeli biliyor olmalıydılar ki önceden hazırladıkları pankartları aynı anda kaldırdılar diyebilirim, hatta Patron ona uzatılan A4 kağıdını almadı bile, gerçekten hazırlanıp gelmiş hayranlarının pankartlarını almayı tercih etti. 20 kadar pankartı alıp sahneye geri döndükten sonra şarkılardan birkaç tanesini pankartları önce grubuna sonra da seyircilere göstermek suretiyle söyledi (hatırladığım kadarıyla Pink Cadillac, I'm On Fire, Surprise Surprise bu seridendiler). Aklımda kaldığı kadarıyla konserin diğer şarkılarını yazacak olursam, Hungry Heart, Thunder Road, Outlaw Pete, Working On A Dream, Prove It All Night, Waitin On A Sunny Day, Seeds, Lonesome Day, No Surrender, 41 Shots (ya da diğer adıyla Amerikan Skin), Dancing In the Dark, My City of Ruins, You Can't Sit Down, American Land, Raise Your Hands... bu kadar çıktı valla, diğerlerini hatırlamıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konserin bu kadar etkileyici olmasında seyircinin etkisi de çok büyüktü. İtalyan seyirciler çok coşkuluydu ve Bruce'un her şarkısına eşlik edebildiler, böyle olunca Patron da daha şevkle söyledi şarkılarını. 19 Temmuz sabahına kadar hep İstanbul'a gelse şeklinde kurduğum hayaller o ortamı gördükten sonra aman gelmesin yoksa rezil oluruz şekline dönüştü. Bir kere İstanbul'da stad doldurabileceğini sanmıyorum, Turkcell Kuruçeşme Arena tarzı bir yeri ancak doldurabilir (ondan bile şüphelerim var açıkçası, Türkiye'de Patron'dan daha popüler olan REM bile dolduramamıştı), ya da belki Rock'n Coke'a headliner olarak gelirse ciddi bir seyirci kitlesine hitap edebilir, aksi halde 6-7 bin kişiye konser verdirterek bir utanç yaşayabiliriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine sadede gelecek olursam, Çiler çok kızacak ama, Bruce Springsteen konseri şimdiye kadar gördüğüm (Mert'i de işin içine rahatlıkla katabilirim), gördüğümüz en etkileyici konserdi. Önümüzdeki yıllarda bu tarz aksiyonlara daha çok girmeye ve İstanbul'da görme şansı bulamadığımız şarkıcı, grupları Avrupa'da yakalamaya karar verdik. Hatta seneye tekrar gelecek olursa Patron'u bir daha ve bu sefer daha kalabalık (en azından Çiler'in dahil olacağı) bir grupla izlemek yine ajandamızda.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5531101029488205711-3914824931085192499?l=mortac.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mortac.blogspot.com/feeds/3914824931085192499/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5531101029488205711&amp;postID=3914824931085192499' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/3914824931085192499'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/3914824931085192499'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mortac.blogspot.com/2009/07/patronu-dunya-gozuyle-de-gorduk-bee.html' title='Patron&apos;u dünya gözüyle de gördük bee...'/><author><name>MORTAC</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17515098667802403972</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_fwpcxb6Z8CI/SmzLhy35ihI/AAAAAAAAAGM/gfVL12GXc5c/s72-c/P1010691.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5531101029488205711.post-6807511556172980483</id><published>2009-07-25T06:39:00.000-07:00</published><updated>2009-07-25T07:15:21.161-07:00</updated><title type='text'>Siz Kimi Kandırıyorsunuz?</title><content type='html'>Son yılların en başarılı, dikkat çekici gazeteci yazarlarından birisi olan Soner Yalçın'dan ilk olarak "Siz Kimi Kandırıyorsunuz?"u okudum. Asıl popülaritesini sağlayan Efendi serisini de kütüphaneme eklemiştim ama onları okumadan önce kafamda daha hafif bir kitap imajı veren bu kitabı gerçekten de çok hızla ve zevk alarak okudum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitabın satış noktası olan bize anlatılmayan veya yanlış anlatılan, daha çok yakın tarihimize (ve hatta günümüze) ait ilginç gerçekleri ortaya koyan Yalçın, okuyucunu gerçekten de şaşırtıyor ve olaylara değişik pencerelerden bakmasını sağlıyor. Kendi adıma konuşacak olursam, iyi bir kitap okuyucusu olmama rağmen bir türlü yakın tarihimize yönelik araştırma kitaplarını çekici bulup okumamıştım. Daha önceki yazılarımdan birisinde de bahsetmiştim sanırım, bazı kitapları, yazarları, konuları okumak için zorlamanın anlamı yoktur, biraz zamana bırakıp uygun zamanı kollamak gerekir. Ben de uzun zamandır aklımda da olsa bir türlü yakın tarihimizin derinliklerini anlatan kitaplara bir türlü elimi atamadım. Bu kitap iyi bir başlangıç oldu diyebilirim, bu kitabın çekiciliği sayesinde sonraki kitaplara daha rahat geçebileceğim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitapta çok değişik başlıklar var, AKP iktidarının önde gelen isimlerinin eşlerinin örtünme hikayelerinden, 1977 Kazancı Yokuşu katliamına; İngiliz Kraliçesi I. Elizabeth'in muhtemel eşi olabilecek Osmanlı padişahlarından, Kurtuluş Savaşı için İstanbul'dan Anadolu'ya geçiş hikayelerine kadar birçok nispeten arkaplanda kalmış olayın göz önünde olmayan yanları ortaya konmuş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kısaca, mutlaka okunması gereken, hatta yazın plajlarda bile okunabilecek bir kitap "Siz Kimi Kandırıyorsunuz?". Tavsiye ederim...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5531101029488205711-6807511556172980483?l=mortac.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mortac.blogspot.com/feeds/6807511556172980483/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5531101029488205711&amp;postID=6807511556172980483' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/6807511556172980483'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/6807511556172980483'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mortac.blogspot.com/2009/07/siz-kimi-kandryorsunuz.html' title='Siz Kimi Kandırıyorsunuz?'/><author><name>MORTAC</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17515098667802403972</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5531101029488205711.post-6592772245728066952</id><published>2009-07-09T12:54:00.000-07:00</published><updated>2009-07-09T13:36:31.217-07:00</updated><title type='text'>San Francisco İzlenimleri</title><content type='html'>Yaklaşık 4 yıl önce gördüğüm San Francisco hakkında hep bir yazı yazmak istemiştim, geçen hafta kullandığım yıllık izin esnasında kendime ayırabilecek (yani Meriç uyurken veya annesine sarılmış başkasına gitmiyorken) zaman bulduğumda aklımda kaldığı kadarıyla aşağıdaki satırları sıraladım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_fwpcxb6Z8CI/SlZN7vGNzwI/AAAAAAAAAFc/UKzc-5BYLP4/s1600-h/Picture+027.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 240px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_fwpcxb6Z8CI/SlZN7vGNzwI/AAAAAAAAAFc/UKzc-5BYLP4/s320/Picture+027.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5356554495453941506" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;San Francisco... Bu şehre olan merakımın ilk ne zaman ve neden başladığını hatırlamıyorum, şimdi geriye bakınca sanki hep bu şehre karşı bir şeyler hissetmişim gibi. Mantık yürütme yoluna gidersek Micheal Douglas ve geçtiğimiz günlerde 97 yaşında hayatını kaybeden Karl Malden'li "San Francisco Sokakları" çocukluğumun hayal meyal hatırladığım ilk tv dizilerinden. Daha sonra ortaokul yıllarında HBB televizyon kanalında birkaç sezon yayınlanan Amerikan futbolu ve o zamanların en popüler takımı San Francisco 49ers (ve tabii ki meraklıları için efsane quarterback Steve Young). Daha sonra yine çeşitli vesilelerle (normal olarak tv veya sinema ekranlarından) SF ile birçok kez yolum kesişti. Her ne kadar şehri fon olarak kullanmasa da Burt Lancaster'lı "Alcatraz Kuşçusu" (ne de olsa Alcatraz demek SF demek), Alfred Hitchcock'un "Vertigo"su ve daha birçok action veya romantik film. San Francisco diğer Amerikan şehirlerine göre hep daha elit bir havaya sahip gelmiştir bana, tamam New York var ama orası bir metropolitan, oranın havası elit olmasından değil büyük ve etkileyici olmasından. Seattle da elit bir yerdi ama orası da çok soğuk bir yerdi, San Francisco'nun kendine has sıcaklığı orada yoktu ve bir de nispeten küçük bir şehirdi. Ama San Francisco hem insani ürkütmeyecek kalabalığı hem inişli çıkışlı yollarının getirdiği orjinalliği, hem aşağıda açıklayacağım gibi değişik görüşlere hoşgörülü olması, hem Silikon Vadisi gibi yüksek teknolojiyi yakınlardında barındırdığı için şehrin kendisinin de biz oradayken tamamen wireless internet erişimine sahip olması gibi ileri teknolojik gelişmeleri takip ederken hem de futbol (tabii ki Amerikan futbolundan bahsediyorum), basketbol (Golden State Warriors tam San Francisco'nun takımı olmasa da bayağı yakın bir takım) gibi sportif girişimleri de gönülden desteklemeleri, hem belirli bir gelir düzeyi üzerindeki ortalama insan poülasyonuna sahipken bir yandan da rekor sayıda evsiz barındırması gibi kontrast gerçeklerle şekillenmiş bir şehir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu nedenle iş nedeniyle ABD'ye gideceğimi öğrendiğimde hemen birkaç ay geçireceğim yer olan Tucson, Arizona'nın haritadaki yerine bakıp SF'ye uzaklığına baktığımı hatırlıyorum. Arabayla gidilemeyecek kadar uzak olduğunu görünce azıcık üzülmüş ama hevesimi kaybetmemiştim. Tucson'a gittikten sonra SF'ya seyahat seçeneklerini incelemiş ve bir seyahat websitesinden uçak+otel paketi alarak gerçekten de uygun bir fiyata erişim ve konaklama sorununu halletmiştim. O sıralarda Tucson'da benimle birlikte olan iş arkadaşım Burak da benimle beraber gelecekti, böylece seyahat arkadaşım da olmuş oldu. Gerçi bilenler için SF'ya iki yalnız erkek olarak gitmenin bazı yorumlara yol açabileceğini biliyorduk :); bilmeyenler için ise kısa bir not : SF ABD'de eşcinsellerin başkenti olarak anılır. Amerikan filmlerinde (özellikle komedi türünde olanlarda) bu duruma bir çok gönderme ile karşılaşabilirsiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Seyahatimiz Cuma sabahı başlayıp Pazar akşamı bitecek şekilde uzun bir haftasonunu kapsıyordu. Cuma sabah erkenden SF'ye indikten sonra şehrin merkezine inen metro hattıyla hiç aktarma yapmaksızın otelimizin bulunduğu Market Street'e geldik ve otelimizin (Ramada Hotel) hemen metro çıkışında olduğunu, ayrıca streetcarların ve otobüslerin önünden geçtiğini ve de hareketli bir cadde de bulunduğunu görünce daha ilk dakikadan seyahatin geri kalanınında da her şeyin rast gideceğini hissettik. Çok erken check-in yapmamıza rağmen erken boşaltılan iki oda olduğunu (evet, iki oda, lütfen uzatmayın) ve bizi o odalara yerleştirebileceklerini söylediklerinde gezinin rast-gitme-serisinin bir sonraki halkası eklenmiş oldu. Daha sonra bu halkaya otelin hemen üst sokağında bulduğumuz bir Türk lokantası da eklenecekti, ki o sıralarda Türkiye'den ayrı geçirdiğim 3. ayın içerisinde olduğumdan ne kadar önemli bir olay olduğunu tahmin edersiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Otele yerleştikten sonra hemen gerek seyahat öncesi internetten gerekse broşürlerden oluşturduğumuz mutlaka-görülmesi-gereken-yerler-listesini elimize aldık ve sırasıyla gezmeye başladık. Rast-serisinin çok önemli bir halkası olan Aralık ayı ortasındaki güneşli haftasonu boyunca SF'nin alamet-i farikaları streetcarlar uzun mesafeler için en önemli ulaşım araçlarımızdı ama biz daha çok yürümeyi tercih ettik. Birçok büyük turistik şehirde olan 3-günlük pass bilet SF'da da vardı normal olarak ve bu kart ile streetcarları, tramvayları, otobüsleri kullanabiliyordunuz. 3 gün boyuca sabah erken saatlerden akşam saatlerine kadar aralıksız gezdik, ancak geceleri gerek yorgunluktan (bahaneee) gerekse iyi araştırma yapıp gidilebilecek yerleri iyi çalışmamaktan değerlendiremedik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_fwpcxb6Z8CI/SlZRMPgrMKI/AAAAAAAAAFs/CuaU76GovMU/s1600-h/IMG_3411.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 240px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_fwpcxb6Z8CI/SlZRMPgrMKI/AAAAAAAAAFs/CuaU76GovMU/s320/IMG_3411.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5356558077567643810" /&gt;&lt;/a&gt; &lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_fwpcxb6Z8CI/SlZS38eyHEI/AAAAAAAAAF0/IkdL0uSKPIQ/s1600-h/IMG_3416.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 240px; height: 320px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_fwpcxb6Z8CI/SlZS38eyHEI/AAAAAAAAAF0/IkdL0uSKPIQ/s320/IMG_3416.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5356559927885306946" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Aradan bu kadar zaman geçtikten sonra detayları hatırlayamamakla birlikte şehrin yine alamet-i farikalarından birisi olan Golden Gate köprüsünü ve hemen alt tarafında turistler için ayırılmış alanları beğendiğimi hatırlıyorum. Yukarıda bahsini ettiğim Vertigo filmindeki ünlü parktan denize atlama sahnesinin çekildiği park, sahil boyunca jogging yapan insanların daha ileriye gitme şanslarının olmadığı için parka yerleştirilmiş bir el vurma yeri ile o insanlara bir hedef koyma ince düşüncesi, Golden Gate köprüsünün hikayesinin kısaca özetlendiği ve köprüyü taşıyan kablolardan bir tanesinin kesitini de içeren küçük bir tanıtım meydanı ve sonrasında bizim köprülerimizden farklı olarak köprü üzerinde yürüyüş imkanı aklıma gelen detaylar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_fwpcxb6Z8CI/SlZPnMEycGI/AAAAAAAAAFk/q1TiRk3J0fo/s1600-h/IMG_3336.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 240px; height: 320px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_fwpcxb6Z8CI/SlZPnMEycGI/AAAAAAAAAFk/q1TiRk3J0fo/s320/IMG_3336.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5356556341478584418" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Bir diğer güzellik de Fishermen's Wharf diye adlandırılan ve şehrin en turistik bölgelerinden birisi olan sahil bölgesiydi. Bu bölgede bol bol yemek mekanı, turistik eşyalar satan dükkan ve marinada dinlenen deniz ayıları görebilirsiniz. Genel turistik havasının getirdiği hoş atmosferinin yanı sıra buranın benim için en ayırt edici özelliği hemen merkezde yer alan, adını şu anda hatırlayamadığım büyük fırındı. Değişik değişik ekmekler ve hamur işleri pişiren bu mekan sadece fırın olarak değil pişirdiklerini sunan bir kafe / restoran özellği taşıyordu aynı zamanda ve sundukları en ünlü yemek ise Clam Chowder. Bizim Trabzon ekmeklerine benzeyen ama ebat olarak biraz daha küçüğü olan ekmeğin tepesinin tencere kapağı gibi kesilip içinin hamurunun boşaltılarak oluşturulan alana biraz yoğun bir çorba diyebileceğimiz Clam Chowder'ın doldurulması ile sunulan bu çorba şimdiye kadar tattığım en güzel yemeklerden birisi diyebilirim. Yolunuz oralara düşerse mutlaka deneyin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;SF bildiğim kadarıyla ABD'nin en çok evsizini barındıran şehir, ama bu konuyla alakalı ilginç bir bilgi o evsizlerin önemli bir kısmının zorunluluktan değil seçerek evsiz oldukları yönünde ama bu ne kadar doğru tabii kestiremiyorum. Ama gerçekten de hiç o kadar evsiz görmemiştim, her köşe başında birkaç evsizle karşılaşmamak işten bile değil ama mesela bazı yerler var ki (Market Street üzerindeki bir McDonald's gibi) aynı anda onlarca evsizi bir arada görebilirsiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_fwpcxb6Z8CI/SlZUUC0ISeI/AAAAAAAAAF8/GK4nJkt_4TQ/s1600-h/IMG_3435.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 240px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_fwpcxb6Z8CI/SlZUUC0ISeI/AAAAAAAAAF8/GK4nJkt_4TQ/s320/IMG_3435.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5356561510133418466" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;SF hakkındaki son anekdotum ise Aralık ayında bile sahillerin kalabalık olması ve gençlerin kumun tadını sonuna kadar çıkartması. Burak ile yaptığımız uzun yürüyüşlerden birisinde artık yorgunluktan ve açlıktan bir marketten aldığımız sandviçleri sahil kenarında oturmuş yerken bir grup (tahminen üniversiteli) gencin değişik bir oyun oynadığını gördük. Kumlar üzerinde sanal olarak belirlenmiş yaklaşık birbuçuk basketbol sahası uzunluğunda bir alanda iki takım halinde ve frizbiyle oynanan bu oyunda (daha sonra adının Ultimate Frisbee olduğunu öğrenecektim) aynı takımdaki oyuncular frizbiyi birbirlerine ulaştırmak suretiyle karşı gol çizgisini geçmeye çalışırken diğer takımın oyuncuları frizbinin bir sonraki oyuncuya erişimini engellemeye çalışıyorlardı. Buradaki önemli nokta şu : frizbiye sahip olan oyuncu artık hareket edemiyor ve frizbiyi eline aldığı noktada çakılı halde açıkta frizbiyi ulaştırabileceği bir arkadaşını kollamaya başlıyor, bu noktada rakip oyuncu frizbiyi rahatlıkla atmasını engellemek için uğraşırken yine de çok yakın bir müdahelede bulunamıyordu. Oldukça hareketli, zevkli, basit ve bence en önemlisi erkek-kız karışık oynanan bu oyun kesinlikle ilgimi çekmişti. Daha sonra bunun biraz modifiye edilmiş halini (yani frizbi yerine tek elle tutulabilecek büyüklükte bir top) Saros sahillerinde bizim çocuklarda oynamıştık ve bayağı da zevk almıştık. İnternetten ultimate frisbee yazarsanız oyunla ilgili bir çok siteye ulaşabilirsiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uzun yıllardır hayalim olan Amerika'nın Batı sahilini yukarıdan aşağıya kiralık bir arabayla (Mustang olması tercih sebebi) gezme planının başlangıç noktası olacak San Francisco'yu ziyaret için (bitiş noktası ya San Diego olur ya da gazımızı alırsak Meksika'nın kuzey şehirlerinden birisine kadar da gidebiliriz belki) herhalde Meriç'in bu geziyi kaldırabileceği 4-5 yaşlarına kadar (en erken) beklememiz gerekeceğinden büyük bir sürpriz olmazsa ancak birkaç yıl sonra görebileceğim, sabırsızlıkla bekliyorum.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5531101029488205711-6592772245728066952?l=mortac.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mortac.blogspot.com/feeds/6592772245728066952/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5531101029488205711&amp;postID=6592772245728066952' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/6592772245728066952'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/6592772245728066952'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mortac.blogspot.com/2009/07/san-francisco-izlenimleri.html' title='San Francisco İzlenimleri'/><author><name>MORTAC</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17515098667802403972</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_fwpcxb6Z8CI/SlZN7vGNzwI/AAAAAAAAAFc/UKzc-5BYLP4/s72-c/Picture+027.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5531101029488205711.post-5497114733354668550</id><published>2009-07-08T12:25:00.000-07:00</published><updated>2009-07-08T13:03:19.654-07:00</updated><title type='text'>Kişisel filmler</title><content type='html'>Sinemanın klasikleri arasında geçmeyen (belki ilk ikisi o kategoriye yakındır ama çok geniş bie kesime hitap etmezler aslında) ama kişisel en iyilerim arasında yer alan (defalarca izlesem bile - ki herbirini onlarca kez izlemiş olabilirim - sıkılmayacağım) filmlerden bazıları, hala izlemedikleriniz varsa tavsiye ederim :&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Reservoir Dogs&lt;br /&gt;- Blade Runner&lt;br /&gt;- LA Story&lt;br /&gt;- Sting&lt;br /&gt;- Butch Cassidy and Sundance Kid&lt;br /&gt;- Out of Sight&lt;br /&gt;- Thomas Crown Affair (Steve McQueen'in başrolünde oynadığı orjinali de güzeldir ama ben Pierce Brosnan'lı versiyonunu daha çok beğeniyorum, müziklerine özel dikkat, hele efsanevi Nina Simone'in söylediği Sinnerman'ın arka fonda çaldığı müzedeki son soygun sahnesi; tekrar izlemek isteyenler için işte &lt;a href="http://www.youtube.com/watch?v=Vr2vA88rHj0"&gt;youtube linki&lt;/a&gt;)&lt;br /&gt;- Jerry Maguire&lt;br /&gt;- 50 First Dates&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunlar hızla aklıma gelenler, tabii ki buraya yazmadığım birçok film vardır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5531101029488205711-5497114733354668550?l=mortac.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mortac.blogspot.com/feeds/5497114733354668550/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5531101029488205711&amp;postID=5497114733354668550' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/5497114733354668550'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/5497114733354668550'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mortac.blogspot.com/2009/07/kisisel-filmler.html' title='Kişisel filmler'/><author><name>MORTAC</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17515098667802403972</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5531101029488205711.post-8701979798897809886</id><published>2009-07-06T11:35:00.000-07:00</published><updated>2009-07-06T11:37:21.315-07:00</updated><title type='text'>Bir Paul Auster daha : Leviathan</title><content type='html'>Geçen sene ilk kez okumaya cesaret ettiğim Paul Auster'ın benim için 3. kitabı Leviathan oldu. Önceden de söylemiştim sanırım ama Auster beni şaşırtıyor, bende daha karışık, anlaması zor, derin manalara peşinde koşan bir yazar izlenimi uyandırmıştı ama şu ana kadar okuduğum romanları bu tip özelliklerle nitelendirilemeyecek rahat, keyifli ve okunması kolay kitaplar. Okuyucuyu yormuyor, edebi diliyle etkiliyor, olay yapıları ile kitabı hızla bitirme isteği uyandırıyor. Auster'in bende neden böyle önyargılar oluşturduğunu merak etmeye başladım ve sırf bu nedenle New York üçlemesine ilk fırsatta başlamaya karar verdim. Ama bir yazarın iki kitabını asla arka arkaya okumama kuralımı gözönüne alırsak (yıllar önce bir dönem Ahmet Altan'a bir dönem de Amin Maalouf'a sardırmıştım ve arka arkaya kitaplarını okumuştum, sonrasında tüm hikayeler birbirine karışmıştı, o zamandan sonra artık aynı yazardan kitapları araya başka kitaplar koymadan okumamak konusunda kendime kural koydum) üçlemeyi herhalde seneye ancak bitiririm. Ama yine de bu 3 kitabın ardından erken de olsa bir değerlendirme yapmam gerekirse, Auster iyi bir yazar olmasına rağmen bu kadar ünü yapmış olması ilginç. İyi bir PR firması ve menajerlerle çalışıyormuş izlenimi verdi bana, modern Amerikan edebiyatında ondan daha iyilerini gördüm (bkz. Chuck Palahniuk, Tom Robbins vb.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Leviathan'a gelirsek, iki yazarın arkadaşlığının fonunda bu yazarlardan birisinin başından geçen ilginç olayların anlatıldığı bir hikaye ile karşı karşıyayız. Arkadaşının kendi yaptığı bir bomba ile bir yol kenarında öldüğünü öğrenmesinin ardından anlatıcımız, onu başarılı bir yazar adayından yol kenarında isimsiz bir terör şüphelisine götüren olaylar dizini takip etmeye ve anlamaya çalışır. Hikayenin kurgusu ve dili yukarıda da bahsettiğim gibi kitabın okunurluğunu artırıyor; aynı zamanda içeriğinde işlediği, belirli bir entelektüel seviyedeki insanların genellikle hissettiği hayatında bir şeylerin eksik olduğu yönündeki duygu ve bunun getirdiği tatminsizlik hissi kitaba başka bir açı da kazandırıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Leviathan okunmasını önereceğim kitaplardan birisi olarak kütüphanemdeki yerini aldı. Tavsiye ederim...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5531101029488205711-8701979798897809886?l=mortac.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mortac.blogspot.com/feeds/8701979798897809886/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5531101029488205711&amp;postID=8701979798897809886' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/8701979798897809886'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/8701979798897809886'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mortac.blogspot.com/2009/07/bir-paul-auster-daha-leviathan.html' title='Bir Paul Auster daha : Leviathan'/><author><name>MORTAC</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17515098667802403972</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5531101029488205711.post-1059518598375502872</id><published>2009-07-05T12:12:00.000-07:00</published><updated>2009-07-07T05:36:05.758-07:00</updated><title type='text'>Gecikmiş bir Placebo yazısı</title><content type='html'>Bir haftalık internet erişimsiz tatil sonrasında 24 Haziran'da gittiğimiz Placebo konserinin izlenimlerini ancak bloga yansıtma şansı buluyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha önceki girişlerimden birisnde de belirttiğim gibi bu sene İstanbul ortalamanın üzerinde bir sayıda ve nitelikte konsere evsahipliği yapıyor. Bunlardan heyecan verici olanlarından birisi de Placebo idi, her ne kadar bilet almak konusunda her zaman yaşadığım heyecanı bu konsere yaşatıp haftalar öncesinde bilet almak olayına girmedimse de Midget kardeşimin devamlı tacizleriyle bu konsere eninde sonunda gideceğimi tahmin ediyordum. Gitmek konusunda tutukluğumun nedeni ise normal olarak Çiler'in Meriç konulu tereddütleriydi, onun gitmeyeceği bir konsere hadi ben gidiyorum demek pek de kolay olmuyor tahmin edersiniz. Neyse ki son günler yaklaştıkça Midget ikna etmesi tarafın ben değil Çiler olduğunu görerek taciz girişimlerini doğru kanala yöneltti ve iyi bir satışçı olarak sonunda Çiler'i ikna etti de, sayesinde biz de güzel bir konser izledik. Teşekkürler kardeşim...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konserin sponsorlarından birisi olan Radyo Eksen'in konser öncesindeki iki haftada yaptığı özel yayınlarla iyice gaza geldğimiden ve yine Placebo'nun son albümünün (Battle for the Sun) onların alışık olduğumuz ve sevdiğimiz soundlarına daha yakın olmasının getirdiği bir sevinçle gittik konsere. Halbuki Placebo'nun İstanbul'daki ilk konserine de gitmiştik Çiler'le ve açıkçası belki de izlediğimiz en kötü konserlerden birisi idi. Placebo'nun ciddi çıkışlarını yaptığı 90'ların hemen sonunu takiben 2000 Aralık'taki konser için nedense Hilton Exhibition Center ayarlanmıştı, kapalı mekan, kötü ses sistemi, etrafı doluşturan teenager sayısının fazlalığı (hatırlıyorum, Brian Molko bile konser esnasında seyirci kitlesini oluşturan çoluk çocuğu görünce dumur olmuştu ve laf da sokmştu, sanırım "siz Britney Spears'ı tercih ederdiniz" gibisinden birşeyler söylemişti) derken sonuç olarak kötü bir tecrübe yaşamıştık. Yine de bu kadar yıl geçince Placebo'nun İstanbul'a yaptığı bu dördüncü ziyareti evden az çıktığımız son 2 yılın ardından iyi bir fırsat olarak değerlendirmeye karar verdik ve güzel bir Haziran akşamında Turkcell Kuruçeşme Arena'ya doğru yola çıktık. Konser esas olarak 23 Haziran salı akşamı için planlanmıştı ama saat 9'da başlayacak konserin ertesi güne iptal edildiği ancak saat 6 gibi duyurulunca büyük ihtimalle büyük bir çoğunluk gibi biz de kötü haberi yolda aldık ve konser mekanına kadar gitmemiş olsak da yolun önemli bir kısmını aldığımızdan coşkumuzdan taviz vermeden Ortaköy'de bir yemekle ilk geceyi nispeten güzelbir yemek ve arkadaş muhabbeti ile tamamladık. Salı akşamki kadromuz, ben, Çiler, Midget, Mert ve Zeynep (!) idi. Ne yazık ki gümrükte yaşanan  sorun nedeniyle Türkiye'ye girişi geciken ses sistemi nedeniyle ertesi güne ertelenen konsere Mert ve Zeynep (!) gelemeyince ikinci Placebo seferine 3 kişi devam etmek durumunda kaldık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;24 Haziran Çarşamba akşamı 8.40 gibi mekan önünde buluştuk ve kolaylıkla içeri girdik. İçeride biralarımızı alıp sahneye doğru yaklaşınca saatin neredeyse 9 olmasına rağmen ortalığın neredeyse boş olduğunu görünce hem şaşırdık hem de bu görüntü nedeniyle grubun konsere geç başlayacağını tahmin edince biraz kıllandık. Allahtan sonraki yarım saatte mekanın doluluk oranı arttı da Placebo 9.20 gibi sahneye çıktı. Konserin ortalarına doğru bir ara etrafa bakınca mekanın arkalara kadar dolduğunu gördük ki, herhalde REM'in kalabalığı kadar vardı diyebilirim. Midget ile hemen konserin ikinci yarısı kapıları açtılar herhalde şeklindeki 10 yıl öncesine gönderme yapan futbol geyiğimizi yaptık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sıra geldi konsere...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir kere sahne çok başarılı idi. Grup elemanları sahneyi iyi doldurmuşlardı, sahnenin arkasına yerleştirilmiş görüntü panellerinde akan görüntüler etkileyiciği bayağı arttırıyordu, iyi kumanda edilen renkli ışık sistemi de şarkıların değişimleriyle iyi koordinasyon göstererek her seferinde farklı bir ortamda şarkı dinlediğimiz izlenimini uyandırıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konserin setlisti şu şekildeydi : kitty litter, ashtray heart, battle for the sun, for what it's worth, sleeping with ghosts, speak in tongues, follow the cops back home, every you every me, julien, special needs, the never-ending why, black-eyed, happy you're gone, meds, come undone, special k, song to say goodbye... ilk bis : infra-red, the bitter end... ikinci bis : taste in men.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Placebo'nun ilk iki şarkısı şahsen konsere başlangıç için çok iyi seçimler değildi ama sonrasında hemen Battle for the Sun ile devam edip gerisinde de güzel sıralamalarla konserin geri kalanında hiç sıkmadılar. Bence en büyük artıları, "kardeşim biz yeni albüm yaptık ve bu da onun tanıtım turnesi" demek suretiyle son albüme yüklenip kendilerini yıllar içinde ünlü edip kitlelere sevdiren şarkılarını ihmal etmeyip neredeyse bütün eski hitlerini de çalmalarıydı. Ben sadece bir kaç tane cover yapsalardı iyi olurdu diye düşündüm o kadar (Covers albümünde de yer alan Pixies'in unutulmaz "Where is my mind" ne de güzel giderdi halbuki) . Şarkılarda yaşadığım tek hayal kırıklığı Every Me, Every You 'yu nispeten yumuşak bir modda çalmalarıydı, geri kalan tüm şarkılarda performansları üst düzeydeydi. Yeni davulcuları da (Steve Forrest) gruba iyi uyum sağlamış ve grubun ritmini artıran bir etken olmuş gibi görünüyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eskinin bebek yüzlü Brian Molko'su mekanın her iki tarafına kurulmuş büyük ekranlara yansıyan görüntülerinde artık eskisi kadar çocuksu olmadığını gösteriyordu ve yaşlılık ibarelerini görünce bizi şaşırtıyordu, bizden sadece 4 yaş büyük olduğunu düşününce biz de demek ki kimbilir nasıl yaşlandık da farkında değiliz :)) Bir de göz kalemsiz görmeye alışık olmadığımız için farkı ve yaşlı görünmüş olabilir tabii.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaklaşık 1 saat 40 dakika süren iki bisli bu konser bize Boğaz kenarında güzel bir akşam daha yaşattı. Bu bahaneyle Turkcell Kuruçeşme Arena'nın yapımında, organizasyonunda görev alan herkese teşekkürler, her seferinde böyle bir mekanın varlığının İstanbul için ne kadar önemli olduğunu hissediyoruz.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5531101029488205711-1059518598375502872?l=mortac.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mortac.blogspot.com/feeds/1059518598375502872/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5531101029488205711&amp;postID=1059518598375502872' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/1059518598375502872'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/1059518598375502872'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mortac.blogspot.com/2009/07/gecikmis-bir-placebo-yazs.html' title='Gecikmiş bir Placebo yazısı'/><author><name>MORTAC</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17515098667802403972</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5531101029488205711.post-1417568104806474513</id><published>2009-06-19T11:20:00.000-07:00</published><updated>2009-06-19T13:11:51.635-07:00</updated><title type='text'>Basketbol Ligi'nin Fenerbahçe açısından değerlendirmesi</title><content type='html'>Türkiye Basketbol Ligi'ni üstüste 3. kez şampiyon olarak bitirme şansını kaçırmanın hemen ardından sinirden ve çaresizlik duygusunun getirdiği moral bozukluğundan dolayı birkaç gün aranın ardından bu yazıyı yazmaya karar verdim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öncelikle kabul edelim ki gerek sezon başladığında gerekse sezonun ilerleyen haftalarında şampiyonluğa o kadar da inanmıyorduk. Başlangıç olarak Bogdan Tanjevic hala başımızdaydı, tamam geçen sezon onun yönetiminde şampiyon olmuş gibi görünebilirdik ama herkes biliyor ki Fener yönetimi ile Federasyon arasındaki bir iyi niyet girişiminden başka birşey değildi başımıza geçmesi, hem de ne pahasına Aydın Örs gibi bir ustayı, Türk basketbol tarihinin en önemli hocasını ve iyi bir Fenerbahçeliyi kırma pahasına. Açıkçası Tanjevic'in iyi zamanlarını merak ediyorum, şu andaki yönetimini gördükçe ya diyorum artık belli bir yaştan sonra çok da umursamıyor ve zaman geçiriyor ya da basketbol o kadar çok değişti ki yönetimi hala eskisi gibi ama yetmiyor işte. Her iki şekilde de şu ana kadar başımızda kalması için veya hemen şimdi kovulmaması için hiçbir açıklama yok. BOGDAN TANJEVIC FENERBAHÇE'DEN DERHAL GİTMELİDİR.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şampiyonluğa inanmamamızın ikinci sebebi Kral'ın NBA'yi denemeye karar vermesiydi. Kinsey ve White'ın gitmesine de üzülmüştük ama yerleri doldurulamayacak oyuncular değildi ama Solomon'un gitmesi çok önemli bir güç kaybıydı. Takım bazında düşünecek olursak açıkçası ben akıllı bir transferle onun yokluğunu bile Euroleague açısından olmasa da Beko Basketbol Ligi açısından doldurabilirdik. Ne de olsa her biri kendi ölçülerinde yıldız olan veya olma potansiyeli taşıyan oyunculardan oluşuyorduk ve iyi bir saha içi beyniyle iyi noktalara gelmek işten bile değildi. Efes'in sene başında oluşturduğu kadroya bakınca onları geçmek değil ama onlarla bir final bile bizi tatmin edebilirdi. Ama ne oldu, gittiler Devin Smith ve Marques Green bir ikili aldılar. Ne derlerse desinler, Fenerbahçe Ülker gibi üst düzey bir takıma böyle transferler yapmak yakışmıyor. Sırf transfer yapmış olmak için transfer yapmak Fenerbahçe Ülker'in yapacağı bir şey olmamalıdır. İddia ediyorum son 10 yılın en kötü yabancılarını bu sene oynatmışızdır. Bu ikilinin yanı sıra geçen senenin kanserleri Preldzic ve Vidmar da eklenince alın size 4 etkisiz adam. Bu oyuncuların en verimlisinin Preldzic olduğuna dikkat edecek olursak ne kadar acıklı bir sezonu geçirdiğimizin daha iyi farkına varabiliriz. Fenerbahçe elalemin gençlerinin yetiştirme yurdu değildir. Preldzic'e ve Vidmar'a harcanan para ve sahada ayrılan süreyi Türk gençlerine ayırsaydık içimiz gam yemezdi. Burada Giricek hakkında pek yorum yapamıyorum çünkü kendisini pek göremedik, ne desek boş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sezonun bitmesine yakın Solomon'un gelmesi ve yine aynı döneme denk düşen takımın form tutması ile birden bire şampiyonluğa inanmaya başladık. Playofflarda artan bir grafikle finale kadar geldik ve sene başından beri büyük bir sürpriz olmasaydı gerçekleşecek seri başladı. Seri başlamadan önceki öngörüm 4-2 gibi bir skorla şampiyonluğa ulaşacağımız şeklindeydi, bunun üstüne bir de ilk 2 maçı vasat denebilecek bir oyunla Ayhan Şahenk'te kazanınca takımın olduğu gibi bizim de bir taraflarımız kalktı ve seriyi süpüreceğimize garanti gözüyle bakmaya başladık. Açıkçası neredeyse de başarıyorduk, 3. maçın son 5 dakikasında maç değil seri döndü. Yukarıda bahsini ettiğim faktörlere bir de Solomon'un laubaliliği eklenince maçı pisi pisine kaybettik. Efes gibi bir takıma final serisinde maç kaybetmek büyük bir olay olmasa gerek normalde ama o 5 dakikada gerçekleşen şey Efes'in inancının ve daha da önemlisi kendine güveninin geri gelmesiydi. İddia ediyorum, o maçın 35. dakikasında onlar bile süpürüleceklerini düşünmeye başlamışlardı ama ardarda yapılan hataları iyi bir takım olarak affetmediler ve önce maçı sonrasındaysa seriyi çevirdiler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında olan birşey yoktu, Solomon'un gelişinin yaşattığı coşkuyla yukarıda listeledğim olumsuzlukları bir an için unutmuştuk ama onlar halen orada duruyordu. Efes ise geçtiğimiz senelerden daha iyi bir takımdı ve sadece Solomon'un onları yenmesine izin vermezlerdi. Ha Solomon biraz olsun iyi oynasa yenebilirmiydik yenerdik ama Solomon o performansı gösteremedi, göstermedi. Kimin için gösterecek geçen sezon o varsa ben yokum dediği Tanjevic icin mi? Kısacası Solomon dışında hala kötü yabancılara ve bir o kadar kötü bir hocaya sahiptik ve tüm bunlar bize bu sene şampiyonluğa mal oldu. Derhal müdahele edilmezse önümüzdeki seneler de tehdit altında. Efes artık bizden korkmayacak çünkü. 3-0 bile olsa "Ooo, biz Fener'i üst üste 4 kez yendik daha önce yine yenebiliriz" diye düşünecekler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir takımın hücum seti olmaz mı, pota altındaki oyuncularını kullanmayı düşünmez mi, 3 sayılık atış yüzdesi bu kadar yüksek dış oyunculara çizilmiş özel oyunlar olmaz mı, sene başından beri serbest atış atamayan oyunculara özel idman yaptırılmaz mı, Ömer Aşık'taki gözle görünür düşüşe bir denmez mi vs. vs. vs. Bu takım başlarında hocasız çıksa zaten bu kadar oynar, zaten finale gelirdi. Bu takım ligi 8. bile bitirse finale çıkardı, sene  başından beri Efes ile final oynayacağımız bu kadar açıkken böylesine göz göre göre şampiyonluğu vermek hem de Abdi İpekçi'de vermek açıkçası bana çok koydu. Herkes biliyor ki Fener 3'lük soktuğu zaman maçı kazanır, mümkün olduğunca dışarıdan zor atışlara zorla, takım kendisine olan güveniyle ve onun getirdiği tembellikle dışarıdan zorlasın içeri girmeyi düşünmesin, pota altına görmesin, hücumda yardımlaşmasın... Böyle düşününce 6. maç tüm seriyi özetleyen ve finaliyle yaşattığı ironiyle de yüzümde acı bir tebessüm bırakan bir maç oldu. Biz abuk subuk oynayıp, zorlama şutlar ararken, Efes iyi çizilmiş oyunlarla formda Amerikalılarına boş şutlar yaratı; biz pota altı oyuncularımızın kaçana dış şutların ribaundlarını almalarını umup pota altı sayısı hedeflerken, Efes yaptığı basit ikili oyunlarla kazma Kaya'yı sayı kralı yaptı... daha ne örnekler versem. Buna rağmen yine bireysel parlamalarla kazanılan ardarda 3 sayılık atışlar (maçın başında Mirsad'ın serisi, 3. çeyrekte Mrsic'in ve son çeyrekte ne yalan söyleyelim bir an olsun bizi umutlandıran Preldzic'in serisi) ile maçı kazanma potasına girdiğimizde ise basit top kayıpları ve en son hücumda ardarda 4-5 3'lük denemesinin girmemesi ironik bir final oldu bizim için.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şu ana kadar hep bizden bahsettim çünkü ne olursa olsun şampiyonluğu kaybetmemiz hep kendi hatalarımızdandı. Efes Pilsen yönetiminin yaptığı yakışıksız yaklaşımlar, Efesli bazı oyuncuların terbiyesizce hareketler ve Ergin Ataman'ın olmamışlığı hakkında parmaklarımı yormak istemiyorum. Sadece Efes Pilsen gibi güzide bir kulübe, bize basketbolu daha da çok sevdirmiş olan kulübe yakışmadı bu hareketler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm serideki hakem hataları ise kafalarımızda büyük sorular oluşturdu ve her ne kadar Efes'in yaptığı aksi açıklamalara rağmen acaba Efes Federasyon'a ligi bırakırım tehdidini savurdu mu diye düşündürdü (hele o 5. maçın sonlarında yaşanan faciaya ne demeli bilmiyorum, kimse kural demesin, kural yorumlamayı bilmiyordur onlar). Ama gerek Efes gerekse hakemler bizi kendi kendimize yaptığımız kötülükler kadar çok etkilemedi. Şimdi önümüzdeki seneye bakmalıyız ve biraz daha akıllı hareket etmeliyiz.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5531101029488205711-1417568104806474513?l=mortac.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mortac.blogspot.com/feeds/1417568104806474513/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5531101029488205711&amp;postID=1417568104806474513' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/1417568104806474513'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/1417568104806474513'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mortac.blogspot.com/2009/06/basketbol-liginin-fenerbahce-acsndan.html' title='Basketbol Ligi&apos;nin Fenerbahçe açısından değerlendirmesi'/><author><name>MORTAC</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17515098667802403972</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5531101029488205711.post-374381131670868109</id><published>2009-06-07T09:39:00.000-07:00</published><updated>2009-06-07T09:54:19.739-07:00</updated><title type='text'>Bu aralar ne dinliyorum? #2</title><content type='html'>Bu aralar ne dinliyorum serisinin ikincisine hoş geldiniz. Uzun bir aradan sonra son dönemde yine belli şarkılara çok dadandığımı görünce serinin ikinci halkasının zamanının gediğini anladım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Queens of the Stone Age'den 2 şarkı : Another Love Song ve No One Knows&lt;br /&gt;- Julian Casablancas : Little Girl&lt;br /&gt;- David Bowie : Starman&lt;br /&gt;- The Killers : Ruby don't take your love to town&lt;br /&gt;- Fleet Foxes : White Winter Hymnal&lt;br /&gt;- Jarvis Cocker : Angela &lt;br /&gt;- Leonard Cohen : I'm your man (bu yaz Açıkhava'da konseri var, meraklıları kaçırmasın, ben geçen sene Atina'da gördüğüm için ve Çiler'in de Meriç bahanesi olduğundan gitmiyoruz)&lt;br /&gt;- William Shatner : Common People&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5531101029488205711-374381131670868109?l=mortac.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mortac.blogspot.com/feeds/374381131670868109/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5531101029488205711&amp;postID=374381131670868109' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/374381131670868109'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/374381131670868109'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mortac.blogspot.com/2009/06/bu-aralar-ne-dinliyorum-2.html' title='Bu aralar ne dinliyorum? #2'/><author><name>MORTAC</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17515098667802403972</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5531101029488205711.post-1431306027467898474</id><published>2009-06-07T09:37:00.000-07:00</published><updated>2009-06-07T09:39:22.134-07:00</updated><title type='text'>Paris'te ve Londra'da Beş Parasız</title><content type='html'>En sevdiğim ilk 5 roman arasında yer alan "1984" ("Büyük Birader sizi izliyor", hey gidi hey kim derdi ki bu repliğin abuk subuk reality şovlara meze olacak) ve bir o kadar başarılı "Hayvan Çiftliği"nin (o unutulmaz "bütün hayvanlar eşittir ama bazı hayvanlar daha eşittir" önermesine sahip kitap) yazarı George Orwell'in pek tanınmayan bir eseri olan "Paris'te ve Londra'da Beş Parasız"dı geçtiğimiz ay benimle Davutpaşa - Havaalanı metro hattında yolculuk eden kitap.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Asıl adı Eric Blair olan Orwell'in 20'li yaşlarında önce Paris'te sonrasında da Londra'da geçirdiği yoksulluk dönemini anlatan otobiyografik bir kitap bu. Yoksulluk yazarın yaşadığı tecrübeler için çok hafif bir tanımlama olur. Kitap boyunca çektiği sefaleti gördükçe sonrasında onu dünyanın en ünlü yazarlarından birisi yapacak olan 1984 ve Hayvan Çiftliği'ndeki politik görüş ve sosyal duruşun nereden geldiğini daha iyi anlıyor. Sırf bu yüzden bile Orwell hayranlarının okumasını önerebilirim. Kitabın sadece kendisine odaklanacak olursak 1920'li yılların sonunda Avrupa'nın en önemli iki şehrinde geçirdiği beş parasız günler konusunda çok keskin gözlemlere sahip kitap çok rahat okunuyor ve dönem filmlerinde gördüğümüz hikayeleri bizim için daha gerçek kılıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Benim için kitabın en önemli özelliği Orwell'i bana daha yakından tanıtması (ki bunda çok iyi yazılmış bir önsöze sahip olmasının etkisi büyük) ve bunu bir biyografi veya otobiyografi yoluyla değil de otobiyografik bir roman denebilecek bir yolla olması.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kısacası Orwell hayranı iseniz tavsiye ederim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Not 1 : Kitapta okuduğum bir atasözü çok ilgimi çekti, şovenistçe kaçmasını istemem ama sonuçta bir Orwell'in dillendirdiği atasözü : "Yunanlıya güveneceğine Yahudiye, Yahudiye güveneceğine yılana güven; ama Ermeniye hiç güvenme!" Bu gözlemi yapan Ata'lar İngilizler mi yoksa hayatının Paris'te geçen dönemini anlattığı bölümde geçtiği için Fransızlar mı bilemiyorum, yazar onu açıkça belirtmemiş.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Not 2 : Kitabın orijinal adı "Down and Out in Paris and London".&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5531101029488205711-1431306027467898474?l=mortac.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mortac.blogspot.com/feeds/1431306027467898474/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5531101029488205711&amp;postID=1431306027467898474' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/1431306027467898474'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/1431306027467898474'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mortac.blogspot.com/2009/06/pariste-ve-londrada-bes-parasz.html' title='Paris&apos;te ve Londra&apos;da Beş Parasız'/><author><name>MORTAC</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17515098667802403972</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5531101029488205711.post-4082991131486512953</id><published>2009-06-01T13:31:00.001-07:00</published><updated>2009-06-01T14:11:00.567-07:00</updated><title type='text'>Meriç'ten kısa kısa</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_fwpcxb6Z8CI/SiRDAm09MAI/AAAAAAAAAFU/2VQP_tYMUjU/s1600-h/DSCN1327.JPG"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 240px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_fwpcxb6Z8CI/SiRDAm09MAI/AAAAAAAAAFU/2VQP_tYMUjU/s320/DSCN1327.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5342468735669972994" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Meriç hakkında uzun zamandır yazmıyordum. Bloga verdiğim 1 aylık arayı da onunla doldurmak iyi bir fikir olabilir dedim. Ufak tefek notlar :&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- 15 ayı bitirdik. Zaman çabuk geçiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Artık bebeklikten çıkıp çocuk haline geldi diyebiliriz. İletişim ve etkileşim üst düzeyde, laftan anlıyor ve dinliyor (dinlemek isterse), bizim yediğimiz her şeyi (ideal olarak) yiyebiliyor, kendi zevkleri ve tercihleri var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Reklamları çok seviyor, sanırım hızlı değişen ve rengarenk görüntüler, tempolu jinglelar tüm çocukların ilgisini çekiyor. Şu ana kadar geçen zamanda bazı reklamları diğerlerine göre daha çok beğeniyordu, bugünlerdeki favorileri ise Magnum reklamı ve Doritos'un (sanırım Doritos'tu, markayı hatırlayamadım şimdi) acılı cips reklamı, hani şu "yangın var yangın var ben yanıyorum" şarkısı eşliğinde acı biberlerin kanto yaptığı reklam :) Tabi bu arada korktuğu hatta biz başladığını farketmezsek ağlamaya başladığı iki de reklam var, birisi Avea'nın guguk kuşlu reklamı diğeri de Burger King'in "arkanda kuş var" reklamı.. Hayır normalde kuşlardan korkmuyor ama bu reklamlarda ağlıyor, ağlarken de çok tatlı :)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Konuşmak konusunda da aceleci. Devamlı birşeyler anlatıyor, özellikle kızgın olduğunda çok konuşkan. Bazı kelimeleri söylemek konusunda diğerlerine göre daha istekli. Favorileri araba, baba, burda ve altı. Evet 6. Ve öylesine söylemiyor, gerçekten de rakam olarak altıyı biliyor, daha doğrusu tüm rakamlar onun için 6. 2'yi de görse 153'ü de görse 6 kelimesi ağzından dökülüveriyor. Geçen hafta aylık rutin kontrolü için gittiğimiz doktoru konuşmaya başladı mı diye sorunca şu şu kelimeleri söylüyor, ha bir de 6 diyor dediğimizde bize şöyle bir baktı ve "neden?" dedi...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Bu aralar köpek dişlerini çıkartıyor ve acayip huzursuz. Şimdiye kadar çıkarttığı dişler de pek sorun yaşamadık diyebilirim (ki bunların arasında bir tane de azı dişi var) ama köpek dişleri canımızı okuyor. Çocuğu olan, olacak arkadaşlara dikkat.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Boy ve kilo olarak hala alt limitlere yakın : 75 cm ve 8600 gr.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- En üstteki resmi dişinden dolayı huysuzluğunun doruğunda olduğu dakikalardan birisinde çekildi. Ağzına bir de pipo koysak tam Temel Reis olacak.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5531101029488205711-4082991131486512953?l=mortac.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mortac.blogspot.com/feeds/4082991131486512953/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5531101029488205711&amp;postID=4082991131486512953' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/4082991131486512953'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/4082991131486512953'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mortac.blogspot.com/2009/06/mericten-ksa-ksa.html' title='Meriç&apos;ten kısa kısa'/><author><name>MORTAC</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17515098667802403972</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_fwpcxb6Z8CI/SiRDAm09MAI/AAAAAAAAAFU/2VQP_tYMUjU/s72-c/DSCN1327.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5531101029488205711.post-5066851075995979175</id><published>2009-04-27T13:37:00.000-07:00</published><updated>2009-04-27T14:13:23.072-07:00</updated><title type='text'>Konser haberleri</title><content type='html'>2009 yılı konserler açısından hareketli geçecek gözüküyor. Daha 4. ayı geride bırakırken İstanbul'da koser verecekleri açıklanan isimler arasında Deep Purple, Santana, Depeche Mode, Placebo, Fatboy Slim'in yanı sıra, geçen sene verdiği aradan sonra hiç de fena bir line-up oluşturmayan Rock'n Coke festivali dahilinde de Kaiser Chiefs, Linkin Park, Jane's Addiction, Juliette Lewis, Nine Inch Nails ve Prodigy gibi her biri kendi janrlarında ün yapmış ama ne yazık ki hiçbirisi headliner olarak nitelendirilemeyecek isimler var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne yazık ki, Deep Purple ve Rock'n Coke'un gerçekleşeceği günlerde ben başka bir fenomenin konseri için Roma'da olmayı planlıyorum (Mert ile çocukluk hayalimizi gerçekleştireceğiz), Bruce Springsteen yani Patron Avrupa'ya üstüste bu kadar gelmişken artık kaçırmak çok ayıp olacaktı. Yukarıda saydığım isimler arasında kaçırmayıp gideceğim iki organizasyonu bu şekilde kaçırınca diğer isimlere daha bir alıcı gözle baktım ama beni çok da heyecanlandıran bir isim göremedim. Depeche Mode'u çok sevmem, Placebo'yu en iyi zamanlarında görmüştüm, Santana'yı ise ne kadar beğensem de gelse de gitse dediğim bir kişi değildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün Radyo Eksen'i dinlerken &lt;a href="http://mortac.blogspot.com/2008/08/ve-leonard-cohen.html"&gt;Leonard Cohen'in &lt;/a&gt;5-6 Ağustos tarihlerinde Açıkhava Tiyatrosu'nda konser vereceğini ve ayrıca Foo Fighters'ın da turne kapsamında İstanbul'a uğrayabileceğini duydum. Bu iki isim birdenbire günümü şenlendirdi diyebilirim, aynı zamanda daha önümüdeki günlerde bir çok yeni ismin hala açıklanabileceği konusunda umutlarımı da artırdı, bence birkaç flaş ismi görebiliriz bu yıl içerisinde İstanbul'da. Neden bir Radiohead olmasın örneğin :)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5531101029488205711-5066851075995979175?l=mortac.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mortac.blogspot.com/feeds/5066851075995979175/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5531101029488205711&amp;postID=5066851075995979175' title='6 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/5066851075995979175'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/5066851075995979175'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mortac.blogspot.com/2009/04/konser-haberleri.html' title='Konser haberleri'/><author><name>MORTAC</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17515098667802403972</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>6</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5531101029488205711.post-2646409354926417793</id><published>2009-04-21T13:41:00.000-07:00</published><updated>2009-04-21T14:11:50.001-07:00</updated><title type='text'>The Curious Case of Benjamin Button</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_fwpcxb6Z8CI/Se42ccq2ltI/AAAAAAAAAFM/_OPwGgBh8DU/s1600-h/the-curious-case-of-benjamin-button-movie-poster-11.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 273px; height: 320px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_fwpcxb6Z8CI/Se42ccq2ltI/AAAAAAAAAFM/_OPwGgBh8DU/s320/the-curious-case-of-benjamin-button-movie-poster-11.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5327255271586043602" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;David Fincher'ın merakla beklediğim ama bir türlü fırsat yaratamadığım filmini izleyemedim ama filmin dayandığı F. Scott Fitzgerald'ın kısa hikayesini okuma şansım oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Filmi izlemediğim için ikisi arasındaki farklılıkları bilemeyeceğim ama filmin fragmanlarından gördüğüm kadarıyla sadece ana fikri almışlar, geri kalanında bir benzerlik olduğunu sanmıyorum. Ana fikri herkes biliyordur zaten, yaşlı bir adam olarak doğup geriye doğru yaşlanan (!) yani yıllar geçtikçe gençleşen bir adamın öyküsü bu. Çok ilginç bir hikaye gibi görünmesi ve fantastik bir hava içermesine karşın aslında temelde çok acıklı bir hikaye söz konusu. Hiçbir zaman kendi yaşını yaşayamayan ve çevresiyle uyum sağlayamayan bir adamla karşı karşıyayız. Kendi ailesi tarafından tam anlamıyla kabul edilmiyor, okullara kabul edilmiyor, kendisi yıllar geçtikçe gençleşip dinçleştikçe aşık olduğu kadın yaşlanıp monotonlaşmaya ve fiziksel açıdan da itici gelmeye başlıyor, yaşamının sonlarına doğru oğlu tarafından kolej, lise ve anaokuluna yazdırılıyor ve son olarak da torunuyla yaşıt gibi zaman geçirip altı bezlenerek hikayesini sonlandırıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaklaşık 50 sayfalık bu hikaye normal olarak çok akıcı ve hızla okunuyor. Fitzgerald gibi usta bir yazarın hakim olduğu ingilizce aslından okumak da çok zevkliydi. Açıkçası yıllardır unuttuğum bir tada tekrar kavuşmuş oldum, lise yıllarında genellikle dersle alakalı olsa da birçok örneiğini okuduğumuz kısa hikayelerden oluşan kitaplara uzun bir ara vermiştim. Geçen yıllarda çok da net hatırlamamakla beraber sanırım sadece Edgar Allen Poe'nun hikayelerini okudum ve Benjamin Button onlardan sonra ilk oldu. Kısa hikayelere biraz önem vermeye karar verdim, yeni hedefim iyi örnekler aramak olacak. Önerilere açığım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi sıradaki kitap, George Orwell'den "Paris'te ve Londra'da Beş Parasız", herhalde bir aya kadar onunla ilgili yeni bir yazıyla karşınızda olurum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Not : Her yerde F. Scott Fitzgerald diye geçer ama bu yazıyı yazarken merak ettim, F Francis'in kısaltmasıymış. Blog yazmanın faydalarından birisi araştırmacı kişiliği ön plana çıkarmak oluyor, yıllardır dert etmediğim bir bilgi birdenbire çok çekici geldi.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5531101029488205711-2646409354926417793?l=mortac.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mortac.blogspot.com/feeds/2646409354926417793/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5531101029488205711&amp;postID=2646409354926417793' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/2646409354926417793'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/2646409354926417793'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mortac.blogspot.com/2009/04/curious-case-of-benjamin-button.html' title='The Curious Case of Benjamin Button'/><author><name>MORTAC</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17515098667802403972</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_fwpcxb6Z8CI/Se42ccq2ltI/AAAAAAAAAFM/_OPwGgBh8DU/s72-c/the-curious-case-of-benjamin-button-movie-poster-11.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5531101029488205711.post-5786153201651450471</id><published>2009-04-18T12:46:00.000-07:00</published><updated>2009-04-18T14:01:42.282-07:00</updated><title type='text'>Çalışmanın Mutluluğu ve Sıkıntısı</title><content type='html'>Başlık ne kadar da merak uyandırıcı değil mi? Hele bir de Alain de Botton gibi günümüz edebiyatının bence en farklı isimlerinden birisinin kitabının adı olunca. Hele bir de "geçmişte kölelere reva görülen çalışma, günümüzde yaşamımızın en önemli parçasını oluşturuyor" gibi bir önermeyi temel alan bir konsepti ön plana çıkartıyorsa. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://mortac.blogspot.com/2009/01/hala-tanmadysanz-alain-de-botton.html"&gt;Blogumda daha önce konu ettiğim bu yazarın&lt;/a&gt; şu ana kadar okuduğum tüm kitapları bana beklentilerimi aşan okuma seansları sağladı. Belki de tam o nedenle okuduğum bu son kitabı nispeten hayal kırıklığı oldu diyebilirim. Modern zaman endişeleri, baskıları, umutları ve hayal kırıklıkları konusunda hislerimizi yazıya dökmekte usta olan bu neo-filozofun çalışma hayatı konusundaki düşüncelerini okumak fikri çok çekici gelmişti. Kitap yazarın değişik meslek gruplarını incelediği bölümlerden oluşuyor, bunlar : kargo gemisi gözleme, lojistik, bisküvi yapımı, kariyer danışmanlığı, roket bilimi, ressamlık, muhasebecilik, enerji aktarım mühendisliği, girişimcilik, havacılık. Yazar bu meslek gruplarını incelerken arka planda kalmış detaylara, göz ardı edilen insani faktörlere dikkat çekmeye çalışıyor ama felsefi konulara yeterince girmiyor ya da benim görüşüm işin kolayına kaçarak biraz laf kalabalığı ve süslü cümleler kurma yoluna giderek kaçak güreşiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu değerlendirmelerim diğer kitaplarında tanıdığım ve sevdiğim de Botton'a kıyasla yapılmış yorumlardır, o nedenle çok da olumsuz görünmek istemem. Her bir de Botton kitabı ayrı bir tecrübedir ve diğer kitaplarını okuduysanız bunu da okuyabilirsiniz, sadece ilk tercihlerinizden birisi olmasın.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5531101029488205711-5786153201651450471?l=mortac.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mortac.blogspot.com/feeds/5786153201651450471/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5531101029488205711&amp;postID=5786153201651450471' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/5786153201651450471'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/5786153201651450471'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mortac.blogspot.com/2009/04/calsmann-mutlulugu-ve-sknts.html' title='Çalışmanın Mutluluğu ve Sıkıntısı'/><author><name>MORTAC</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17515098667802403972</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5531101029488205711.post-5431738011569348385</id><published>2009-04-06T09:10:00.000-07:00</published><updated>2009-04-06T10:26:13.514-07:00</updated><title type='text'>39 Basamak</title><content type='html'>Londra ziyareti sonrasında yazdığım 14 Mart tarihli &lt;a href="http://mortac.blogspot.com/2009/03/39-steps.html"&gt;39 Steps&lt;/a&gt; başlıklı yazımın sonunda da duyurduğum üzere 2 Nisan'da Kenter Tiyatrosu'nda 39 Basamak adlı oyunu izlemeye gittim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha doğrusu gittik... kültürel etkinliklere verdiğimiz uzun araya bir son verdik ve bizim çocuklarla beraber toplu bir organizasyona imza attık. Gerçi bu tip girişimler, sanki gittiğimiz konserdeki şarkıları ben söylemişim, izlediğimiz filmi ben yönetmişim ya da sahneye konan oyunu ben yazmışım gibi genellikle benim şiddetle kınandığım etkinliklere dönüşüyorsa da, adı konmamış bi şekilde benim üzerime vazife kalmış bu tip girişimlerden mazoşist bir biçimde vazgeçemiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Londra'da izlediğim ve hayran kaldığım oyunu burada izlemek istememin iki sebebinden birincisi iki ülke tiyatrosunu karşılaştırmak, ikincisi ise bizimkilerin de olası bir başarılı oyunu izletmekti. Beklentilerim kesinlikle yüksek değildi ve vasat bir gösteri bile bir ölçüye kadar tatmin edecekti beni ama yine de Kenter Tiyatrosu'nda tüm oyun boyunca sadece 1-2 defa gülümseyebildim ve ister istemez aklıma devamlı West End'de izlediğim o müthiş versiyon geldi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mizansen yüzde 90 aynıydı, yönetmenlik açısından bir orjinallik yoktu (gerekte yoktu, böylesine başarılı bir mizanseni bozmaya gerek yoktu, kopyalamak da kesinlike ayıp karşılanmazdı). Türk tiyatrosunun oyuncu ve yönetmen olarak önemli isimlerinden birisi olan Mehmet Birkiye yine de kendinden birşeyler katmak istemiş ama ben şahsen bunları gereksiz buldum ve hatta oyunun bütünlüğünü etkileyen müdaheleler olarak değerlendirdim. Bu müdahelelerden en önemlisi 4 kişiyle oynanan oyunun Londra versiyonunda tüm oyun bu şekilde geçtikten sonra finalde çok kritik bir anda kahramanımız Richard Hannay kötü adam Profesör Jordan tarafından öldürülecekken birden perdenin arkasından çıkan silahlı bir el tarafından öldürülür, o esnada hepside sahnede olan 4 oyuncu ne olduğunu anlayamaz ve birbirlerine "ee, hepimiz buradayız, o zaman bu el de kimin" dercesine bakar ve oyunu devam ettirirler, "el" sadece bir kez görünür. Türk versiyonda ise "el" oyun süresince bir çok kez göründü ve oyunculara bir şeyler uzatmak için adeta bir aksesuar elemanı gibi çalıştı. Bu tabii ki yönetmenin bir tercihidir dedim ve acaba finaldeki o vurucu sahneyi nasıl yapacak diye düşünmeye başladım oyun sırasında; ne de olsa artık o el oyunun bir parçası haline gelmişti ve çıkıp kötü adamı vurmasının çok da bir etkleyiciliğ kalmamıştı. İşte o zaman benim için oyunun en kötü ve üzücü sahnesi ortaya çıktı ve Profesör Jordan silahını uzatmış Hannay'i vuracakken birden havadan bir silah sesi duyuldu ve Jordan öldü. Ortada ne bir el vardı ne de başka bir şey. Ben ne olduğunu anlamaya çalışırken, gerçekler kafama şimşek gibi dank etti ve aynı anda sahnede o keşke duymasaydım diyeceğim replik geldi "ee, biz bu oyunda 4 kişi değil miydik, ateş eden de kimdi"... Seyircinin hele ki özel bir tiyatro tarafından bu denli salak yerine konması gerçekten sinir bozucuydu. Güzel bir sahne bu kadar kötü harcanabilirdi. Yönetmenlik açısından çok da bir kolay değildi aslında, tamamen aynı olarak bile kopyalamış olsa bu sefer de karşınıza dil ile alakalı nüanslar çıkacaktı. Orjinalinde Londra'dan İskoçya varoşlarına uzanan hikayede aksan farklılıkları nedenyle oyuna katılan güzel espriler vardı, Türkçe sahnelemede bu tazr nüansları vermek zor olması normaldi ama oyuncular bunu yine değişik aksanlar yaparak ve hızlı konuşmaya çalışarak aşmaya çalıştılar, ki oyunda takdirle karşıladığım ender çabalardan bir tanesi olarak göze çarptı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oyunculuk yönünden bakacak olursak da pek iç açıcı bir tecrübe olmadı. Oyunda yer alan 4 kişi de ("el"i saymıyorum) vasat bir performans ortaya koydu. Özellikle oyunun çarpıcılığının nedeni olan 2 yan (!) karakteri sahneleyen Okan Yalabık ve Bülent Şakrak iyi niyetlerine rağmen kendilerini aşan bir girişime dahil olmuşlardı ve ne yazık ki bundan alınları ak çıktığını söylemek zor. Oyunda rol alan oyunculardan tek bir karakteri (Hannay) canlandıran tek oyuncu olan Hakan Gerçek ve tek kadın karakteri Demet Evgar da arkadaşları gibi vasat bir oyun sergilediler. Hakan Gerçek'in bir İngiliz centilmenini canlandıracak karizmaya sahip olmaması ve fiziksel olarak da ufak tefek kalması, Demet Evgar'ın oyunun ikinci yarısı boyunca canlandırdığı Pamela karakterine biraz fazla histerik hava katması rahatsız ediciydi. Oyunculuktaki vasat performansı somut olarak ortaya koymam gerekirse, neredeyse tamamen aynı mizansene sahip iki oyundan bir tanesi diğerine göre yaklaşık 20 dakika daha uzun sürüyorsa (toplam oyun 2 saat) oyunun ve oyunculuğun nispeten durgunluğu daha iyi anlaşılabilir (ama o kadar para verdik, çabuk bitmesin diyenler de çıkabilir tabii aradan :)).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tabii tüm bunları yazarken oyunun orjinalini görmüş olmanın etkisi altındayım, eğer Londra'da 39 Steps'i görmemiş olsaydım, bu tecrübe sonrası neler hissederdim emin olamıyorum. O gözle bakmak için kardeş blogda &lt;a href="http://standbymeforever.blogspot.com/2009/04/39-basamak.html"&gt;Midget kardeşimin yazısına &lt;/a&gt;bakabilirsiniz.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5531101029488205711-5431738011569348385?l=mortac.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mortac.blogspot.com/feeds/5431738011569348385/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5531101029488205711&amp;postID=5431738011569348385' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/5431738011569348385'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/5431738011569348385'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mortac.blogspot.com/2009/04/39-basamak.html' title='39 Basamak'/><author><name>MORTAC</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17515098667802403972</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5531101029488205711.post-4638961615894285741</id><published>2009-03-28T14:17:00.000-07:00</published><updated>2009-03-28T14:26:02.313-07:00</updated><title type='text'>Who Watches the "Watchmen"?</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_fwpcxb6Z8CI/Sc6Vx69K8LI/AAAAAAAAAFE/FXI0eGKqOJk/s1600-h/watchmen.bmp"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 208px; height: 320px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_fwpcxb6Z8CI/Sc6Vx69K8LI/AAAAAAAAAFE/FXI0eGKqOJk/s320/watchmen.bmp" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5318352894843089074" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Okumayı her zaman çok sevmiş bir kişi oldum ama geçmişe bakacak olursam düzenli bir kitap okuyucusu olmam lisenin sonlarına doğru başlar ve üniversite yıllarında son gazla devam eder. Bu noktada ona çıkan en önemli kriter okula giderken geçirmek zorunda kaldığım uzun zaman dilimidir. Neredeyse her gün otobüste ve minibüste geçirdiğim yaklaşık 3 saatlik uzun süreyi değerlendirmek için kitap okumak en çekici ve mantıklı çözümdü. Zamanla alışkanlığa dönüşen bu eylemin tek kötü tarafı şimdi bile evde kitap okumak için bir istek duymamam ve kitap okumayı genelde yolda geçirdiğim süreye bırakmam. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitap okumaya bu kadar yoğunlaşmadan önce de okurdum, ne bulursam okurdum şeklindeydi gerçi. İlkokul döneminde haftasonları eve gazete alınırdı, onları okurdum ya da yazları babamın yanına dükkana gittiğimde gün içerisinde satır satır gazetenin her yerini okurdum (ilk okuduğum gazete artık olmayan Günaydındı). Ortaokula başladığımda ise artık kendi harçlığımla gazete almaya başlamıştım, okuldan dönüşte artık öğleden sonra bile olmuşsa da servisten indiğim yerdeki gazete bayiinden gazetemi alır ve eve gider gitmez okurdum. Gazete dışında çocuk dergileri de vardı, Milliyet Çocuk ve Can Çocuk dergileri bunlardan en önemlileriydi. Şimdi artık öyle bir noktadayım ki, ilkokul çağıma geri dönmüş gibiyim, haftaiçi iş yüzünden gazete okuyamıyorum, akşamları eve geldikten sonra gazete okumanın bir anlamı kalmamış gibi geliyor (gelse de, Meriç yüzünden zaman yok artık), haftasonlarının en güzel yanlarından birisi evde kahvaltı ve sonrasında gazete okumak oluyor. Dikkat ettiyseniz internetten gazete okumayı bu kategoriye sokmuyorum, çünkü kesinlikle aynı şey değil. Tabii ki fırsat buldukça bazı gazetelerin anasayfalarına göz atıyorum ama bu girişim normal olarak anasayfaya sıkışmış "şok, şok, şok" şekline sunulmuş haberlerle kısıtlı kalıyor. Veya herhangi bir haberin birkaç kelimeden oluşan giriş kısmından o haberin geri kalanının ne getireceğini tahmin edip linki tıklamak ve ilgini çekebilecek bir habere ulaşmayı ummaktan öteye geçmiyor. Ama gazetenin sayfalarını çevirmek, kişisel ilgini çeken haberlerin yanısıra gelişigüzel haberlerle karşılaşmak, bir sayfadan diğerine geçmek için yaprak çevirirken az önce gözden kaçırdığın bir haberi son anda görmek ve yaprağı geriye çevirirken hissettiğin o sanki çook önemli bir bilgiye ulaşmak üzereymişsin duygusunu yaşamak ve daha bir çoğu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine asıl yazmak istediğim konuya erişemeden uzun bir giriş yazısı yapmış oldum. Bu yazının konusu okuduğum en son kitap : Watchmen. Time dergisi tarafından tüm zamanların en iyi 100 romanından birisi olarak gösterilen bu roman aslında bir "çizgi roman". Türkiye'de pek alışık olmadığımız çizgi roman kültürünün en başarılı örneklerinden birisi olan bu 1986 tarihli çizgi roman benim de ilk okuduğum çizgi roman olma özelliğini taşıyor. Burada dikkat edilmesi gereken ve yukarıda uzun bir girizgah yapma nedenim olan konu şu, çizgi roman deyince bizim aklımıza Teksas ve Tom Miks tarzı örneklerin gelmesi. Yukarıda çocukken okuduklarım arasında geçirmeyip buraya sakladığım materyallere gelirsem, çocukluğumun en çok zevk aldığım okuma seanslarını Tom Miks, Süpermen, Örümcek Adam, Zagor, Çelik Blek gibi kahramanlar renklendirirdi. Bir de, bu yabancıların yanında şu anda aklıma gelen tek Türk kahraman vardı, Yüzbaşı Volkan. Çok net hatırlamasam da havacılık merakımın belki de çıkış noktalarından birisini oluşturuyor olabilir. Mümkün olduğumca harçlıklarımla alır, kuzenlerimin arşivlerine dadanır ve bulabildiğim tüm çizgi romanları okumaya çalışırdım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama Watchmen'i yukarıda saydığım çizgi romanlarla aynı kategoriye sokmak doğru olmaz. Bir kere Watchmen gerçekten de bir "roman" ama çizgiyle anlatılıyor. Alan Moore tarafından yazılmış (Moore'un bir diğer ünlü eseri de "V for Vendetta") ve Dave Gibbons tarafından resmedilmiş bu roman, zamanında 12 fasikül halinde yayınlanmış ve bitmiş. Yeni yeni maceralar çıkartıp bir seri halinde devam ettirilmemiş, ilk farkları bu. En önemli fark ise sahip olduğu derinlik ve anlattığı hikayenin rahatlıkla tüketilen bir konu olmaması. Karşımızda iyi çalışılmış bir altyapı, insani yanları detaylandırılabilmiş maskeli kahramanlar, soğuk savaş döneminin sonlarına denk gelen bir süreçteki dünyanın politik yapısı var. Kitabın konusunu kısaca anlatmak gerekirse, arka planda 1930'lu yıllarda birkaç kişinin sokaktaki şiddete dur demek için maskeli kahraman haline dönüşmesi (ama hiçbiri süper güçlere sahip değil) ve toplum ile bu kahramanlar arasındaki 50 yıllık bir sürecin anlatıldığı, ön planda da 1985 yılı sonlarında Amerika - Rusya arasında bir gerginlik ve artan nükleer savaş tehlikesi ile artık yasadışı (ve yaşlanmış) olan maskeli kahramanların birer birer saldırıya maruz kaldığı ve nedenlerini araştırdıkları bir hikaye sözkonusu. Edebi anlamda çok başarılı ve hatta ağır bir kitapla karşı karşıyayız, hele bir de (Türkçesi yok ne yazık ki) ingilizcesinin ağırlığı kitaba daha çok odaklanmanızı gerektiriyor ki, bu da hikayeye daha iyi girmenize neden oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben kitabı Londra'dayken almıştım ama eminim Türkiye'de de vardır, sadece aramak gerekir (Beyoğlu'nda ve Kadıköy'de yurtdışından kitap getiren kitabevleri veya çizgi roman konusunda uzmanlaşmış kitapçılar var) ya da benimle temasa geçin, seve seve paylaşırım. Şimdi iki hedef var : 1. Watchmen'in beyaz perdeye aktarılmış halini seyretmek 2. Beyaz perdede halihazırda görüp beğendiğim V for Vendetta'nın çizgi romanını bulup onu da okumak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Not 1 : Watchmen adı M.S. 1inci yüzyılda yaşamış Romalı bir şair olan Juvenal'in latince "Quis custodiet ipsos custodes?" satırlarının ingilizce çevirilerinden birisi olan (birden fazla şekilde çevrilebiliyor anlam olarak) "Who watches the watchmen?"den geliyor. Sırf bu cümle bile tarih boyunca çok fazla romana, tartışmaya, filme konu olmuştur. Bizi korumayı görev edinmiş kişileri kim koruyacak ya da daha doğru bir tabirle bizi bizim için gözetlediklerini söyleyen kurumların hadlerini aşmadıklarını kim gözlemleyecek...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Not 2 : Watchmen'i bana ilk yıllar önce İlker Y. önermişti ama bir türlü fırsat bulamamıştım. Ona da bu önerisi için teşekkürler.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5531101029488205711-4638961615894285741?l=mortac.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mortac.blogspot.com/feeds/4638961615894285741/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5531101029488205711&amp;postID=4638961615894285741' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/4638961615894285741'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/4638961615894285741'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mortac.blogspot.com/2009/03/who-watches-watchmen.html' title='Who Watches the &quot;Watchmen&quot;?'/><author><name>MORTAC</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17515098667802403972</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_fwpcxb6Z8CI/Sc6Vx69K8LI/AAAAAAAAAFE/FXI0eGKqOJk/s72-c/watchmen.bmp' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5531101029488205711.post-5000257107179113194</id><published>2009-03-26T13:19:00.000-07:00</published><updated>2009-03-26T13:53:47.579-07:00</updated><title type='text'>Rahat bırakın şu Beatles'ı !!!</title><content type='html'>Türkiye'de görmeye alışık olduğumuz gereksiz demagojiler sayesinde medya manşetlerine taşınma olayı İngiliz medyasında özellikle de spor medyasında da çok rastlanan bir durumdur. Bir de, İngiliz medyasında görmeye alışık olduğumuz bir diğer demagoji örneği de genellikle müzik piyasasında kullanılan Beatles benzetmesidir. Her başarılı şarkıcının ya da grubun kırdığı herhangi bir plak satış rekoru, konserine çektiği izleyici sayısı vb. parametreler hemen Beatles ile karşılaştırma bahanesi olarak kullanılırlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu Beatles ile sidik yarıştırma çabasında futbol da karıştı geçtiğimiz günlerde. Liverpool'un ispanyol defans oyuncusu Arbeloa medyaya verdiği bir röportajda "Eğer bu sene Premier Lig ve Şampiyonlar Ligi şampiyonluğunu kazandıkları takdirde Beatles'dan bile daha ünlü olacaklarını" yumurtlamış. Tamam işin içinde biraz şaka faktörü vardır, tamam medyada sürmanşet olmak için böyle "çekici" mesajlar olmak gerekir ama yine de bazı dokunulmaz alanlar vardır, onlara bulaşmamak gerekir diye düşümnüyorum. Beatles da bunların en önde gelenlerinden birisidir, dağılmış olmalarından neredeyse 30 yıl sonrasında bile isimlerinin hala bu kadar ön planda olması nasıl bir fenomen olduklarının göstergesidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben yapmaya üşendim, o zaman Midget kardeşimizden en iyi 5 Beatles şarkısı listesi isteyelim.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5531101029488205711-5000257107179113194?l=mortac.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mortac.blogspot.com/feeds/5000257107179113194/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5531101029488205711&amp;postID=5000257107179113194' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/5000257107179113194'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/5000257107179113194'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mortac.blogspot.com/2009/03/rahat-brakn-su-beatles.html' title='Rahat bırakın şu Beatles&apos;ı !!!'/><author><name>MORTAC</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17515098667802403972</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5531101029488205711.post-7735924797915800622</id><published>2009-03-15T11:00:00.001-07:00</published><updated>2009-03-15T11:17:09.706-07:00</updated><title type='text'>Londra İzlenimleri</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_fwpcxb6Z8CI/Sb1FORNcxiI/AAAAAAAAAE8/98kAH8kcBw0/s1600-h/P1010105.JPG"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 200px; height: 150px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_fwpcxb6Z8CI/Sb1FORNcxiI/AAAAAAAAAE8/98kAH8kcBw0/s200/P1010105.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5313479246807352866" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;1 günlük kısa bir iş ziyaretini uzun bir haftasonuna çevirmek suretiyle yıllardır görmek istediğim Londra'yı ziyaret etme şansı buldum geçtğimiz hafta. İşin bir güzel tarafı da yalnız başına dolaşmak zorunda kalmamak oldu ve İlker'in de Paris'ten katılımıyla iyi bir gezi arkadaşına kavuşmuş oldum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Londra'nın Stansted havaalanına yaptığım yolculuk sonrası hemen terminalin alt katından kalkan Stansted Express adlı tren ile 45 dakikada Londra merkeze vardım ve oradan da metro aktarması ile otelin olduğu London Bridge'e ulaştım. İlker ile buluşmak, otele yerleşmek derken akşamı bulduk ve o saatten sonra ne yapalım diye düşününce uzun zamandır görüşmemiş olmanın getirdiği muhabbet ihtiyacını da rahatlıkla gidermek için şehrin en hareketli kısımları olarak adlandırılan Piccadilly - Trafalgar - Soho taraflarına elimizdeki haritanın yardımıyla yürüyerek gitmeye karar verdik. Hava, Londra'yı görmüş herkesin gitmeden önce uyardığı gibi gerçekten de soğuktu ve biz de ellerimiz, kulaklarımız donarak ve ertesi gün eldivenlerimizi, berelerimizi yanımıza almamayı unutmamak için yemin ederek uzun bir yürüyüşle Trafalgar, Soho, Piccadilly taraflarını keşe çıktık. Şehirle ilgili ilk görüşlerim puslu bir havanın getirdiği kasvetli bir atmosfer ve bununla taban tabana zıt hareketli, coşkulu bir yaşam tarzı oldu. Yaş ortalaması 30'un altında olarak gözlemlediğim önemli bir gençlik grubu tüm bu hareketli mahalleleri doldurmuş, sağa sola bir yere yetişmek için koşturuyordu. İlk önce cumartesi akşamı olmasına yorduğumuz bu hareketlilik ertesi iki akşamdan sonra fikrimizi değiştirmemize ve şaşkınlıkla pazartesi akşamı ile cumartesi akşamı arasında önemli bir fark olmadığını görmemizi sağladı. İlker de ben de Londra'nın gece hayatının şimdiye kadar gördüğümüz tüm şehirlerden daha fazla olduğu konusunda hemfikir olduk. Ha diyeceksiniz, kardeşim siz ne yaptınız, hiç bir şey !!! Tüm gezi için konuşacak olursam gündüz yorgunlukları nedeniyle geceleri erken diyebiliceğimiz saatlerde noktaladık ve gücümüzü daha çok gezmek için sakladık. Hedefimiz, Londra'ya yapılacak bir sonraki geziyi gece hayatına odaklanacak şekilde planlamak.&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_fwpcxb6Z8CI/Sb1FNkxm52I/AAAAAAAAAEs/dDn5k9e8tHQ/s1600-h/P1010088.JPG"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 200px; height: 150px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_fwpcxb6Z8CI/Sb1FNkxm52I/AAAAAAAAAEs/dDn5k9e8tHQ/s200/P1010088.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5313479234879416162" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şehirdeki ikinci günümüzü biraz daha entelektüel geçirmeye karar verdik ve günümüzü Tate Modern ile British Museum'u gezmeye ayırdık. Kişisel ukalalık yapacak olursam sanırım bu iki müzeyi de gördükten sonra bazı kaynaklara göre dünyanın en çok ziyaret edilen ilk 5 müzesini görmüş oldum; 1. Louvre (Paris) 2. Centre Pompidou (Paris) 3. Tate Modern 4. British Museum 5. Metropolitan (New York). Bunların dışında çok önemli isme sahip olan İstanbul'umuzun Topkapı Müzesi ve Kahire'deki Kahire Müzesini de görmüş olduğumu da söylersem geriye sadece İtalya'daki müzeleri görmek kaldı diyebilirim. Özellikle Roma ve Floransa'yı görmek için sabırsızlanıyorum. Tate Modern, adından da anlaşılabileceği üzere modern sanat müzesi olarak dizayn edilmiş bir müze. Tate grubunun bir kaç adet daha müzesi var, Londra'da ve İngiltere'de. İkinci Dünya Savaşı sonrasında enerji santrali olarak inşa edilmiş büyük bir tesis daha sonra güzel bir dönüşüm geçirerek müzeye dönüştürülmüş. Müzeyi ziyaret etmek ücretsiz, isteyenler etrafa konmuş kavanozlara istedikleri kadar miktar atarak müzeye bağış yapabiliyor. Sadece özel sergilere girmek için ücret söz konusu. Müzede modern sanatın başarılı örnekleri var ama çoğunlukla resim sanatı ön plana alınmış. Kişisel görüşüm Paris'in modern sanat müzesi olan Centre Pompidou'nun daha başarılı olduğu yönünde.&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_fwpcxb6Z8CI/Sb1FOHsmeJI/AAAAAAAAAE0/c-621mBQ9qI/s1600-h/P1010091.JPG"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 200px; height: 150px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_fwpcxb6Z8CI/Sb1FOHsmeJI/AAAAAAAAAE0/c-621mBQ9qI/s200/P1010091.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5313479244253657234" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;British Museum ise tam tahmin ettiğim gibiydi, zaten bir önyargıyla gittiğim için müzeyi gezerken hem hayranlıkla etrafı seyrettim hem de İngilizlere bol bol giydirdim. Dünyanın dört bir yanından toplanmış (!) eserleri çok güzel bir şekilde sergiliyorlar, o açıdan çok takdir edilecek bir mekan ama aynı zamanda tüm bu eserlerin çoğunun nasıl oraya götürüldüğünü bilince insan sinirlenmeden duramıyor. Mısır, Yunan ve Anadolu tarihinin en güzel örneklerini bu müzede görebilirsiniz. Bu müzeye de giriş ücretsiz ve müzenin hemen çıkışında ulaştığınız Oxford Street Londra'nın en hareketli alışveriş caddelerinden bir tanesi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oxford caddesini baştan sonra kadar yürürseniz ünlü Hyde Park'a ulaşıyorsunuz hem de tam Speaker's Corner denen ve Pazar sabahları birşeyleri protesto etmek isteyen insanların ortaya çıkıp rahatlıkla seslerini yükseltebildikleri köşeye. Ne yazık ki biz zamanlama  hatası yaptık ve güzel bir tecrübeden mahrum kaldık. Londra'da geçirdiğim 3 günde beni en çok şaşırtan şeylerden bir tanesi gece, gündüz farketmeksizin şehrin her yerinde, her hava durumunda koşan insan sayısının fazlalığıydı. Onlarca onlarca insan bir o yana bir bu yana buz gibi havada şort / tşörtlerle koşuyordu.&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_fwpcxb6Z8CI/Sb1FNJ8A25I/AAAAAAAAAEk/xL9bd9UtG5g/s1600-h/P1010084.JPG"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 200px; height: 150px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_fwpcxb6Z8CI/Sb1FNJ8A25I/AAAAAAAAAEk/xL9bd9UtG5g/s200/P1010084.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5313479227675302802" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Trafiğin ters yönde akmasının yaya olarak şehri gezerken bile bu kadar kafamı karıştıracağını düşünmemiştim, her karşıdan karşıya geçme girişiminde her ihtimale karşı her iki yönü de kontrol etmekten boynum ağrıdı diyebilirim. Londra belediyesi Allah'tan herhalde turistleri de düşünerek tüm yaya geçitlerine üstteki fotoğrafta da göreceğiniz üzere "Sola bakın", "Sağa bakın" şeklinde uyarılarak boyayarak olası turist kazalarının önüne geçmeye çalışmış, çok hoş bir düşünce, iyi bir belediyecilik örneği.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine daha önce Londra'yı görmüş herkesin söylediği gibi şehir gerçekten de çok pahalı. Kimse İstanbul'a pahalı demesin, New York'a gittiğimde oradaki fiyatlar çok da rahatsız etmemişti ama Londra'da gözüm faltaşı gibi açıldı fiyatları gördükçe. Tek yön metro fiyatı 4 pound (şu aralar 1 pound yaklaış 2.5 tl), günlük abonman 5,5 pound civarı. Ortalama bir restoranda yemek yemek adambaşı 20 pounda patlıyor minimum. Londra'nın çok da özel bir mutfağa sahip olmamasını da fırsat bilerek (aslında Hint ve Uzakdoğu mutfağının başarılı örnekleri vardı ama ben bu mutfakları sevmediğim için bunlara gitmedik) 1-2 öğünümüzü Pizza Hut, McDonald's gibi yerlerde geçiştirdiğimizi saklamayacağım. Dünyanın neresine giderseniz gidin kapısında içeri girdiğinizde neyle karşılaşacağınızı, yiyeceklerin ne olduğunu bildiğiniz bu tarz ünlü fast food zincirleri bence turistler ve iş nedeniyle sık sık seyahat eden insanlar için çok önemli mekanlardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Londra da, Paris kadar olmasa bile çok sayıda turist çeken bir şehir ve görebildiğim kadarıyla bu sayının önemli bir yüzdesini Fransızlar oluşturuyor, bunda herhalde Paris - Londra arasının trenle 2,5 saat olmasının önemli bir payı var. Bir de turistlerde gözlemlediğim bir şey ise yaş ortalamasıydı. Londra'ya giden turistlerin yaş ortalaması İstanbul'a veya Paris'e gelen turistlere nazaran daha düşük geldi bana. Bu da gece hayatının daha renkli olmasının nedenlerinden birisi olabilir belki.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son olarak, İngiliz tiyatro dünyasının hareketliliği Londra'ya da başarılı bir şekilde yansımış. Londra'nın Broadway'i diyebileceğimiz West End'de onlarca müzikal, tiyatro seçeneğine ulaşabilirsiniz. Operadaki Hayalet, Aslan Kral, Mamma Mia gibi büyük prodüksiyonları, Onikinci Gece, Hırçın Kız gibi Shakespeare klasiklerini ve bir önceki yazıma konu olan 39 Basamak gibi modern oyunları görebilirsiniz. Son gecede yaşadığımız 39 Basamak benim Londra'daki en vurucu anlarım dersem yalan olmaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sabiha Gökçen'den Easyjet ve Pegasus şirketlerinden ucuza alınabilecek Londra biletleriyle artık eskisi kadar uzak bir şehir değil Londra. Hedefim, Meriç'in izin vermesi durumunda yıl sonu gelmeden Çiler'le 1-2 geceliğine kaçmak ve bir müzikal ve bir tiyatro oyunu görmek.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5531101029488205711-7735924797915800622?l=mortac.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mortac.blogspot.com/feeds/7735924797915800622/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5531101029488205711&amp;postID=7735924797915800622' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/7735924797915800622'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/7735924797915800622'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mortac.blogspot.com/2009/03/londra-izlenimleri.html' title='Londra İzlenimleri'/><author><name>MORTAC</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17515098667802403972</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_fwpcxb6Z8CI/Sb1FORNcxiI/AAAAAAAAAE8/98kAH8kcBw0/s72-c/P1010105.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5531101029488205711.post-1126589959351531005</id><published>2009-03-14T08:15:00.000-07:00</published><updated>2009-03-14T08:26:06.303-07:00</updated><title type='text'>The 39 Steps</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_fwpcxb6Z8CI/SbvLcQXWcHI/AAAAAAAAAEM/vCx27nBTGKs/s1600-h/39.bmp"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 143px; height: 200px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_fwpcxb6Z8CI/SbvLcQXWcHI/AAAAAAAAAEM/vCx27nBTGKs/s200/39.bmp" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5313063871703314546" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Bu yazıyı Hakan'ın vereceği tepkileri tahmin ederek yüzümde bir gülümsemeyle yazıyorum ama bu gülümsemenin kaynağı sadece onun o kendine has yorumları değil (herhalde o yorumlardan bir iki tanesini bu yazıya ekleyecektir) aynı zamanda yazıya konu olan tiyatro oyununun halen üzerimde yarattığı etki. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geçtiğimiz haftasonu Londra'ya yaptığım ziyaretin son gecesinde gezi arkadaşım İlker'i de ikna ederek o ünlü West End gösterilerinden nispeten en az şatafatlı olan bir tanesini seçerek "The 39 Steps" adlı tiyatro oyununa gittik. BAAL'in hazırlık sınıfının sonunda (ya da Orta 1'de de olabilir; 21 sene öncesinden bahsediyoruz burada, çok da net hatırlamıyorum, tamam mı) ingilizceyi yeni öğrenmişken okuduğum John Buchan'ın bu casusluk romanı asıl ününü Alfred Hitchcock'un 1935 tarihli aynı adlı filminden yapar. İlk okuduğum inglizce kitaplardan birisi olması ve en sevdiğim yönetmenlerden birisi olan Hitchcock'un biyografisinin bir parçası olmasının getirdiği kişisel değerlerin üzerinde oyun hakkındaki etkileyici yorumları da görünce kısa Londra ziyaretimin tek atışlık seçimini bu oyundan yana yaptım normal olarak. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir casusluk romanı olduğunu bildiğim için oyun için yapılan sezonun en başarılı komedilerinden birisi olduğu reklamlarını biraz şaşkınlıkla karşıladım ve bu da karşımda gerçekten de farklı bir oyun olduğunun ilk işaretiydi. Normalde 45 pounda satılan biletleri oyundan 30 dakika öncesinde yarı fiyatına alarak tiyatroya girdik ve küçük-orta ölçekli bir salona yerleştik. Herhalde balkonuyla beraber yaklaşık 200 kişilik salonun bir pazartesi akşamı olmasına rağmen yüzde 90'ı dolu gibiydi. Her yaştan izleyicinin oluşturduğu seyirci topluluğu tam zamanında başlayan oyuna daha ilk dakikasından itibaren hemen kanalize oldu. Oyunun ilk 5 dakikası nispeten durgun bir şekilde ve bir monologla başladı ama sonraki 1 saat 30 dakika tam anlamıyla bir tiyatro şöleniydi. Neden bu kadar heyecanlandığımı anlatmam biraz zor olacak, çünkü Türkiye'de tiyatro genellikle düz bir mizansenle sahneye konan eserlerden oluşur. Genelde eserlerin etkileyiciliğine ve (Allah'tan) Türkiye'de fazlasıyla sahip olduğumuz oyunculuk yeteneklerine dayanır tiyatro oyunları. Sinema sektöründe özellikle son 20 yılda yönetmenlerin iyice ön plana çıkmaya başladığı süreç tiyatro eserlerinde en azından Türkiye için henüz başlamadı gibi birşeydir. (Şimdiye kadar sadece Haluk Bilginer'in "Ermişler ya da Günahkarlar" oyununun yönetmeni Işıl Kasapoğlu'nun oyunun normal akışından bağımsız yöentmenlik müdaheleleri yaptığına şahit oldum, çok hoşuma gitmişti.)&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_fwpcxb6Z8CI/SbvLdQEVczI/AAAAAAAAAEc/RJ4xF0JwvEk/s1600-h/P1010123.JPG"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 200px; height: 150px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_fwpcxb6Z8CI/SbvLdQEVczI/AAAAAAAAAEc/RJ4xF0JwvEk/s200/P1010123.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5313063888803427122" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Tam olarak neden bahsettiğimi ifade etmeye çalışırsam, koskoca bir casusluk hikayesinin sadece 4 oyuncuyla oynanmasını, bu 4 oyuncudan 2 tanesinin yaklaşık 10 farklı karakteri neredeyse sahneyi bile terketmeden canlandırması, sahneler arasındaki geçişlerin çok hızlı ve yaratıcı şekilde gerçekleşmesi (örneğin bir sahnede ceseti bulan hizmetçinin çığlığının tren düdüğü şeklinde çıkması ve sahneye aynı anda oyuncak bir trenin çıkması ile seyircilerin sahnenin doğal olarak bir tren istasyonuna dönüştüğünü algılaması), oyunun komedi yanının çok iyi karikatürize edilmesi, bir sahnenin tamamen gölge oyunuyla sahnelenmesi vb. Bir de, hikayenin bu kadar ünlü olmasının nedeni dediğim Hitchcock'a bir iki yerde yapılan göndermeler de hem beklenen hem de hoş bir jestti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oyunun mizansenini bu kadar ön plana çıkartırken oyunculuğu arka plana atmak istemem. Çok net ifade etmem gerekirse, şu ana kadar izlediğim en iyi tiyatro oyunculuğuna şahit oldum diyebilirim. Özellikle, oyunda yaklaşık 10 farklı rol üstlendiklerini söylediğim 2 oyuncu dehşet bir oyunculuk gösterisi ortaya koydular. Oyunun mizanseni ne kadar iyi olursa olsun iyi oyunculukla desteklenmemiş olsaydı o kadar yaratcılık çok amatörce görünür ve tam bir hayalkırıklığı yaratırdı.&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_fwpcxb6Z8CI/SbvLdCZ_iEI/AAAAAAAAAEU/vYZG7ZcglnQ/s1600-h/P1010126.JPG"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 200px; height: 150px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_fwpcxb6Z8CI/SbvLdCZ_iEI/AAAAAAAAAEU/vYZG7ZcglnQ/s200/P1010126.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5313063885136169026" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;39 Basamak şu anda İstanbul'da Kenter Tiyatrosu bünyesinde sergileniyor ve websitesindeki fotoğraflardan anladığım kadarıyla mizansen tamamıyla aynı. Hatta görebildiğim kadarıyla dünyanın dörtbir yanında tamamen aynı mizansen ortaya konuyor ama Londra'da izlediğim oyundan daha iyi olabilirler mi çok emin değilim. En basitinden hikayenin orjinal olarak İngiltere ve İskoçya'da geçiyor olması nedeniyle Londra'daki İngiliz oyuncular çok güzel bir şekilde aksan çeşitlemeleri ile oyunda güzel açılımlar yapabiliyorlardı. Örneğin Türkçe sahnelenecek oyunda bu tarz çeşitlemeler göremeyeceğiz (ya da iyi bir yönetmenlik müdahelesi ile görebiliriz de). Neyse 2 Nisan'ıı bekleyip göreceğiz, Kenter Tiyatrosu'nda 39 Basamak'ı görmek için hedeflediğimiz tarih bu. 2 Nisan sonrası "39 Basamak" adlı bir entry ile görüşmek üzere, inşallah aynı duygularla yazıyor olurum.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5531101029488205711-1126589959351531005?l=mortac.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mortac.blogspot.com/feeds/1126589959351531005/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5531101029488205711&amp;postID=1126589959351531005' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/1126589959351531005'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/1126589959351531005'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mortac.blogspot.com/2009/03/39-steps.html' title='The 39 Steps'/><author><name>MORTAC</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17515098667802403972</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_fwpcxb6Z8CI/SbvLcQXWcHI/AAAAAAAAAEM/vCx27nBTGKs/s72-c/39.bmp' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5531101029488205711.post-1569928743499912443</id><published>2009-02-14T13:32:00.000-08:00</published><updated>2009-02-14T13:48:06.230-08:00</updated><title type='text'>AI'dan mükemmel bir asist</title><content type='html'>Blogumda NBA ile alakalı ilk girişi Allen Iverson'ın mükemmel asistini paylaşarak yapıyorum. Herhalde NBA tarihinin en güzel asistlerinden birisiyle karşı karşıyayız, bunu da herhalde ancak Allen Iverson yapabilirdi. Alınan ribaund sonrası daha kendi 3 sayı çizgisinin içerisindeyken karşı potaya yönelmiş Richard (Rip) Hamilton'ı gören AI tüm sahayı geçen, bu arada Grant Hill'e de bacak arası yapan bir bounce pas atıyor. Aşağıdaki youtube linkinden bu harika hareketi görebilirsiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;http://www.youtube.com/watch?v=Q3cqnW_lgt0&amp;NR=1&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İyi seyirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Not : Hazır NBA girişi yapmışken, okuduğum bir haberden de bahsedeyim. Dallas Mavericks şimdi de takas yoluyla Vince Carter'ın peşindeymiş. Fenerbahçem gibi her sene bomba bir transfer yapma politikası güden Mavs (ve sahibi Mark Cuban) bu sefer de NBA'in en yetenekli ve spektaküler oyuncularından birisi olan ama bir türlü başarılı bir takımın parçası olamayan Carter'ı bünyesine katıp karşılığında da Josh Howard'ı göndermek istiyormuş. Howard'ın gitmesine bir şey demem de, yaşlı Carter'dan medet ummak Mavs'in uzun vadeli planlama konusundaki hedefsizliğini ortaya koyuyor. Çok sevdiğimiiz bir takım olan Mavs'in bu transferine ben sıcak bakmıyorum.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5531101029488205711-1569928743499912443?l=mortac.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mortac.blogspot.com/feeds/1569928743499912443/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5531101029488205711&amp;postID=1569928743499912443' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/1569928743499912443'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/1569928743499912443'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mortac.blogspot.com/2009/02/aidan-mukemmel-bir-asist.html' title='AI&apos;dan mükemmel bir asist'/><author><name>MORTAC</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17515098667802403972</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5531101029488205711.post-2701521120014081124</id><published>2009-02-14T01:17:00.000-08:00</published><updated>2009-02-14T02:05:57.060-08:00</updated><title type='text'>İstanbul İşgal Altında...</title><content type='html'>Başlığı görünce İstanbul'un maruz kaldığı mevcut sorunlar (kalabalık, trafik, hava kirliliği vb.) üzerine bir yazı yazdığımı sanmayın. Okumayı bitirdiğim bir kitaptan bahsetmek istiyorum : "İstanbul'da İşgal Yılları".&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İş Bankası Kültür Yayınları tarafından yayınlanan ve İsmail Hakkı Sunata'nın tuttuğu günlüklerden derlenen bu kitap 1. Dünya Savaşı ve sonrasındaki Balkan Savaşı'nın ardından artık Osmanlı'nın sön dönemi olan ve Kurtuluş Savaşı'nın yaşanmaya başladığı 1920'li yılların başındaki İstanbul'un işgal yıllarını anlatıyor. Okullarda bize okutulan tarih derslerinde o dönemin İstanbul'undan neredeyse hiç bahdedilmez. Şu anda olduğu gibi o dönemde de Türkiye'nin (Osmanlı'nın) merkezi olan İstanbul'un tüm İtilaf kuvvetleri tarafından işgal altında olduğu o dönemde, halkın işgalin getirdiği hayal kırıklığı, saltanatın ve İstanbul hükümetinin basiretsizliği, geçim derdi gibi sıkıntılarla beraber günlük yaşamını sürdürmeye çalışır. Günlüğün sahibi olan Hakkı Sunata da, Balkan Savaşı sonrası terhis olmuş ve evine dönerek Darülfünun'da (üniversite) hukuk eğitimine kaldığı yerden devam etmeye başlamıştır. Kitapta, okul hayatından, İstanbul hükümetindeki gelişmelerden, Rum ve Ermeni olaylarından, Anadolu'dan gelen haberlerden, geçim sıkıntısından bahseder. Aynı şimdi olduğu gibi o zamanda da particilik (fırkacılık) illetinin Türklerin bir özelliği olduğunu anlarız...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kısaca, günlük hayatın devam ettiği işgal altındaki İstanbul'un bir entelektüel tarafından nasıl göründüğünü, çaresizlik karşısında neler hissettiğini anlatan, dönemin ünlü karakterlerinin ve olaylarının arka planda yer aldığı bir kitapla karşı karşıyayız. Kısa, rahat okunan, ilginç bir alternatif tarih eseri olan bu kitabı okunacaklar arasına eklemenizi öneririm. Fotoğraflarda ve eski filmlerde siyah-beyaz olarak gördüğümüz, tarih kitaplarındaki resmiyet ve soğukluğuyla beraber hiç yakın hissedemediğimiz o dönemlerin içine girmek için iyi bir fırsat, değerlendirin derim.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5531101029488205711-2701521120014081124?l=mortac.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mortac.blogspot.com/feeds/2701521120014081124/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5531101029488205711&amp;postID=2701521120014081124' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/2701521120014081124'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/2701521120014081124'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mortac.blogspot.com/2009/02/istanbul-isgal-altnda.html' title='İstanbul İşgal Altında...'/><author><name>MORTAC</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17515098667802403972</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5531101029488205711.post-2497035437171436179</id><published>2009-01-31T08:46:00.000-08:00</published><updated>2009-01-31T09:30:19.847-08:00</updated><title type='text'>Yeter Artık...</title><content type='html'>İnternete 2 gün giremeyince sinirim biraz olsun azalmış ve yazma isteğim kaybolmuştu ama Midget'in kendi blogundaki yazıyı okuyunca tekrar hatırladım sinirimi ve kısa bir yazı yazmak istedim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Perşembe akşamı Fenerbahçe Ülker ile CSKA Moskova'nın Abdi İpekçi'deki Euroleague 2. tur grup karşılaşmalarının ilkine gittik, gidiş sebebimiz Fenerbahçe'yi destekleme isteğinin yanısıra son 2 yılın Avrupa şampiyonu CSKA'yı görmeyi de içeriyordu. Karşılaşmanın detaylarını Midget'ın yazısında okuyabilirsiniz, yine de çok kısa bir yorum yapmam gerekirse basketbol terminolojisinde "beraberlik hatta öne geçme şansı" kadar sevdiğim bir diğer deyiş olan "bir takım ancak guardı kadar iyidir" önermesi bu maç da kendisini yüzmilyonuncu kez haklı çıkartmıştır. Mortaç tarihinde Fenerbahçemizin en kötü yabancı seçimleri bu senekilerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazımın asıl konusu Abdi İpekçi'nin bitmek bilmeyen yönetim beceriksizliğidir. Burada gittiğim her önemli ve kalabalığım ilgisini çeken bir maç sonrasında sinir ve kızgınlıkla söylediğim "bir daha maça Abdi İpekçi'de maça gelmeyeceğim" beyanatı salonun rakipsizliği nedeniyle hep boşa gidiyor. Yaklaşık 10 bin kişilik bir salonun biletli seyirci girişinin tek bir kapıdan 2 turnikeyle yapılması, çıkıştada aynı mantığın sürdürülmesi, yüzlerce araçlık otoparkının sadece 2 çıkışının olması tam bir yönetim beceriksizliği, vurdumduymazlığı ve terbiyesizliğidir. Maç sonrası Midget ve Tolga'ya söylediğimi tekrar söylemem gerekirse bu kepazelikten kim sorumlu ise Allah onların belasını versin. İşinden bu kadar bihaber olan bir yöneticinin veya kadronun böyle bir noktada nasıl varolduğuysa Türkiye'deki özellikle kamuda işlerin nasıl yürüdüğünün bir kanıtıdır. İlla bir panik oluşumu ve sonrasında olası bir can kaybı olmadığı sürece bu işin böyle devam edeceği bellidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayıptır söylemesi NBA'de de maç izleme şansım oldu ve Abdi İpekkçi'nin herhalde 3 katı büyüklüğündeki bir salona giriş çıkış arabayla ulaşım ve tüm sosyal olanaklar bir organizasyon harikasıydı. Tamam NBA ile Abdi İpekçi salonunu karşılaştıracak değilim ama en azından can kaybı olasılığını ortadan kaldırsalar, ona bile razıyız.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5531101029488205711-2497035437171436179?l=mortac.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mortac.blogspot.com/feeds/2497035437171436179/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5531101029488205711&amp;postID=2497035437171436179' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/2497035437171436179'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/2497035437171436179'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mortac.blogspot.com/2009/01/yeter-artk.html' title='Yeter Artık...'/><author><name>MORTAC</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17515098667802403972</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5531101029488205711.post-6664194859728680677</id><published>2009-01-19T13:06:00.000-08:00</published><updated>2009-01-19T14:34:26.379-08:00</updated><title type='text'>Dövüş Kulübü (yine, yeniden, her zaman)</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_fwpcxb6Z8CI/SXT_BOD7SOI/AAAAAAAAAEE/trCo9-C7wwc/s1600-h/fight%2Bclub.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 200px; height: 200px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_fwpcxb6Z8CI/SXT_BOD7SOI/AAAAAAAAAEE/trCo9-C7wwc/s200/fight%2Bclub.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5293135858486692066" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Pazar sabahı yaptığımız Belgrad koşusu sonrası (yağış olmayan haftasonları Ctesi veya Pazar sabahları koşmaya karar verdik, katılmak isteyenleri bekleriz) yaptığımız güzel kahvaltı sonrasında eve dönünce (Çiler'in doğumgünü dolayısıyla günü kızlarla geçirmesini de fırsat bilerek) uzun zamandır tekrar izlemeyi planladığım Fight Club'ı dvdye koydum ve güzel bir pazar öğleden sonrasında sessiz (Meriç'i de annemlere bırakmıştık) evde, rahat kanepede uzanarak battaniye altında çok sevdiğim bu filmin tadını çıkardım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu bloga birkaç kez çeşitli nedenlerle konu olmuş favori yazarım Chuck Palahniuk'un, yine favori yönetmenlerimden David Fincher'in ellerinde hayat bulan aynı adlı romanından uyarlanan Fight Club (Dövüş Kulübü) bence sinema tarihinin en iyi filmlerinden bir tanesidir. Çok iyi uyarlama senaryosuyla, anlatımındaki ustalığıyla, kurgusunun orjinalliğiyle, oyuncularının olağanüstü yorumlarıyla ve her bir sahnesinin sahip olduğu çalışılmış görselliğiyle her açıdan bir şaheser olarak adlandırılabilir. David Fincher'ın yönetmenlik kariyerine reklam filmleri ve ünlü isimlerim büyük bütçeli müzik klipleriyle başladığını hatırlayacak olursak filmdeki başarılı planları ve görselliği daha iyi anlayabiliriz (gerçi filmdeki eleştiriyi görünce Fincher'ın reklamdan geliyor oluşunu yüzünüzde bir gülümsemeyle karşılıyorsunuz ama neyse). Oyunculuk konusunda ise Brad Pitt (Fincher ile bu film dışında Seven ve The Curious Case of Benjamin Button'da beraber çalışmıştır), Edward Norton ve Helena Bonham Carter'ın her biri döktürmüştür. Pitt'in çılgın, sistemdışı, anarşik karakteri; Norton'un sistemde sıkışmış kalmış, ezik, kafası karışık modern insan tiplemesi ve Bonham Carter'ın genelde Tim Burton filmlerinde görmeye alıştığımız egzantrik, dağınık, yalnız ve çekici kadın tiplemesi kitabın ve filmin anlatmak istediği öyküyü ekrana yansıtmada ciddi birer katkı yapıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama ne olursa olsun, bence filmin en önemli yıldızı öyküsü. Palahniuk'un tüm kitaplarına imzasını vuran ama bu kitapta doruğa ulaştığı (bu yorumu filmin etkisiyle de yapıyorum sanırım, diğer kitaplarının hakkını yemeyeyim) tüketim toplumu eleştirisi filmin en vurucu yanını oluşturuyor. Sahip olduğumuz eşyaların zaman içerisinde bize sahip olduklarını öne süren bu eleştiri şok edici bir şekilde kafanıza çakılıyor ve ne kadar da doğru olduğunu düşünüyorsunuz. Zamanımızın neredeyse tümünü (hayatımızı) aslında hiç de ihtiyaç duymadığımız bir dolu eşyaya sahip olmak için harcadığımızı anlayınca birden her şey ne kadar anlamsız gelmeye başlıyor. Etrafımıza şöyle bir baksak, insanların ne koşullarda yaşadığını, çalıştığını gözlemlesek ve şu anda bulunduğumuz yerin aslında bir tesadüf olduğunu, bırakın doğunun ücra köylerinden birisini, Afrika'nın köylerinden birisinde bile doğmuş olabileceğimizi düşünsek ne kadar boş şeylerle uğraştığımızı daha iyi anlarız. İkiyüzlülük yapacak değiilim, daha güzel kıyafetler almaktan tamamen vazgeçeceğimi, param olsa daha iyi bir arabaya yönelmeyeceğimi iddia etmeyeceğim, ama tüketim toplumunun bir parçası olduğumu ve onunla da mümkün olduğunca mücadele etmeye çalışacağımı biliyorum, gerekirse arada bir siz de bana hatırlatabilirsiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Filmle (ve anlattıklarıyla) ilgili söylenebilecek o kadar çok şey var ama benim o kadar zamanım yok ne yazik ki. Ama her zaman oturup üzerinde konuşabiliriz. Son olarak filmin sonuyla ilgili bir yorumum olacak : kitabın sonuyla filmin sonu farklı. Filmin vuruculuğunu artıran sistemin önemli oyuncuları kredi kartı şirketlerinin patlatılması sahnesi, arka fonda çalan Pixies'in "Where is my mind"ıyla çok yaratıcı bir değişiklik olmuş kitaptan. Ve filmin 1999 tarihli olduğunu ve 11 Eylül olaylarının henüz yaşanmamış olduğunu ve 2001 sonrasında çekilmiş olsaydı bu son aynı şekilde çekilebilir miydi sorusuyla yazımı noktalıyorum.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5531101029488205711-6664194859728680677?l=mortac.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mortac.blogspot.com/feeds/6664194859728680677/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5531101029488205711&amp;postID=6664194859728680677' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/6664194859728680677'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/6664194859728680677'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mortac.blogspot.com/2009/01/dv-kulb-yine-yeniden-her-zaman.html' title='Dövüş Kulübü (yine, yeniden, her zaman)'/><author><name>MORTAC</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17515098667802403972</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_fwpcxb6Z8CI/SXT_BOD7SOI/AAAAAAAAAEE/trCo9-C7wwc/s72-c/fight%2Bclub.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5531101029488205711.post-5217883125363017592</id><published>2009-01-17T13:18:00.000-08:00</published><updated>2009-01-17T13:38:57.355-08:00</updated><title type='text'>Bu aralar ne dinliyorum?</title><content type='html'>Yıllar içinde yavaş yavaş oluşturduğum mp3 müzik arşivimi aslında çok da sık kullanmam. Genelde radyo dinlemeyi tercih ederim (son yıllardaki favorim, Türkiye'deki neredeyse her rockseverin tercih ettiği Radyo Eksen), çünkü bu sayede yeni şarkıları, grupları tanıma şansı bulur, hep aynı şarkıları döne döne dinlemeyerek müzik kulağımı ataletten kurtarmış olurum. Müzik arşivime radyoya erişim imkanı olmayan noktalarda veya birden bire aklıma düşen şarkıları dinlemekte kullanırım. Değişik zamanlarda değişen moduma göre bu arşivden değişik şarkılar favori listelerimde daha üst sıralara yükselir ve diğerlerinden daha sık yer veririm. Bu aralar en sık dinlediğim şarkılar :&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1. The Zutons : Always Right Behind You&lt;br /&gt;2. Tom Waits : Bad Liver and Broken Heart&lt;br /&gt;3. The Killers : Tranquilize&lt;br /&gt;4. Placebo : Meds&lt;br /&gt;5. Pixies : Debaser&lt;br /&gt;6. Johnny Cash : Hurt&lt;br /&gt;7. Manic Street Preachers : Suicide is Painless&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5531101029488205711-5217883125363017592?l=mortac.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mortac.blogspot.com/feeds/5217883125363017592/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5531101029488205711&amp;postID=5217883125363017592' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/5217883125363017592'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/5217883125363017592'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mortac.blogspot.com/2009/01/bu-aralar-ne-dinliyorum.html' title='Bu aralar ne dinliyorum?'/><author><name>MORTAC</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17515098667802403972</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5531101029488205711.post-9114140951974224493</id><published>2009-01-11T10:38:00.000-08:00</published><updated>2009-01-11T12:21:51.780-08:00</updated><title type='text'>Dali İstanbul'da</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_fwpcxb6Z8CI/SWpUjMR3cEI/AAAAAAAAAD8/rLBdhG4_7TQ/s1600-h/DonQ.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 162px; height: 200px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_fwpcxb6Z8CI/SWpUjMR3cEI/AAAAAAAAAD8/rLBdhG4_7TQ/s200/DonQ.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5290133675868385346" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Çiler'in hamilelik dönemi ile başlayan ve Meriç'in doğumuyla devam eden yaklaşık son 2 yıllık süreçte normal olarak (biraz da Meriç'in standart dışı zorluklar yaratması nedeniyle) sosyal hayatımızda bir daralma yaşadık, bu süreçte önemli konserler dışında neredeyse hiç sosyal yaşantımız olmadı. Sinemaya ihmal edilebilecek kadar az gittik, tiyatro veya müze ise ne yazık ki bu süreçte hiç yer almadılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sabancı Müzesinde sergilenen Dali sergisi bu süreci kırmak için en uygun fırsattı ve biz de bunu kaçırmadık. Daha önce de bahsettiğim haftaiçi kaçamaklarından birisini yaparak (ama bu sefer kadroyu kalabalık tuttuk ve Çiler, Diler, Midget ve Erman da izin aldı) soğuk bir İstanbul cumasında önce Emirgan Sütiş'de güzel bir kahvaltı ve sonrasında da hemen yan taraftaki Atlıköşk'te Dali sergisi ziyareti yaptık. Sıra beklemek derdiyle uğraşmamak için seçtiğimiz haftaiçi ziyareti fikri işe yaradı ve hiç sıra beklemeden içeri girdik. Sergide bizim gibi yetişkin ziyaretçiler de vardı ama çoğunluğu değişik yaş grupplarından çocuklar oluşturuyordu. Göreceklerini çok da özümseyemeyecekler bile olsa anaokulu öğrencilerini bile orada görmek çok hoşuma gitti ve yeni birer ebeveyn olarak Çilerle beraber hemen Meriç'i böyle sergilere götürdüğümüzü hayal ettik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3 kata yayılmış sergiyi tatmin edici buldum, Dali'nin en ünlü eserleri getiril(e)memiş olabilir ama bence bu serginin değerinden biraz olsun bile birşey götürmemiş. Asıl önemli olan sanatla profesyonel olarak ilgilenmeyen bizim gibi insanlara Dali'yi daha yakından tanıtmış olmasıdır. Dali'yi sadece sürrealist resimlerinden tanımak açıkçası 20. yüzyılın belki de en önemli ve orjinal sanatçılarından birisine yapılmış bir haksızlık gibi geliyor sergi sonrası. Sergide geçirdiğimiz yaklaşık 2,5 saatlik hızlı tur sonrası keşke biraz daha zaman ayırıp sergide sunulan kulaklık hizmetinden faydalansaydık ve daha da detaylı gezseydik dedim. Sanatın her dalı konusundaki derin beceriksizliğimin farkında olduğumdan olmadığım veya olamayacağım şeyler konusunda üzülmeyi bırakalı çok oldu ama sergi bitiminde içimde oluşan gıpta duygusuna engel olamadım. Sadece yetenekli değil, ondan daha da önemlisi zihni çok değişik çalışan, gerçek bir yaratıcı deha var karşımızda. Resim, grafik, taş baskı, ağaç baskı, sinema, tasarım, yazı ve birçok değişik sanat dalında eserler vermiş Dali. Özel hayatı da sanat hayatı gibi renkli olmuş, 20. yüzyılın neredeyse tamamına (doğum 1904, ölüm 1989) yayılmış hayatıyla belki de dünya tarihinin birçok açıdan en önemli yüzyılına damgasını vuran kritik isimlerden birisi olup çıkmış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm resimleri ilgimi çekti ama en çok Don Kişot hakkında yaptığı çalışmaları sevdim diyebilirim. Bir de daha önceden biliyordum ama bu sergiyi ziyaret edince hatırladım, en sevdiğim yönetmenlerden birisi olan Hitchcock'un Spellbound isimli filminde bir rüya sahnesi tasarısı da vardır, o da benim için önemli çalışmalarından birisidir Dali'nin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi yapılacaklar listeme Dali'nin hayatıyla ilgili bir belgeseli izlemeyi de alıyorum ve siz hala Dali sergisini görmemiş arkadaşlara da sanatla ilginiz ne derecede olursa olsun ayağınıza kadar gelmiş Dali İstanbul'da sergisini kaçırmamanızı şiddetle tavsiye ediyorum.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5531101029488205711-9114140951974224493?l=mortac.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mortac.blogspot.com/feeds/9114140951974224493/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5531101029488205711&amp;postID=9114140951974224493' title='5 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/9114140951974224493'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/9114140951974224493'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mortac.blogspot.com/2009/01/dali-istanbulda.html' title='Dali İstanbul&apos;da'/><author><name>MORTAC</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17515098667802403972</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_fwpcxb6Z8CI/SWpUjMR3cEI/AAAAAAAAAD8/rLBdhG4_7TQ/s72-c/DonQ.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>5</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5531101029488205711.post-1534323206398503872</id><published>2009-01-11T08:59:00.000-08:00</published><updated>2009-01-11T09:05:12.993-08:00</updated><title type='text'>The Kinks : Hatred</title><content type='html'>Tek bir şarkıdan bahsetmek istiyorum. Hayranı olduğum İngiliz müzik ekolünün 60'lı yıllardan bu yana (1996'da resmen dağılmışlardı ama 2008 sonuna doğru tekrar biraraya gelme ihtimalinden bahsetmiş grup üyeleri) varlığını sürdüren başarılı rock grubu The Kinks'in Hatred'ı. Kinks Britpop olarak adlandırılan ve 90'lı yıllarda tavan yaparak günümüzde de etkisini sürdüren modern İngiliz müzik akımını en çok besleyen gruplardan birisi sayılır yaptıkları müzikle. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;10 yıl öncesinin Radyo Eksen'i olarak sınıflandırabileceğimiz Kent FM'i (efsane radyo kanallarından birisidir benim için, hatta Radyo Eksen'in çıkış zamanları ile Kent'in son zamanları çakışmıştı da ben yine de hep Keent'i tercih etmiştim) sayesinde tanışmıştım bu şarkıyla. Aklımın bir köşesine not ettiğim bu şarkıyı gelişen paylaşım altyapısı sonrasında biraz geç de olsa geçtiğimiz aylarda arşivime ekleme şansım oldu. Şarkı çok sesliliği, sert ve güçlü vokali, enerjik yapısının yanı sıra ilginç ve çarpıcı sözleriyle de dikkatimi çekmişti. The Kinks'in ön planda olmayan bu şarkıyı siz arkadaşlarımın da keşfetmesini isterim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öncelikle sözlerini aşağıya aktarayım (üzgünüm Türkçe'ye çeviremeyeceğim) :&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;You keep on accusing me&lt;br /&gt;Of making your life misery&lt;br /&gt;But if that's not abusing me, what isn't&lt;br /&gt;You wanna be my friend, well it's too late&lt;br /&gt;My love for you has turned to hate&lt;br /&gt;And i think that it's a permanent condition&lt;br /&gt;You say you wanna make the peace&lt;br /&gt;Smile and turn the other cheek&lt;br /&gt;I can't put myself in such a weak position&lt;br /&gt;Now i'm willing to accept this fate&lt;br /&gt;You and me just can't cohabitate&lt;br /&gt;We agree to hate and that's our last decision&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hatred, hatred&lt;br /&gt;Is the only thing that keeps us together&lt;br /&gt;Hatred, hatred&lt;br /&gt;Is the only thing that lasts forever&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Driven by hate, driven by hate&lt;br /&gt;Driven by hate, driven by hate&lt;br /&gt;On the surface i'm a mild-mannered person&lt;br /&gt;That's until you scratch the animal inside&lt;br /&gt;Then you bring out all my animal aggression&lt;br /&gt;I gotta hatred for you that is never gonna die&lt;br /&gt;Driven to hate, driven to hate&lt;br /&gt;Driven to hate, driven to hate&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Chorus:&lt;br /&gt;Hatred, hatred&lt;br /&gt;Is the only thing that lasts forever&lt;br /&gt;Hatred, hatred&lt;br /&gt;Is the only thing that keeps us together&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;While races try to integrate&lt;br /&gt;Nations try to gravitate&lt;br /&gt;Towards equal rights, regardless of religion&lt;br /&gt;Politicians might decree&lt;br /&gt;For the sake of humanity&lt;br /&gt;Love and peace instead of a collision&lt;br /&gt;You and me accept reality&lt;br /&gt;There's no way that we can agree&lt;br /&gt;The world can't make us alter this position&lt;br /&gt;At least you and i know where we stand&lt;br /&gt;We can't be friends, walk hand in hand&lt;br /&gt;My hostility for you defies description&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hatred, hatred&lt;br /&gt;Is the only thing that keeps us together&lt;br /&gt;Hatred, hatred&lt;br /&gt;Is the only thing that lasts forever&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Driven by hate, driven by hate&lt;br /&gt;Driven by hate, driven by hate&lt;br /&gt;Hate's the only thing we have in common&lt;br /&gt;There's no escape, we'll always be this way&lt;br /&gt;So we might as well just learn to live together&lt;br /&gt;'cos we're gonna be this way till our dying day&lt;br /&gt;Driven by hate, driven by hate&lt;br /&gt;Driven by hate, driven by hate&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Chorus&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;If you keep on putting me down&lt;br /&gt;Rub my name into the ground&lt;br /&gt;I'll drag the dirt all over town about you&lt;br /&gt;And if you spread the filth on me&lt;br /&gt;I'll only have one remedy&lt;br /&gt;I'll spill the beans, you'll see i've got a mouth, too&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Chorus (2x)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeah, hatred&lt;br /&gt;Your attitude is downright rude&lt;br /&gt;Your jokes appall me, they're so crude&lt;br /&gt;Why don't you just drop dead and don't recover&lt;br /&gt;I'm the mirror to your mood&lt;br /&gt;You hate me and i hate you&lt;br /&gt;So at least we understand each other&lt;br /&gt;Hatred, hatred is the only thing that lasts, what is it?&lt;br /&gt;Hatred, hatred&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hatred, hatred&lt;br /&gt;Is the only thing that lasts forever&lt;br /&gt;Hatred, hatred&lt;br /&gt;Is the only thing that lasts forever&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk paragrafı dikkate almayacak olursak aklıma hemen evrensel çağrışımlar geliyor. Günlük yaşamdaki bir çok alanın yanı sıra bence politikaya da rahatlıkla uyarlanabilecek bu sözler (ne de olsa artık politik partiler sahip oldukları görüşleri ön plana çıkartmak ve çözümler üreterek siyaset yapmak yerine yandaşlarını genelde yarattıkları sözde ortak düşmana karşı tetikte tutmak üzerine oynuyorlar) benim aklıma ayrıca Fenerbahçe - Galatasaray ilişkisini de getirdi (ama mizahi yönden bakmanızı rica ederim, politika göndermesi gibi ciddiye almayın). Ne dersiniz...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Madem Kinks'den bahsettim, kapanışı da en iyi 5 Kinks şarkısı tercihimle yapayım :&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1. Hatred&lt;br /&gt;2. You Really Got Me&lt;br /&gt;3. Lola Lola&lt;br /&gt;4. Victoria&lt;br /&gt;5. All Day and All of the Night&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5531101029488205711-1534323206398503872?l=mortac.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mortac.blogspot.com/feeds/1534323206398503872/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5531101029488205711&amp;postID=1534323206398503872' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/1534323206398503872'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/1534323206398503872'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mortac.blogspot.com/2009/01/kinks-hatred.html' title='The Kinks : Hatred'/><author><name>MORTAC</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17515098667802403972</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5531101029488205711.post-1468518696903646923</id><published>2009-01-03T14:05:00.000-08:00</published><updated>2009-01-03T14:49:07.510-08:00</updated><title type='text'>Hala tanışmadıysanız : Alain De Botton</title><content type='html'>Başlıkta da söylediğim gibi, hala tanışmadıysanız veya adını duyduğunuz halde hala kitaplarını tecrübe etmeye başlamadıysanız bu yazıyı sizi harekete geçirmek için yazıyorum arkadaşlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bloga başladıktan sonra okuduğum kitaplar konusundaki izlenimlerimi (daha çok olumlu olanları) paylaşmak konusunda mümkün olduğunca aktif olmaya çalıştım, arada bir de geçmişe dönük kitap deneyimlerimden haberler vermek istiyorum ama bir neden olmayınca yazamıyorum işte. Sanırım 3-4 yıl önce okuduğum ve çevremdeki birkaç kişiye zorla da olsa okuttuğum bir kitap da bunun örneklerinden, Alain De Botton'un Statü Endişesi. De Botton'un başka bir kitabıyla yaşadığım tatmin edici bir süreçten sonra hem bu kitaptan hem Statü Endişesi'nde hem de yazardan kısaca bahsetmek isterim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öncelikle son okuduğum kitabın adı, "Proust Yaşamınızı Nasıl Değiştirebilir". İlk bakışta normal olarak biraz ağır bir kitap izlenimi verse de De Botton'u tanıyanlar buna aldanmayacaktır. O zaman öncelikle Alain De Botton'dan kısaca bahsetmek gerekirse, 1969 İsviçre doğumlu ama yaşamını İngiltere'de sürdüren genç kuşağın en etkileyici Avrupalı yazarlarından birisi. Kitapları filozofik yaklaşımlar içerir, gündelik konuları çok farklı bakış açıları ile inceler, felsefeye karşı olan ön yargılarımızı akıcı dili ile darmadağın eder, detaylı analizleri ile kendi kendimizi keşfetmemize yardımcı olur. Kitaplarından bazılarının isimlerini yazarsam nelerden bahsettiğini görebilirsiniz : Aşk Üzerine, Romantik Hareket, Seyahat Sanatı, Mutluluğum Mimarisi... Proust Yaşamınızı Nasıl Değiştirebilir temeline ünlü Fransız yazar Marcel Proust'u alır ve onun üzerinden örneklerle bize gündelik yaşamımıza dair ipuçları sunar, farkında olmadığımız ama okuduğumuz an tıpatıp bizim de içinde bulunduğumuz ortamları anlatır, öyle bir kaygısı olmasa da çözümler sunar, ya da en azından farkındalık yaratması sayesinde bize adım atmamız için imkan verir. Hemen söyleyeyim Proust'u hiç okumadım, açıkçası önümüzdeki 10 yıllık kalkınma planımda da yer almıyor ama edebiyattan biraz da hoşlanan birisi olarak bu magazinsel kişilikle tanışmak için de iyi bir fırsat bu kitap. Kesinlikle önerebileceğim ve kişisel garanti verebileceğim bir kitap.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Alain De Botton ile tanışmamı sağlayan kitap olan Statü Endişesi (De Botton'u bana ilk duyuran ise eğer yanlış hatırlamıyorsam İlker Y. idi, ona da teşekkür edeyim buradan) ise benim en sevdiğim 10 kitap listeme kesinlikle girecek bir kitaptır. Yalan söylemeyeyim, üzerinden bu kadar zaman geçtiği için içeriği konusunda çok detaylı bilgi veremeyeceğim (okuduğum kitapları genelde kısa sürede unuturum, ya iyi zaman geçirmemi sağlamış olurlar ya da içerikleri ile bana yaptıkları kişisel katkıları hareketlerime, karakterime yansır derinden ama anlat derseniz anlatamam) ama insanın varoluşundan bu yana baskı unsuru olan, modern yaşamda ise teknolojik imkanlar nedeniyle iletişimdeki gelişmeler sonrası tavana vuran statü sahibi olma içgüdüsünden bahsediyor kitap. Kitap konusunda söyleyebileceğim, okuyunca kendinizi büyük bir baskıdan kurtulmuş olarak hissettiğiniz ve mutlu olduğunuzdur. Bunu sadece ben değil zorla okuttuğum Çiler de kardeşlerim de teyit etti. Böylece size etti ikinci mutlaka okunması gereken De Botton kitabı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yukarıda önerdiğim iki kitabı okuduktan sonra büyük ihtimalle siz de benim gibi De Botton'un hayranı olacak ve diğer kitaplarını da okuyacaksınız. Okuduğum diğer kitapları bu ikisi kadar olmasa da yine iyiler, şimdi son çıkan kitabını aldım kısa bir süre sonra onu da okumayı planlıyorum : Çalışmanın Mutluluğu ve Sıkıntısı. Adı bile çekici...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5531101029488205711-1468518696903646923?l=mortac.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mortac.blogspot.com/feeds/1468518696903646923/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5531101029488205711&amp;postID=1468518696903646923' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/1468518696903646923'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/1468518696903646923'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mortac.blogspot.com/2009/01/hala-tanmadysanz-alain-de-botton.html' title='Hala tanışmadıysanız : Alain De Botton'/><author><name>MORTAC</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17515098667802403972</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5531101029488205711.post-17812015590715530</id><published>2008-12-30T08:27:00.000-08:00</published><updated>2008-12-30T09:27:23.453-08:00</updated><title type='text'>2008'in filmler açısından değerlendirmesi</title><content type='html'>Başlığa bakınca iyi bir film eleştirisi yazısı beklediyseniz yanılacaksınız, çünkü nispeten kısa bir yazı olacak. 2008 yılının neredeyse tamamını anne-baba olarak geçirdiğimizden ve Meriç de bu süreci kolaylaştırmak adına hiçbirşey yapmadığından ne sinemada ne de evde pek bir film izleme şansımız olmadı, o nedenle bu senenin filmlerini çok sağlıklı değerlendiremeyeceğim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar 2008 yapımı film izledim dersem yalan olmaz. Onlar da normal olarak en göz önünde olanlardı : Quantum of Solace, The Dark Knight, Wanted ve Indiana Jones and the Kingdom of Crystal Skull. Arada dvdden başka filmlerde izledim tabii (özellikle Atina'da görevde iken akşamları otel odasında zaman geçirmek için) ama onlar arasında çok değişik bir şekilde Bob Dylan'ı anlatan I'm not There dışında aklımda yer eden bir film yok (belki biraz da yine bir müzik efsanesi Johnny Cash'in anlatıldığı Walk the Line ama o filmi sinemasal açıdan çok Cash'e ve müziğine olan ilgimden hatırlıyorum).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2008'in ön plandaki filmlerine bakınca genelde ünlü serilerin devam filmlerini görüyoruz, Indy, Bond ve Batman. Özellikle Indiana Jones yıllardan sonra büyük umutlarla beyaz perdeye aktarılmıştı ama çok büyük bir hayal kırıklığı oldu. Keşke çekilmemiş olsaydı diye bile düşündüm açıkçası. Son James Bond filmi ise bir öncekinin yarattığı vuruculuk seviyesine ulaşmadıysa da ben yine beğendim. Daniel Craig'in Bond karakterine kazandırdığı inandırıcılık ve kırılganlık Bond filmlerini daha bir izlenir yaptı. İlk aksiyon film yönetmenliğini yapan Marc Forster birçok hareketli sahnede işin kolayına kaçıp hızlı planlar ve karambol kurgularla biraz hayal kırıklığı yaratsa da, filmin genel havasını korumayı başarmış; hatta, kendi imzasını atarak Bond filmleri klasiği olan "Ben Bond, James Bond" repliğini ve ünlü Bond oyuncaklarını filmden -herhalde bu seferlik- çıkarmış. Bir de opera sahnesinin kurgusu gerçekten güzeldi, söylemeden geçmeyeyim. Bu arada hazır Marc Forster'dan konu açılmışken Finding Neverland'ini izlemediyseniz ilk izlenecekler listenize eklemenizi tavsiye ederim. Harika bir filmdir...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son Batman filmi de aynı Bond filminde olduğu gibi bir öncekinin gölgesi ve beklenenden yüksek başarısının tehditi altında perdelere geldi. Dark Knight'da yönetmen Christopher Nolan yine ilginç bir açılıma gidip Batman'i hikayenin tam da ortasına koymayarak filmin dramatik yapısını bence güçlendirmiş. Filmin karanlık havası, iyi işlenmiş kötü karakterler ve güçlü dramatik yapı Nolan'ın bir önceki filmde Batman serisine kazandırdığı etkileyici yapıyı devam ettirmiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Benim için 2008'in sürprizi ise Wanted oldu. Olağandışı bir aksiyon filmi izlemek, Angelina Jolie'nin güzelliğinin tadını çıkartmak ve de iyi film müziği dinlemek istiyorsanız Wanted'ı izleyin derim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazımı sonlandırırken yakında sinemalara gelecek ve uzun zamandır ilk defa beni heyecanlandıran bir filmi duyurmak istiyorum. Az sayıdaki filmlerinden her biri olay yaratan David Fincher'in Fight Club ve Seven filmlerindeki başrol oyuncusu Brad Pitt ile tekrar bir araya geldiği The Curious Case of Benjamin Button. 80'li yaşlarında hayata başlayan geriye doğru yaşlanan bir adamın değişik hikayesi anlatılıyor. Ocak içerisinde sinemalara geliyor bildiğim kadarıyla, izledikten sonra ayrıntılı bir eleştiri yazısı yazmayı umuyorum.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5531101029488205711-17812015590715530?l=mortac.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mortac.blogspot.com/feeds/17812015590715530/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5531101029488205711&amp;postID=17812015590715530' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/17812015590715530'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/17812015590715530'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mortac.blogspot.com/2008/12/2008in-filmler-asndan-deerlendirmesi.html' title='2008&apos;in filmler açısından değerlendirmesi'/><author><name>MORTAC</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17515098667802403972</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5531101029488205711.post-4833132734002357832</id><published>2008-12-27T12:24:00.000-08:00</published><updated>2008-12-27T12:28:04.912-08:00</updated><title type='text'>Baba olmanın dayanılmaz hafifliği</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_fwpcxb6Z8CI/SVaPtwf2-_I/AAAAAAAAAD0/qZd6zfOcnys/s1600-h/meric_10.JPG"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 200px; height: 196px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_fwpcxb6Z8CI/SVaPtwf2-_I/AAAAAAAAAD0/qZd6zfOcnys/s200/meric_10.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5284569229041269746" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Meriç'le 10 ayımızı doldurduk. Bu aralar aklımda olan bir konuyu yazıya dökme ihtiyacı duydum, çok garip ama herhalde bir çok anne-babanın başına gelmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Meriç'in doğumunun ardından normal olarak çevredeki herkes fiziksel olarak birilerine benzetme gereksinimi duydu, bir noktaya kadar normal ama sonrası gerçekten komik olabiliyor : aaa, burnu aynı amcası; aaa, gözleri aynı babası; aaa, ayak baş parmağı tıpkı annesininki vs. Ama ne zamanki Meriç biraz daha büyüyüp artık görülebilir, ayırt edilebilir davranışlar sergilemeye başladı, işte o zaman olay ilginç bir hal almaya başladı. Fiziksel benzerliklerden daha değerli bu benzerlikler çünkü, fiziksel olarak anne-babaya benzemesini insan normal karşılıyor ama davranışlarının daha birkaç aylıkken bile bu denli sana ait olması ego tatmini yaratıyor, çocuğa karşı daha da derin hisler hissetmene yol açıyor ve çocuk sahibi olmanın mutluluğunu dolu dolu yaşatıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Meriç örneğine bakacak olursak fiziksel olarak bana benzemesinden sonra davranışları da daha çok bana benzemeye başladı (her ne kadar annesi bu duruma kıl olsa da, elinden bir şey gelemiyor tabii... yani bu yazıma konu olan durum bizim örneğimizde bana ait, annesi benim kadar faydalanamıyor). Ufak tefek şeylerden bahsediyoruz tabii ki, uykuya dalmakta zorlanması, annemin anlattığına bakılırsa aynı benim de bebekken yaptığım gibi olduğu yerde durmaksızın zıplaması, merakını çeken bir şey olduğunda kafasını hafif dikerek ve gözlerini kısarak odaklanması vb. İlginç olan şeyse, ben tüm bunları ve daha fazlasını Meriç'te gördükten sonra kendimde keşfetmem... hatta ilk tepkilerim aaa, aynı Meriç gibi yapıyorum şeklinde oldu sonra bir terslik olduğunu farkedip, onun bu özelliklerini benden almış olduğunu anladım :) Çok daha fazla örnek vermek isterdim ama yazıyı yazarken birden hepsi aklımdan çıktı, ileride edit ederim veya kısa notlarla bloga eklerim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu arada, bugün Çiler'le konuşurken ikimizin de içinde kaldığını anladığımız bir anne-babalık isteği olduğunu anladık, yavruyu bir türlü şöyle doya doya kucağımızda bağrımıza basa basa takılamadık. Çok meraklı bir beyefendi olduğundan kucakta olduğunda yüzü hep dışarı dönük durmak istiyor, o nedenle hiç yüz yüze taşıma şansımız olmadı, devamlı ensesini seyrettik, kafa arkasındaki saç gelişmesini yakından takip ettik (şu anda 2-3 cm civarında ve kıvrılmaya başladı, kıvırcık olacak kesinlikle). 1-2 ay önce keşfettiğimiz bir şey ise, biraz olsun bize sarılmasını sağladı, eğer korktuğu birşey olursa arkasını dönüp direkt boynunuza sarılmaya çalışıyor, Allah'tan biraz ödlek bir oğlumuz var da, birkaç saniyeliğine olsa da bu hissi doya doya olmasa da tadıyoruz.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5531101029488205711-4833132734002357832?l=mortac.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mortac.blogspot.com/feeds/4833132734002357832/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5531101029488205711&amp;postID=4833132734002357832' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/4833132734002357832'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/4833132734002357832'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mortac.blogspot.com/2008/12/baba-olmann-dayanlmaz-hafiflii.html' title='Baba olmanın dayanılmaz hafifliği'/><author><name>MORTAC</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17515098667802403972</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_fwpcxb6Z8CI/SVaPtwf2-_I/AAAAAAAAAD0/qZd6zfOcnys/s72-c/meric_10.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5531101029488205711.post-4856059164906900507</id><published>2008-12-25T05:46:00.000-08:00</published><updated>2008-12-25T06:06:37.647-08:00</updated><title type='text'>Arctic Monkeys : En iyi 5</title><content type='html'>Müzikte, özellikle rock müzikte deneysel ve yeni bir şeyler deneyen gruplar, şarkıcılar her zaman beğenimi kazanmıştır. 2 yıldır bu yönden çok şanslıyız çünkü Arctic Monkeys var. Kısa geçmişlerinde ortaya çıkardıkları parçalar ve daha da önemlisi müzikal mantaliteleri diğerleri gibi tek albümlük veya kısa dönemli gruplardan olmayacaklarını açıkça ortaya koyuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Benim en sevdiğim 5 şarkıları :&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1. Fake Tales of San Francisco&lt;br /&gt;2. I Bet You Look Good on the Dancefloor&lt;br /&gt;3. When the Sun Goes Down&lt;br /&gt;4. Fluorescent Adolescent&lt;br /&gt;5. Dancing Shoes&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5531101029488205711-4856059164906900507?l=mortac.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mortac.blogspot.com/feeds/4856059164906900507/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5531101029488205711&amp;postID=4856059164906900507' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/4856059164906900507'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/4856059164906900507'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mortac.blogspot.com/2008/12/arctic-monkeys-en-iyi-5.html' title='Arctic Monkeys : En iyi 5'/><author><name>MORTAC</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17515098667802403972</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5531101029488205711.post-2418195838507935965</id><published>2008-12-24T12:58:00.000-08:00</published><updated>2008-12-24T13:28:21.505-08:00</updated><title type='text'>Efsane dönüyor : Blur</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_fwpcxb6Z8CI/SVKpZt2NbZI/AAAAAAAAADs/E83LIZQ9c2w/s1600-h/Blur.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 200px; height: 200px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_fwpcxb6Z8CI/SVKpZt2NbZI/AAAAAAAAADs/E83LIZQ9c2w/s200/Blur.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5283471572127804818" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Geçtiğimiz hafta bence son zamanların müzik dünyası açısından en önemli haberi duyuruldu (bu aralar bir Guns'n Roses ve Chinese Democracy furyası gidiyorsa da bende nedense aynı etkiyi uyandirmadi) : 2003 yılında dağılan Blur tekrar birleşme kararı aldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Damon Albarn, Graham Coxon, Alex James ve Dave Rowntree’den kurulu Blur bence brit-popun en iyi ve kaliteli temsilcisidir. Her başarılı grubun mutlaka sahip olduğu yetenekli, karizmatik ve yaratıcı lider figürü olan Damon Albarn'ın önderliğinde 90'lı yılların başından beri müzik hayatımızda olan Blur benim için en önemli atağı Oasis'e karşı duruşları ile yapmıştı. Bildiğim ama çok da takip etme şansı duymadığım bir gruptu Blur, ama ne zamanki medyada Oasis (kıl Gallagher kardeşler) ile kavga ettiklerini duydum, saygımı kazandılar ve daha yakından takibe hak kazandılar, bundan kazançlı çıkansa normal olarak ben oldum. (not : Oasis'e kıl olan başka bir favori grubum da Radiohead'dir, hatta B sides şarkılarından oluşturulmuş bir albümlerinde ünlü Oasis şarkısı Wonderwall'u da söylerler, Noel Gallagher'ın detone olduğu yerlerde Thom Yorke da detone olur bilerek... bir de o albümde Wish You Were Here'ı yorumlarlar ki, Radiohead coverı da dinlemeyi hak eder).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2003'te yollarını ayırdıktan sonra Damon Albarn Gorillaz ve The Good, the Bad and the Queen adlı projelerle hayatımızda kalmaya devam etti. Her iki projede (özellikle Gorillaz) başarılıydı ama Blur'un tekrar birleşme haberi tüm hayranlarının heyecanla beklediği bir haberdi, nitekim birleşme haberiyle beraber Temmuz 2009'da vereceklerini duyurdukları konserin 50bin adetlik biletleri 3 dakikada tükenmiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belki bu birleşmeyi izleyen konserler, turneler dizisinde İstanbul da yer alır. Yazımı En İyi 5 Blur Şarkısı ile tamamlıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1. Song 2&lt;br /&gt;2. Tender&lt;br /&gt;3. Coffee &amp; TV&lt;br /&gt;4. Out of Time&lt;br /&gt;5. She's So High&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5531101029488205711-2418195838507935965?l=mortac.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mortac.blogspot.com/feeds/2418195838507935965/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5531101029488205711&amp;postID=2418195838507935965' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/2418195838507935965'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/2418195838507935965'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mortac.blogspot.com/2008/12/efsane-dnyor-blur.html' title='Efsane dönüyor : Blur'/><author><name>MORTAC</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17515098667802403972</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_fwpcxb6Z8CI/SVKpZt2NbZI/AAAAAAAAADs/E83LIZQ9c2w/s72-c/Blur.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5531101029488205711.post-8522049095533103413</id><published>2008-12-22T11:18:00.000-08:00</published><updated>2008-12-22T13:11:46.459-08:00</updated><title type='text'>Spies Like Us</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_fwpcxb6Z8CI/SVACYolPC8I/AAAAAAAAADk/Zvf8eI95RLQ/s1600-h/Spies_Like_Us.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 146px; height: 200px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_fwpcxb6Z8CI/SVACYolPC8I/AAAAAAAAADk/Zvf8eI95RLQ/s200/Spies_Like_Us.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5282724985139301314" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Meriç nedeniyle sinemaya gitme veya divxten de olsa yeni filmleri takip etme şansımız azaldığından sinema endüstrisinin yeni örnekleri konusunda yazı yazma şansım pek olmuyor. Aylardan sonra Indiana Jones serisinin 4. (ve artık son olmuştur umarım dedirten) filmini bile 2-3 güne yayarak ancak izleyebildim. Bu film hakkında yazmak istemiyorum çünkü gerçekten hayalkırıklığı yaratan bir filmdi ve bu blogda genelde iyi izlenimleri paylaşmak istiyorum. Tek söyleyebileceğim bu kadar yıl aradan sonra daha iyi bir senaryoyla karşımıza çıkmış olmalarını beklerdik, Nicolas Cage'in National Treasure serisi standartlarına inmiş bir film buldum ben, üzülerek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geçtiğimiz gün Meriç'in biraz da erken uyumasından faydalanarak, elimizde birikmiş onlarca filmden birisini seçmek ve felekten bir gece çalmak (artık film izlemeyi böyle adlandırıyoruz işte) istedik. Çoğunlukla yenilerden olan seçenekler listesinde bir tane film vardı ki, benim klasiklerim arasında yer alıyordu ve Çiler de izlemediğinden hemen onu öne aldık, bizim televizyonlarda "Bizim Gibi Casuslar" adıyla gösterilen "Spies Like Us".&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1985 yapımı filmin başrolünde o zamanların en pöpüler iki komedyeni Dan Aykroyd ve Chevy Chase var. Filmi ilk olarak ortaokul yıllarında TRT'de izlemiştim ve tek bir sahnesi sayesinde bile Mert ve benim klasiklerimiz arasına girmişti. Blogda daha önce yayınladığım bir listede de anlattığım "doktor, doktor, doktor, doktor, doktor, doktor...." sahnesi kesinlikle bir unutulmazdır, sırf o sahne için film izlenebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Film aslında çok basit bir konudan yola çıkıyor ve temelini yönetmenlik, senaryonun yaratıcılığı, görsellik gibi kaygılardan çok başrolündeki iki ustanın yeteneklerine dayandırıyor. Hele bir de 23 yıl geçtikten sonra filmi ilk defa izleyenlere normal olarak biraz yavan gelebilir ama filmin sadelik ve içtenliği tüm diğer etmenlerin önüne geçiyor. Soğuk savaş döneminde Sovyet sınırları içerisinde bir operasyon düzenlemeye karar veren derin Amerikan devleti asıl ajanların önünü açmak için bir de "yem" ajan ekibi göndermeye karar verir ve bu iş için de defalarca ajanlık sınavına girip geçememiş iki beceriksiz adamı görevlendirirler. Film bu basit ve örneğini sonrasında da çok gördüğümüz sinopsis üzerinden devam ediyor, konu akışı açısından hiçbir sürprizle karşılaşmayacak ama arada patlayan esprilerle iyi zaman geçireceksiniz.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5531101029488205711-8522049095533103413?l=mortac.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mortac.blogspot.com/feeds/8522049095533103413/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5531101029488205711&amp;postID=8522049095533103413' title='4 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/8522049095533103413'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/8522049095533103413'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mortac.blogspot.com/2008/12/meri-nedeniyle-sinemaya-gitme-veya.html' title='Spies Like Us'/><author><name>MORTAC</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17515098667802403972</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_fwpcxb6Z8CI/SVACYolPC8I/AAAAAAAAADk/Zvf8eI95RLQ/s72-c/Spies_Like_Us.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>4</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5531101029488205711.post-3782295593903816026</id><published>2008-12-21T14:02:00.000-08:00</published><updated>2008-12-21T14:04:49.573-08:00</updated><title type='text'>Matrix Regeneration'a * Doğru</title><content type='html'>BAAL tayfasının temelini oluşturduğu (sonradan amcaoğlu Tolga'nın da katıldığı) erkekler grubumuzun (ve tabii ki eşlerinin, kız arkadaşlarının da tamamladığı) şu an itibariyle 20 yıl öncesine kadar uzanan geçmişiyle etrafındakiler tarafından gıptayla izlenen bir arkadaşlık topluluğu olduğuna inanıyorum. Kronolojik sırayla ben, Mert, Şafak, Erman, Murat Yılmaz, Özgür, Hakan ve Tolga'nın ilk jenerasyonunu oluşturduğu grubun zamanla büyümesi, doğal sürecin sonucunda evlenmesi ve sonrasında da çocuk sahibi olmaya başlamasıyla ikinci jenerasyonun gelmesi kaçınılmazdı. Bu noktada işin güzel ve bir o kadar da ilginç tarafı, aynı sınıfta okumuş aynı yaşlarda grubun 4 elemanının 2'sinin 2002'de 4 gün arayla, 2'sinin 2006'da 1 hafta arayla evlenmesi sonrasında sanki ayarlamış gibi 2008 yılını çocuk sahibi olmak için seçmesi...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evlenme sırası Şafak/Neşe, Murat/Çiler, Hakan/Berçem ve Özgür/Nilüfer şeklindeydi, çocuk sahibi olma sırası da aynı şekilde olabilirdi aslında ama Murat/Çiler çifitinin Meriç'i bu noktada biraz mızıkçılık yaptı ve Şafak/Neşe çiftinin Teoman'ını (25 Mayıs) daha fazla bekleyemedi ve ilk sırayı burun farkıyla da olsa kaptı (21 Şubat). Bu değişikliğin dışında evlilik sırasına göre çocuk sahibi olma sırası aynı sayılır. Şafak/Neşe'nin Teoman'ından sonra Hakan/Berçem çiftinin Eren'i (27 Ekim) jenerasyonun 3. halkasını oluşturdu ve şu anda da (şimdilik) son halkamız yolda, Özgür/Nilüfer çiftinin henüz adı konmamış oğulları. Özellikle Matrix Regeneration diye adlandırmamızın sebebi tahmin edilebileceği gibi 2. jenerasyonun da şu an için erkeklerden oluşmuş olması.  Dışarıdan bakanlar için bu tabirdeki "Regeneration" benzetmesi tamam da, Matrix ne alaka diye soracak olurlarsa, o da biraraya geldiklerinde kaç yaşına gelmiş (ya da gelecek) olurlarsa olsunlar, hayatın onları sürüklediği konum / statüler ne olursa olsun sanki lise yıllarına dönmüşçesine birbirleriyle şakalaşan ve Kocamustafapaşa'da bir sokakta birbirine doğru havada süzülen tekmelerin ardından "karambol"lerinin Matrix  olarak da tanımlamaya başlayan grubun ikinci kuşağının da kaçınılmaz olarak karambollerin devamını getirecek olmalarının inancı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her ne kadar şu an için 10, 7 ve 2 aylık da olsalar görünen o ki ikinci kuşak da babalarının temel özelliklerini taşıyorlar. En büyük umudum onların da tıpkı babaları gibi şanslı olmaları ve babalarının yaşadığı bu büyük arkadaşlığı kendi adlarına da devam ettirmeleri. Bizler en azından biliyoruz ki, doğuştan böyle bir olasılığa sahip olmaları bile bir şans. Gerisini getirmek onlara kalacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* Matrix Regeneration benzetmesi Teoman'ın babası Şafak'a aittir.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5531101029488205711-3782295593903816026?l=mortac.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mortac.blogspot.com/feeds/3782295593903816026/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5531101029488205711&amp;postID=3782295593903816026' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/3782295593903816026'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/3782295593903816026'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mortac.blogspot.com/2008/12/matrix-regenerationa-doru.html' title='Matrix Regeneration&apos;a * Doğru'/><author><name>MORTAC</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17515098667802403972</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5531101029488205711.post-3199547021765420181</id><published>2008-10-29T14:04:00.000-07:00</published><updated>2008-10-29T14:55:53.846-07:00</updated><title type='text'>Kısa Kısa</title><content type='html'>Bitmek tükenmek bilmeyen Atina günlerimin iyice bunaltması nedeniyle hiçbir şey okumak, hiçbir  şey yazmak, hiçbir şey düşünmek istemiyorum. Şu andaki tek hedefim buradan mümkün olduğunca çabuk kurtulmak ama bu da benim elimde değil, adamların keyfinin gelmesini bekliyoruz. Bloga bu kadar ara vermek hoşuma gitmedi, o nedenle aklımda olan bazı şeyleri kısa kısa geçmek istiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- İlk gündem maddemiz, Yunanlar ve çalışma şevkleri konusu. Bir millet çalışmamak için bu kadar bahaneyi nasıl üretiyor anlamıyorum. Her hafta bir gün grev yapıyorlar, zaten yarım gün gibi çalışıyorlar, ona da çalışmak denirse. Bundan sonra birisine beddua etmek için işin Yunanistan'a düşer inşallah diyeceğim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- İkinci gündem maddemiz, aslında en önemlisi oluyor, grubumuzun en yeni üyesine hoşgeldin diyoruz. Aslında babalarından izin alıp erkekler grubumuzun artık üçlenen erkek çocukları hakkında bir yazı yazmak istiyorum. Bundan sonra yolda olan dördüncü bebeğimizin de erkek olması gerekir artık... Hoşgeldin Eren :) Umarım benim babanla olan arkadaşlığımızı siz de Meriç ile devam ettirirsiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Geçen akşam hangardan çıkmış arabaya yürürken "hava da amma soğudu" diye düşündüğümü, sonra da neredeyse Kasım'a geldiğimizi ve yazın ortasından beri aralıklarla da olsa Atina'da olduğumu farkettim. Yuh demek istiyorum sadece.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Son 2 haftada tek sayfa kitap okumadım ama okuyacağım kitap belli. Blogumun başlığı olan Hitchhiker's Guide to the Galaxy (Otostopçunun Galaksi Rehberi) serisinin ikinci kitabı olan Evrenin Sonundaki Restoran'a yıllar sonra başlıyorum. Serinin ilk kitabını ingilizcesinden okuduktan sonra hemen internetten tüm serinin tek ciltli halini satın alıp Şafak ile Amerikadan getirtmiştim ama taktik hatası yaptığımı sonradan anlamıştım. Kitap 3-4 kilo ağırlığında ve yüzlerce sayfa olduğundan sadece evde okuma şansı oluyordu. Toplu ulaşım araçlarında kitap okuyan birisi olarak benim için iyi bir kitap formatı değildi ve yıllardan sonra geçtiğimiz aylarda tüm seriyi türkçe olarak ve ayrı ayrı kitaplar halinde aldım (ilgilenenler için, Türkçesinin de tek ciltli versiyonunu yapmışlar). İlkinden aldığım zevki serinin geri kalanından da alacağıma eminim. İzlenimlerimi paylaşırım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Meriç emeklemeye başlamış ve ben hala göremedim...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5531101029488205711-3199547021765420181?l=mortac.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mortac.blogspot.com/feeds/3199547021765420181/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5531101029488205711&amp;postID=3199547021765420181' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/3199547021765420181'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/3199547021765420181'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mortac.blogspot.com/2008/10/ksa-ksa.html' title='Kısa Kısa'/><author><name>MORTAC</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17515098667802403972</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5531101029488205711.post-8247432248685792057</id><published>2008-10-09T08:54:00.000-07:00</published><updated>2008-10-09T08:57:59.782-07:00</updated><title type='text'>Kitap Eleştirileri : "Köşeye Kıstırmak" ve "Görünmez Canavarlar"</title><content type='html'>Geçtiğimiz günlerde arka arkaya okuduğum 2 kitap hakkında kısa yorumlar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birincisi Chuck Palahniuk'dan Görünmez Canavarlar (orj. Invisible Monsters). Geçtiğimiz ay yazdığım bir yazıda bu yazardan ve filme çekilecek olan bir kitabından (Tıkanma, Choke) bahsetmiştim. O yazıdan sonra henüz okumadığım 1-2 kitabını daha okunacaklar listesinde öne aldım ve bunlardan ilki olan Görünmez Canavarlar'ı hızla okudum. Hayatta 2 spesifik konuda yeteneğim olmasını çok istemişimdir her zaman, birisi yazarlık diğeri ise bir enstrüman çalabilmek (spesifik olarak konuşmak gerekirse trompet). Eğer yazar olma şansım olsaydı kesinlikle Chuck Palahniuk gibi yazabilmeyi isterdim, diğer hiçbir yazarda onun dili ve üslubu gibi keskin bir tarz görmedim şimdiye kadar. Popüler kültüre bu denli hakim olması, modern (!) hayatın bize empoze ettiği ve bizi zorla içine sürüklediği yaşam stiline muhalif ve eleştirel tavrı, yaratıcı öykülerinin aynı anda içerdiği gerilim ve mizah duygusu ve yukarıda da bahsini ettiğim kişisel imzasını oluşturan yazı üslubuyla eğer hala okumadıysanız ilk fırsatta keşfetmeniz gereken yazarlardan birisidir Palahniuk.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Görünmez Canavarlar aynı diğer kitaplarındaki gibi popüler kültürün tekdüzeleştirdiği, dış görünüşün ve imajın herşey olduğunu düşünen günümüz kuşağından bir grup insanın öyküsünü anlatıyor. Modellik yapan kahramanımız bir dizi olaylar sonrasında yüzünü kaybediyor (kitaptaki tabiriyle "kuşlar yiyor") ve sonrasında kendini bulma sürecini bize anlatıyor. Bu süreçte güzelliğini kaybettiği için onunla ilişkisini kesen nişanlısı, gizemli ve karizmatik bir güzel, beraber modellik yaptığı ama onun güzelliğini kıskanan en yakın arkadaşı, AIDS'den ölmüş abisi, abisinin cinsel kimliği nedeniyle yaşamları değişen anne babası gibi her biri birbirinden ilginç karakterlerle ilişkilerini görüyoruz. Kitap çok eğlenceli, akıcı ve aynı zamanda düşündürücü, her sayfada ayrı bir büyük lafla karşı karşıya geliyorsunuz. Palahniuk'un aile ve tanrı arasındaki kurduğu benzetmeler özellikle dikkat çekici. Mutlaka okunması gerekenler listesine sadece bu kitabı değil, Palahniuk'un tüm kitaplarını koyun derim (ama ardarda okumayın, hikayeler, karakterler birbirine girmesin).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkinci kitap ise yine daha önce yazdığım bir yazının devamı niteliğinde. Paul Auster'i keşfetmemin ardından ondan ikinci kitabı da okuyup bitirdim, Köşeye Kıstırmak (orj. Squeeze Play). Kitap, Auster'in yazarlık döneminin başlarına denk geliyor ve sanırım biraz para kazanmak amacıyla yazmış zamanında. 1978 tarihli bu kitap Auster'in diğer kitaplarından içerik olarak çok farklı, bir dedektiflik hikayesi ile karşı karşıyayız. Yazarların veya yönetmenlerin zaman zaman yeteneklerini alışageldik tarzları dışında kullanmaları hep ilgimi çekmiştir. Her zaman gerilim romanı yazan bir yazarın bir sefer aşk romanı yazması veya tam tersi; ya da aynı şeyin sinemada uygulanması gibi. Gerçi Paul Auster bunu iyice ustalaşıp dilini oturttuktan sonra denemek amacıyla yapmamış, daha yazarlığının başında yapmışsa da bana yine de ilgi çekici geldi. Bu düşüncelerle başladığım kitap hakkında iyi yorumlar yapamayacağım, bence türünün çok basit hatta vasatın altında bir örneğiyle karşı karşıyayız. Karakterlerin derinliği üzerinde iyi çalışılmış olması yazarın (o zaman için) gelecekteki kitaplarının karakter açısından başarılı olacağının haberini verse de, ne yazık ki öykünün kendisinin başarısız olması ve olayların akışının tekdüzeliği kitabı vasatın altında tutuyor. Auster okuduğu dedektiflik romanlarındaki dili ve olay sıralamasını türün özelliklerini korumak amacıyla değiştirmemiş ama sonuçta hiçbir özelliği olmayan bir kitap ortaya çıkmış. Kahramanımızın olayları çözmesi bence tamamen bir bomba, kendi kafasından bir senaryo kuruyor, o senaryoya nereden ulaştığını çok iyi anlamıyoruz, işin komiği hiçbir delile dayanmayan bu hipotezlerini şüphelilere yönelttiği zaman hepsi de direkt kendilerini afişe ediyorlar. Aslında bu durum biraz olsun Sherlock Holmes hikayelerinde de vardır, Holmes sahip olduğu tümdengelim muhakeme yeteneğiyle karşılaştığı olayları kendince yorumlar, delilleri kimsenin görmediği şekilde inceler ama sonuçta genel olarak somut verilerle değil  de zeka ürünü senaryolarla suçluları yakalar, o adamlar da kendisine yöneltilen suçlamaları sırf olayı doğru anlattığı için hemen kabul ederler, delil göster güzel kardeşim demezler...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Köşeye Kıstırmak özellikle zaman ayırmayı hak eden bir kitap değil bence, yazarının adını kullanan ve benim de bunda bir haksızlık görmediğim bir kitap. Auster hayranı iseniz tabii ki erken yazarlık döneminde giriştiği bu denemeyi okumak isteyebilirsiniz ama önünüzde okunacak başka kitaplar varsa onlarla devam edin.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5531101029488205711-8247432248685792057?l=mortac.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mortac.blogspot.com/feeds/8247432248685792057/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5531101029488205711&amp;postID=8247432248685792057' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/8247432248685792057'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/8247432248685792057'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mortac.blogspot.com/2008/10/kitap-eletirileri-keye-kstrmak-ve.html' title='Kitap Eleştirileri : &quot;Köşeye Kıstırmak&quot; ve &quot;Görünmez Canavarlar&quot;'/><author><name>MORTAC</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17515098667802403972</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5531101029488205711.post-4138848466517136941</id><published>2008-10-07T14:42:00.000-07:00</published><updated>2008-10-07T14:53:08.621-07:00</updated><title type='text'>Bir Efsane : Ennio Morricone</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_fwpcxb6Z8CI/SOvZMuY_8jI/AAAAAAAAAC8/iZdoyUkQPDo/s1600-h/IMG110.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5254532202892358194" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_fwpcxb6Z8CI/SOvZMuY_8jI/AAAAAAAAAC8/iZdoyUkQPDo/s200/IMG110.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_fwpcxb6Z8CI/SOvZM1WylDI/AAAAAAAAADE/LsB5yw9W50s/s1600-h/IMG105.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5254532204762141746" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_fwpcxb6Z8CI/SOvZM1WylDI/AAAAAAAAADE/LsB5yw9W50s/s200/IMG105.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_fwpcxb6Z8CI/SOvZM4PJgVI/AAAAAAAAADM/HMZmVqELW0M/s1600-h/IMG106.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5254532205535396178" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_fwpcxb6Z8CI/SOvZM4PJgVI/AAAAAAAAADM/HMZmVqELW0M/s200/IMG106.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Yine çok gecikmiş bir yazıyla daha karşınızdayım. 29 Eylül'de Atina'da izlediğim Ennio Morricone konseri izlenimlerimi ancak yazabiliyorum... Atina ziyaretlerim şu ana kadar iş anlamında çok bir getirisi olmadıysa da kişisel anlamda (şimdilik) iki önemli getirisi oldu; birincisi Leonard Cohen'i canlı izlemek (aslında ben Cohen'in - eğer ölmezse - bir iki sene içerisinde İstanbul'a geleceğine inanıyorum), ikincisi ve açıkçası benim için bir adım daha önemlisi çocukluğumun en önemli bestecisi Ennio Morricone'yi Roma Senfoni Orkestrasını yönetirken ve kendisini ünlü yapan film müziklerini çalarken izlemek oldu.&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_fwpcxb6Z8CI/SOvZM-FrB2I/AAAAAAAAADU/lwE3IwIsznE/s1600-h/Good_the_bad_and_the_ugly_poster.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5254532207106262882" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_fwpcxb6Z8CI/SOvZM-FrB2I/AAAAAAAAADU/lwE3IwIsznE/s200/Good_the_bad_and_the_ugly_poster.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Ennio Morricone ismini sinefiller zaten biliyorlardır ama bilmeyenler için "İyi, Kötü, Çirkin"in ünlü tema müziğininin bestecisi olduğunu söylersem hemen hatırlayacaklardır. Bizim kuşağımız için bu film bir efsanedir, türünün belki de en etkileyici filmidir, aslında ağır bir filmdir, karakterler koşturup durmaz, çok konuşmazlar, müzikleri inanılmazdır, "İyi" Clint Eastwood'un gençliğini görürüz, "Kötü" Lee Van Cleef'i saygıyla izleriz ve "Çirkin" Eli Wallach'ın filmin komedi unsuru olarak nasıl döktürdüğüne şahit oluruz, ama benim için daha önemlisi yönetmeni Sergio Leone'yi bana tanıtan film olmasıdır. Daha o yaşımda bile yönetmenin adını kenara not ettiğimi ve onun diğer filmlerini görmek için fırsat kolladığımı hatırlarım. Şimdiki gibi internet imkanı yoktu ama çocukluğumuz Allahtan video furyasına denk gelmişti de gerek teyzemlere gerekse halamlara yaptığımız video ziyaretlerinde (gerçekten hatırlıyorum da, video seyredebilmek için annemi zorlardım misafirliğe gitmek için, sonra kuzenlerle video film kiralayan dükkanlara gidip hiç de fena olmayan film arşivlerinden 1 veya 2 tane seçmek için saatler harcardık. Bond filmleriyle o şekilde tanışmıştım, Platoon'u asla unutamam, uzakdoğu dövüş filmlerinin bir dolu salak saçma örneğini izlemiştim, Allahım ben izlerken yorulurdum adamları, adamlar dövüşmekten yorulmazdı, nasıl kurgulardı onlar öyle) Leone'nin Dolar Üçlemesi'nin diğer iki filmi olan A Fistful of Dollars ve For a Few Dollars More'u da izleyebilmiştim. Her biri birbirinden güzel damar westernlerdi ve onların da müziğini Morricone yapmıştı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_fwpcxb6Z8CI/SOvZNBbegNI/AAAAAAAAADc/4CetT1nKAaY/s1600-h/Once_Upon_A_Time_In_America1.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5254532208003023058" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_fwpcxb6Z8CI/SOvZNBbegNI/AAAAAAAAADc/4CetT1nKAaY/s200/Once_Upon_A_Time_In_America1.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Ama ikilinin zirvesi bence Once Upon a Time in America'dır, bu epik film benim Sinema Tarihi'nin En İyi 5 Filmi listesine garanti girecek tek filmdir diyebilirim, diğer pozisyonlara birçok aday çıkar, benim yaşım geçtikçe veya yeni filmler piyasaya çıktıkça listede değişimler olabilir ama bir tek bu film asla listeden çıkmaz. Yazının konusuna odaklanarak devam edecek olursam filmin orjinal müziği benim için çok özeldir, gençlik döneminde almaya başladığım kaset teyplerin ilklerinden birisidir bu soundtrack ve üniversiteye hazırlandığım lisenin son yılı boyunca bana ders çalışırken aylarca eşlik etmiştir. Filmin sahip olduğu hüzünlü havayı oluşturmada ve yansıtmada müziğin önemi çok büyüktür ama hüznü verirken arka planda hep bir umut hissettirir, hüzünlüyken bile bir iyimserlik havası eksik olmaz parçaların her birinde. Benim için en önemli parça ise Deborah's Theme'dir, bu kadar yıldan sonra bile dinlerken hala ilk notadan itibaren tüylerim diken iken olur. Konserde orkestra bu parçayı çalmaya başladığında yüzüme yayılan gülümsemeyi tarif edemem... mutlaka bulun ve dinleyin, hatta tüm albümü bir şekilde bulun derim, bulmakta sorun yaşarsanız haber verin, isteyen herkese bir şekilde ulaştırırım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yunanistan'da etkinliklerden haberdar olmak biraz zor. Türkiye'de Biletix'in websitesine girdiğinizde popüler kültürel etkinliklerin yüzde 90'ına ulaşma şansınız vardır (geri kalan etkinlikler de zaten Devlet veya Şehir Tiyatrolarının sitelerinden takip edilebilir), Biletix'in bu konuda bir rakibi yok gibi birşeydir. Burada ise birden fazla bilet satış sitesi var ve her biri ufak tefek, onları bulmak da kolay olmadı, daha çok otobüs duraklarında gördüğüm etkinlik afişleriyle etkinliklerden haberdar olup sonrasında afişin altındaki notlardan sitelerin varlığını öğrendim. Yine böyle bir tecrübe sonrasında Ennio Morricone'nin Atina'ya geleceğini ve iki konser vereceğini görünce günlerin de benim burada bulunmamla çakışması üzerine derhal bilet aldım. Konserin hemen Akropolis'in eteklerinde yer alan antik Herod Atticus Odeon tiyatrosunda yer alacak olması da benim için ekstra bir şans oldu. Gerçi açıkhavaki konser girişimi ilk akşam yoğun yağmur yağışı nedeniyle son dakikada iptal olduysa da, biletlerimizi ertesi güne değiştirmek suretiyle ikinci girişimimde sonuca ulaşabildim. Yağmur yoktu ama hava bayağı soğuktu, o geceyi hastalanmadan atlatmam gerekiyordu yoksa ertesi gün bayram için geleceğim İstanbul'da Çiler beni öldürürdü, Meriç'e de yaklaştırmazdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Format olarak bizim Açıkhava Tiyatrosuna benziyor olsa da tarihi bir yapı olmasından dolayı daha dik bir eğimi var Odeon'un. Cep telefonuyla fotoğrafını çektim ama pek kaliteli bir resim olmadı (Tolga bu telefonu hala isteyen yok mu?). Mekanın ön yarı dairesi numaralı biletlerden oluşuyor, arka yarım daire ise numarasız, ilk gelen istediği yere oturur mantığında. 8.15 gibi mekana gidip 9'da başlayacak konser için güzel bir yere oturdum ve insaların yavaş yavaş gelmesini bekledim. Daha önceki izlenimler yazımda belirttiğim üzere Türklerle tamamen aynı mantaliteye sahip bir millet olarak Yunanlar da son dakikada hareket etmeyi seviyorlar. Neyse, 9'u biraz geçe herkes yerleşt, ve 9.10 gibi orkestra yavaş yavaş yerini almaya başladı. Önce orkestranın vokal ekibi sahneye geldi ama ardı arkası kesilmiyordu gelenlerin, kadınlı erkekli tahminim 50 kişi sahnenin arkasına yerleşti. Sonrasında asıl orkestra sahneye geldi, klasik bir senfoni orkestranın tüm elemanları vardı, ayrıca elektro gitar ve org da bu orkestranın enstrümanlarından bir kısmını oluşturuyordu. En sonunda sahneye artık 80 yaşına gelmiş olan efsane Ennio Morricone geldi, yaşına göre (en azından benim bulunduğum yerden) oldukça dinç görünüyordu, tanımayan birisine sorsanız 60 falan der herhalde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konser çok başarılıydı, Morricone filmlere yaptığı müziklerden birer demet sundu, Bir Zamanlar Amerika, İyi Kötü Çirkin, Bir Avuç Dolar İçin, Mission'dan örnekler sundu. Seyirci normal olarak İyi Kötü Çirkin'in tema müziğinde bir ünlem kopardı. Yaklaşık 2 saat süren konser bislerle devam etti ve herkes konserden yüzünde bir gülümsemeyle ayrıldı. Ben de bir çocukluk kahramanımı ve kişisel en iyi film ödülüme sahip filmin havasına en ciddi katkılardan birisini yapan kişiyi canlı izlemenin mutluluğuyla mekandan ayrıldım.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5531101029488205711-4138848466517136941?l=mortac.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mortac.blogspot.com/feeds/4138848466517136941/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5531101029488205711&amp;postID=4138848466517136941' title='6 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/4138848466517136941'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/4138848466517136941'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mortac.blogspot.com/2008/10/bir-efsane-ennio-morricone.html' title='Bir Efsane : Ennio Morricone'/><author><name>MORTAC</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17515098667802403972</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_fwpcxb6Z8CI/SOvZMuY_8jI/AAAAAAAAAC8/iZdoyUkQPDo/s72-c/IMG110.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>6</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5531101029488205711.post-2036203882257421652</id><published>2008-10-07T06:40:00.000-07:00</published><updated>2008-10-07T07:04:47.967-07:00</updated><title type='text'>REM konserinden çıkıp eve gelip ayakta bebek sallamak yaşlandığımızın bir işareti midir?</title><content type='html'>Gerek Yunanların çalışmamasını gerekse Ramazan Bayramını fırsat bilerek İstanbul'a geldiğim haftasonu REM konserini de aradan çıkartma şansım oldu. Aylar öncesinden aldığım biletleri yakmayacağımdan ve REM'i Boğaz'da görme fırsatını da gözardı edemeyeceğimden gerekirse cebimden uçak bileti parasını verip Atina'dan İstanbul'a gelmem gerekecekti ama bayramla birleşince şirket sağolsun anlayışla karşılamış oldu İstanbul ziyaretimi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konser hakkında &lt;a href="http://standbymeforever.blogspot.com/2008/10/muhteem-bir-michael-stipe-performans-ve.html"&gt;Murat Yılmaz'ın (aka Midget) yazısını&lt;/a&gt; bu yazıya ek olarak okuyabilirsiniz, onun bahsini etmediği noktaları ele alacak olursam; öncesindeki günlerin aksine çok güzel bir sonbahar akşamı yaşadık 4 Ekim gecesi İstanbul'da, gecenin 10'unda bile sıcak bir hava, açık bir gökyüzü vardı, Boğaz'ın kenarındaki Turkcell Kuruçeşme Arena'yı her anlamda tam kapasitesiyle yaşamış olduk, konser öncesi Ortaköy'de buluşmak, mekana kadar güzel havada yürüyüş yapmak, REM sahneye çıkmadan önce sahil kenarında boğaz manzarasında yakın arkadaşlarla sohbet ve aynı rutini konser sonrasında da tekrarlamak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mekana girdiğimizde Mor ve Ötesi çalıyordu, daha önce (sanırım)  hiç canlı izlememiştim onları ama şarkılarını dinlerken ses sisteminden şüphelendim, o kadar kötü geliyordu ki müzikleri onlara değil ses sistemine yakıştırdım bu vasatlığı, hatta REM sahneye çıkana kadar içimde bir acaba kaldı. REM çıkınca anladık ki olay sistemden değilmiş, üzüldüm Mor ve Ötesi gibi adı bu kadar ön planda olan bir grubun performansının bu kadar kötü olmasına.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;REM seyirciye saygısınndan zamanında sahneye çıkarak daha ilk anda beğenimizi kazandı açıkçası. Sabah NTV'de Banu Güven'le yaptığı röportajdan gerek Micheal Stipe'in gerekse diğer üyelerin tevazularına şahit olmuştum ve çok etkilenmiştim zaten. Röportajın bir noktasında Güven Stipe'a "bu aralar hangi kitapları okuyorsunuz?" diye sordu, Stipe hiç rahatsız olmadan lise mezunu olduğunu ve gurur duymasa da pek kitap okumadığını daha çok dergi okuduğunu söyledi. Hayata karşı muhalif tavrından, sosyal olaylara karşı sorumlu kişiliğinden onun böyle bir cevap vermesi ilginç geliyor en başta ama bu kadar komplekssiz bir insan olması hemen sarsıyor insanı. Midget'ın da bahsettiği gibi normal hayatında sıradan görünen (belki de gösterişten uzak durmak için özellikle uğraşan) birisinin sahneye çıktığında dönüştüğü kişilik ise hayranlık uyandırıcıydı. Bir erkeğin böyle güzel ve özgün dans figürleri sahnelemesi ve bunu da kendisine yakıştırması enderdir (ben bir de Jamiroquai'in solisti &lt;a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Jason_Kay"&gt;Jason "Jay" Kay&lt;/a&gt;'e yakıştırıyorum dansı, onun da kendine özgü bir stili vardır). Playlist açısından kimsenin gözü açık gideceğini zannetmiyorum, 28 yıllık bir grup olarak yaptıkları ondan fazla albüm ve onlarca şarkıdan elbette bazı insanların istedikleri çalınmamış olabilir (benim keşkem Shiny Happy People idi) ama seyirci biraz olsun coşkulu ve istekli olsaydı eminim o eksiklerden bir iki tanesini daha yaptırılabilecek bir biste dinleme şansı bulabilirdik. REM sahnede ne kadar başarılıdıysa seyirci de bence o kadar başarısızdı. Arenayı dolduran yaklaşık 10 bin kişi tamamen "seyirci" konumundaydı ve grup seyirciyi ne kadar uyarmaya çalışırsa çalışsın bir türlü etkileşime geçemedi. Konser sonrası medyayı takip etme şansım olmadı, o yüzden REM herhangi bir yorumda bulunmuş mu bilmiyorum ama bence onlar da pek hoşlanmadı seyirciden diye düşünüyorum. "Bis"imsi bir hareket sözkonusuydu ama ilk defa öyle birşey gördüm, bir hoşçakalın bile demeden sanki su içmeye gidermiş gibi arkaya gittiler ve hemen geri geldiler, meğerse o bismiş. Biste de birkaç şarkı söylediler ve kapanışı her zaman yaptıkları gibi (&lt;a href="http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=9996978&amp;yazarid=25"&gt;bkz. Kanat Atkaya'nın yazısı&lt;/a&gt;) Man on the Moon ile yaptılar. Micheal Stipe kendisini ve grup arkadaşlarını tanıttı ve konser bitti. Normalde bu noktada seyircinin birkaç dakika alkış yapıp grubu çağırması gerekirdi ama herkes arkasını dönüp çıkışa yöneldi, çok az insan bis alkışı yapmaya çalıştı ama çoğunluğun dışarıya yönelmesi nedeniyle o çaba da boşa gitti. Hatırlıyorum, yıllar önce Caz Festivali kapsamında Açıkhava'ya gelen Lou Reed'i bise çıkartmak için aralıksız 10 dakika alkışlamak zorunda kalmıştık ve buna değmişti. Eminim REM de kendileri için yapılacak birkaç dakikalık bis alkışından çok memnun kalır ve klasiklerinden birkaç şarkıyı daha sona sıkıştırırdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konserle ilgili bir gözlemim de herkesin gece klübü havasında takılmasıydı, konser öncesi neyse ama konser sırasında bile devamlı bir hareketlilik vardı, insanlar sağa sola gidip geldiler, bira almaya gidenler yüzünden konser zevkimiz piç oldu, bir de hemen yakınımızda yer alan Virgin Radio Lounge'undan gelen bir uğultu vardı ki bitmek bilmedi. İnsanlar REM'i izlemeye değil de bir bara arkadaşlarıyla muhabbet etmeye gitmiş gibilerdi. Zaten etraftaki insanların çoğundan sırf REM konserine gitmiş olmak için geldikleri gibi bir izlenim edindim, ertesi gün ofis arkadaşlarına falan hava atacaklardı herhalde. Bizim konseri izlediğimiz noktaya odaklanacak olursam, hemen önümüzde 1.90'lık ensesi kalın bir ızbandut, hemen arkamızda "yerim seni" nidaları eksik olmayan iki teenager kız ve bulunduğumuz yerin yolgeçen hanı olduğunu varsayarak oradan geçip duran onlarca insanın ortasında izledik konseri. Çok sevdiğim bir deyiş vardır, "Ne kadar iyi anlatırsan anlat, anlatabildiğin karşındakinin anlayabildiği kadardır", bu cümle bu konsere de uyarlanabilir diye düşünüyorum, REM'in anlattıklarını tam alamadık sanki. REM muhalif tavrını şarkılarının yanı sıra şarkı aralarındaki kısa konuşmalarında da yansıttı ve ABD'nin mevcut politikalarından rahatsız olduğunu ve Kasım ayında yapılacak başkanlık seçimiyle bunların değişeceğini umduğunu söyleyerek Obama'ya alkış istedi. Kişisel yorumum, muhalif Amerikan sanatçı takımının Obama'dan çok fazla şey beklediği yönünde, başkan olduğu zaman ciddi değişiklikler yapabileceğini zannetmiyorum, o da sistemin bir parçası olmak zorunda kalacak, aksi halde o pozisyonda uzun süre barındırmazlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdiye kadar söylediğim şeylerin çoğu olumsuz gibi oldu biliyorum ama tüm bunlara rağmen tekrar söylemek isterim ki konser çok başarılıydı, harika bir sahne performansı izledik, Stipe'ın sahne karizması nasıl olur dersine mahzur olduk ve bir efsaneyi İstanbul'da Boğaz kenarında izleme şansını yaşadık. Benim için konserin tepe noktası It's the end of the world as we know it'i söyledikleri andı, Man on the Moon ile kapanışı yapmaları ise çok şık bir seçimdi. Son olarak, REM'in İstanbul'a gelmesi ekstra bir referanstır şehrimiz için ve önümüzdeki sene daha da çok ismin, grubun buraya gelmesini bekliyorum açıkçası.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Merak edenler için konserin playlisti sırasıyla aşağıdaki gibiydi :&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;living well is the best revenge; so fast, so numb; what's the frequency, kenneth?; drive; man-sized wreath; ignoreland; disturbance at the heron house; hollow man; the great beyond; electrolite; sweetness follows; bad day; horse to water; (don’t go back to) rockville; she just wants to be; one i love; fall on me; nightswimming; let me in; i’m gonna dj; imitation of life; orange crush&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu noktada bahsini ettiğim bisimsi ara ve sonrasında :&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;supernatural superserious; losing my religion; walk unafraid; it's the end of the world as we know it (and i feel fine); man on the moon&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konserin ardından eve gelip Meriç'i uyutmak için ayağımda sallarken bir an olayın komikliğini farkettim, artık gerçekten büyüdük sanırım. Bir sonraki hamlemiz Meriç'i koserlere götürmek olacaktır herhalde ki, tahmin edebileceğiniz gibi Ortaç familyası bunun için fazla beklemeyecektir, tahminim 2011 Rock'n Coke festivaline (eğer devam ederlerse) Meriç'i de kulağında gürültü önleyici kulaklıklarla götürürüz. Ağaç yaşken eğilir ne de olsa.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5531101029488205711-2036203882257421652?l=mortac.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mortac.blogspot.com/feeds/2036203882257421652/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5531101029488205711&amp;postID=2036203882257421652' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/2036203882257421652'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/2036203882257421652'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mortac.blogspot.com/2008/10/rem-konserinden-kp-eve-gelip-ayakta.html' title='REM konserinden çıkıp eve gelip ayakta bebek sallamak yaşlandığımızın bir işareti midir?'/><author><name>MORTAC</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17515098667802403972</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5531101029488205711.post-5974408766611431862</id><published>2008-10-03T14:29:00.000-07:00</published><updated>2008-10-03T14:31:58.633-07:00</updated><title type='text'>Atina'dan İzlenimler</title><content type='html'>İş nedeniyle şu ana kadar birçok yere gitme fırsatım oldu ama bloga başladığımdan bu yana sadece Atina'ya gelme şansı bulabildiğimden hiç gezi yazısı yazmamıştım. Aslında buradaki işim bitene kadar yazmayı planlamıyordum, herşeyi bitirip İstanbul'a döndükten sonra genel bir yazı yazacaktım ama Midget'ın ısrarı nedeniyle yüzeysel bile kaçacak olsa bir Atina yazısı kaçınılmaz oldu :)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında yukarıda söylediğim biraz bahane gibi oldu, söyleyecek birşeylerim olsaydı çoktan birşeyler karalamış olurdum herhalde. Bu göreve (iş, görev diyip duruyorum, ne olduğunu söyleyeyim de gizli veya egzantrik birşeyler yaptığım zannedilmesin; Onur Air filosuna katılması planlanan bir A300-600 uçağının teslim alımı için buradayım, uçak şu anda mevcut operatörü Olympic Airlines'ın hangarında bakımda) gelmekle ilgili ihtimal belirdiğinde gerçekten heyecanlanmıştım. Öncelikle tarihi eserler açısından çok zengin olarak bilinen bir yere gelecektim ne de olsa, müzeler içerisine sıkıştırılmış "tarihi" eserler ilgimi çekmiyor (bu müze yorumum tarihi eserler için geçerli, sanat eserleri için değil, dikkat), camekanların önünden yürüyüp içlerine yerleştirilmiş küçük heykeller, testi parçaları, birkaçyüz önce kullanılmış alet edevatlar daha büyük bir resmin parçası değilse soğuk geliyor bana, onun yerine eğer hala korunmuşlarsa orjinal yerleşim yerlerinde gezmek tercih sebebidir. Ayrıca, Yunanistan'a geliyor olmanın (daha önce Özgür ile Bodrum'dan günübirlik bir Kos gezimiz olmuştu ama o sayılmaz) Türk-Yunan ilşkilerini birinci elden tecrübe etmek gibi bir avantajı da olacaktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tarihi yerlerin ziyareti ileride yazacağım bir yazıya konu olacak, çünkü burada geçirdiğim zaman diliminde henüz bu tip yerlere gitmedim, insan yalnız gitmek istemiyor, ben de Mehtap'ın buraya gelmesini bekliyorum (kızkardeşim olur kendisi, o da Onur'da çalışıyor ve iş için o da kısa bir süre için Atina'ya gelecek), onunla beraber gezmeyi planlıyorum. Geri kalan konulardaki gözlemlerimi  aşağıya madde madde yazıyorum :&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Bu gezimde de iyice farkettim ki, beni daha çok yaşam stilleri olan şehirler etkiliyor, Atina gibi sadece bazı tarihi eserlere fazlasıyla dayanmış, Abu Dhabi ya da Dubai gibi gereğinden fazla yapay veya Bangkok gibi "otantik" uzakdoğu şehri yaftasının altında üzücü bir şekilde batılaşmış şehirler hep bir umutla, heyecanla başladığım ziyaretlerimin hayalkırıklığıyla sonuçlanmasına neden oldular. Bu konuda İstanbul, New York ve Paris şu ana kadar gördüğüm en iyi yerler diyebilirim. Daha Londra'yı görmedim ama oradan da çok umutluyum, bir de İspanya ve İtalya'ya daha gitmedim ama oraları konusunda çok özel bir beklentim yok, bekleyip göreceğiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Türkler ve Yunanlar birbirine benzemiyorlar, aynılar. Açıkçası çok şaşırdım, benzediğimizi tahmin ediyordum ama bu seviyede olacağını beklemiyordum. Bir kere tip olarak benziyoruz, yan yana geldiğinizde kimin Türk kimin Yunan olduğu kolay kolay anlaşılmıyor. Avrupa'nın geri kalanına gittiğinizde turist olduğunuz neredeyse hemen anlaşılır ama burada (ki o kadar turistik bir yer olmasına ve devamli turistlerle içiçe olmalarına rağmen) herkes benimle Yunanca konuşmaya başlıyor. Dillerimiz farklı bile olsa konuşma tarzları, tonlamaları o kadar benzerki, burada geçirdiğim o kadar zamandan sonra bile neredeyse her gün yolda yürürken biraz uzakta konuşan iki insanın konuşmasını duyunca Türkçe mi konuşuyorlar acaba diye kulak kabartıp Yunanca konuştuklarını şaşkınlıkla farkediyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Dediklerine göre Yunanistan dışında yaşayan Yunan nüfusu burada yaşayanlardan daha fazlaymış. Özellikle ABD ve Avustralya'daki popülasyon ciddi bir kitle oluşturuyormuş oralarda. Melbourne'un tamamı Yunan diyorlar :) Yunanistan'ın kendi nüfusu ise yaklaşık 11 milyon civarında. İstanbul bile tek başına Yunanistan'ın tamamından daha kalabalık. Kadir Topbaş Karamanlis'ten daha çok insanı yönetiyor düşünsenize...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Türklere yaklaşımları çok sıcak. Türk olduğumu duyan neredeyse herkesin yüzünde samimi bir gülümseme gördüm. Yüzlerce yıl Osmanlı egemenliği altında yaşamış bir ülke olarak Türkiye (ve Türkçe) yaşamlarının bir parçası olmuş ama mevcut bağlarının asıl nedeni gerek Kurtuluş Savaşımız sırasında gerekse 1950'li yıllarda özellikle İstanbul'da meydana gelen şiddet olayları sonrası Türkiye'den Yunanistan'a göçmek zorunda kalmış önemli bir kitlenin geçmişini unutmak istememesinin de etkisi var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Ülkenin her yerinde sigara içiliyor, inanılmaz birşey. Türklerin çok sigara içtiğini düşünüyorsanız bir de Yunanistan'a gidin derim.  Sigara içilmeyen bir alan yok gibi birşey, havaalanlarında bile güya sigara içme alanı yapmışlar ama sadece açık bir banko ayarlamışlar o kadar, hemen yanında siz yürümeye devam ediyorsunuz. Taksi şöförlerinin çok az bir kısmı sigara yakmadan önce size rahatsoz olup olmayacağınızı soruyor, geri kalanı direkt yakıyor. Son olarak şunu söyleyeyim, uçak bakım hangarında bile sigara içildiğine şahit oldum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Bildiğiniz gibi Yunanistan Avrupa Birliği üyesi (hatta birliğin 6. üyesi imiş) ve sahip oldukları Avrupai havanın, gelişmişliğin asıl nedeni sahip oldukları Yunan medeniyetinin devamını getirmeleri değil, Birliğin sağladığı mali yardımlar diye düşünüyorum. Hiçbir şey üretmiyorlar, tembeller, Antik Yunan medeniyetine sahip olmalarının herşeye yeteceğine inanıyorlar, sadece turizm ile bu işi götürebileceklerini düşünüyorlar, bir de büyük miktarlarda arazi satıyorlar. Özellikle bu arazi satışı olayından son yıllarda normal halk büyük miktarlarda para kazanmış ve herkesin altında lüks arabalar görüyorsunuz. Arazileri daha çok Britanyalılar ve Almanlar alıyor ve emekliliklerinde kullanıyorlar. Yunan adaları Britanyalılarla dolu ve Almanlar büyük büyük siteler yapıyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Yunanistan'ın Avrupa Birliği'ni nasıl sömürdüğünü ve Avrupalıların onlarla nasıl başedemediğini görünce (kurallarla istedikleri gibi  oynuyorlar) dini faktörleri gözardı etsek bile ekonomik açıdan Türkiye'yi AB'ye almalarının mümkün olmadığını daha iyi anlıyorum. 70 milyonluk nüfusuyla "cin" Türkiye AB'nin kaynaklarını kurutacağı çok açıktır ve adamların 50 kez düşünmesini de normal karşılamak gerekir bence. Sadece Yunanistan gibi bir ülkenin AB'de yer alarak kazandığı hakları ve refah seviyesini görünce insan gıpta etmeden duramıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Gıpta etmek deyince, Atina'nın denizi çok güzel ve temiz. İzmir'i çok iyi bilmiyorum ve şehir içerisinden denize girme şansı var mı emin değilim ama Atina merkezine sadece 15 dakika mesafede yer alan (bizim Florya eşdeğeri) sayfiye yerlerinde bulabileceğiniz temiz sahillerden gireceğiniz deniz kumluk, dalgasız ve çok temiz (en azından görünürde). Belki Atina'nın eşdeğeri İstanbul olarak adlandırılamayabilir ama yine de içinden deniz geçen bir şehir olarak İstanbul'un bu değerden faydalanmaması çok üzücü. Kendi halkının hayatına katacağı yaşam kalitesinin yanı sıra turistik açıdan da ciddi bir katma değer olarak turizmcilerimiz tarafından değerlendirebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Alakasız bir tespit olacaksa da Atina'da gördüğüm taksiler arasında Skoda Octavia'ların sayısı bayağı fazlaydı. Şimdiye kadar gördüğüm, taksi için seçilebilecek en iyi araç diye düşünüyorum (Mercedesleri saymıyorum, onlar biraz iddialı kalıyorlar), geniş bir iç hacmi ve ondan da geniş bir bagaj kapasitesi var. Zaten otellerde çok fazla bagajı olan gruplara taksi isterken duraklardan direkt octavia gönderin şeklinde talep yapıyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- 2004 olimpiyatları Atina'ya çok şey kazandırmış, yepyeni yollar, sadece 3 hattan oluşuyor gibi gözüksede Atina'ya fazlasıyla yeten bir metro ağı, mevcut havaalanı ve yenilenmiş yüzlerce otel. Bunların yanına bonus olarak olimpiyatlarda kullanıldıktan sonra bomboş bekleyen onlarca spor kompleksini ekleyebilirsiniz. Milyar dolarlar harcanmış ama onun da önemli bir kısmı AB kaynaklı imiş ve sonuşta Atinalıların yaşam kalitesinin yükselmesini sağlamış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yunanlar bu şekilde çalışmaya devam ederlerse benim orada geçireceğim daha uzun bir zaman dilimi var demektir. Gözlemlerime önümüzdeki günlerde devam edebilirim.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5531101029488205711-5974408766611431862?l=mortac.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mortac.blogspot.com/feeds/5974408766611431862/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5531101029488205711&amp;postID=5974408766611431862' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/5974408766611431862'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/5974408766611431862'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mortac.blogspot.com/2008/10/atinadan-izlenimler.html' title='Atina&apos;dan İzlenimler'/><author><name>MORTAC</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17515098667802403972</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5531101029488205711.post-5688361711672541309</id><published>2008-09-27T07:00:00.000-07:00</published><updated>2008-09-27T07:01:43.469-07:00</updated><title type='text'>A boy named Sue</title><content type='html'>"... Babam evi terkedip beni ve annemi yokluk içinde bıraktığında henüz üç yaşındaymışım. Ondan geriye sadece şu eskimiş gitar ve bir de boş içki şişeleri kalmış. Şimdi geriye dönüp baktığımda kaçıp gitmiş olmasını dert etmiyor veya onu suçlamıyorum ama gitmeden önce yaptığı şu acımasız şey yok mu asla affedemiyorum, adımı "Sue" koymuş şerefsiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Herhalde çok komik olduğunu düşünmüştü - ki gerçekten de birçok kişiye kahkaha malzemesi olmadı değil adım. Anlaşılan tüm hayatım boyunca bu konuda mücadele etmem gerekecekti. Bazıları adımı duyduğunda çok da gizleme gereği duymadan kıkırdamaya başlardı ve ben kıpkırmızı olurdum, bazıları ise kahkahayı koparırdı işte onların kafalarını duvara çarpardım. Size söylüyorum işte, adı Sue olan birisi için hayat hiç de kolay olmuyor dostlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yıllar çabucak geçti ve ben de bu geçen yıllarda sertleştim ve "sağlam" bir herif olup çıktım, ayıptır söylemesi yumruklarım balyoz, anlayışım ise zehir gibiydi artık. Bir şehirden diğerine yolculuk edip durdum utancımı gizlemek adına ama ayın ve yıldızların üzerine yemin ettim, bana bu ismin veren o adamı hangi delikte olursa olsun bulup öldürecektim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geçtiğimiz Temmuzun ortalarında o anki durağım olan bir kasabada kurumuş boğazımı serinletmek için bir bara yollandım. Allahın unuttuğu çamurlu bir sokağın dibindeki bu barda işte bana "Sue" adını koyan kokuşmuş, uyuz itoğluiti bir masada otururken gördüm. O yılanın babam olduğunu, annemin sakladığı yıpranmış bir resimden anladım, kem gözleri hiç değişmemişti. Yılların omuzlarına getirdiği yük kamburundan belli oluyorsa da hala yapılıydı, saçları iyice kırlaşmıştı; orada durmuş onu keserken kanımın çekildiğini hissediyordum, sonunda kendimi toparlayıp yanına yaklaşıp kendimi tanıttım, "Nasılsın dostum, benim adım Sue!  Ölmeye hazırlansan iyi olur doğrusu"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öyle bir oturttum ki alnının ortasına sandalyesinden yuvarlanıp yere kapaklandı, ama öyle hızlı kalktı ki yerinden ben daha ne olup bittiğini anlayamadan nereden çıkarttığını kestiremedğim bıçağıyla kulağımın bir kısmını almıştı bile. Boş durmadım tabi, aldığım gibi sandalyelerden birisini dağıttım dişlerini. Sarmaş dolaş bir şekilde birbirimizi duvara çarptık, oradan kapının dışına yuvarlandık; çamurun ve biranın ve kendi kanımızın karıştığı salyasümükle birbirimizi tekmeliyor, yumrukluyor, gözümüzü oymaya çalışıyorduk.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslına bakarsanız o adi heriften daha sağlam adamlarla çok kapışmıştım ama bu herif de az değildi hani, katır gibi tepiyor, timsah gibi ısırıyordu. Savurduğum yerde yatarken adamın güldüğünü ve sövdüğünü duydum, aynı anda silahına yöneldi ama ben herifçioğlundan daha hızlı davrandım. Silahım suratına doğrulmuşken adam sakince oturmuş bana gülümseyerek bakıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkimiz de öylece dururken bana dedi ki : "Oğlum, hayat zor ve acımasız, eğer bu savaştan ayakta çıkmak istiyorsan senin de sert olman gerekir. Bense tüm bu süreçte destek olmak adına yanında olamayacağımı biliyordum. İşte o yüzden sana bu ismi verip hoşçakal dedim. Biliyordum ki ya çelik gibi sert olacak ya da ölecektin, şimdi gururla söyleyebilirim ki sanırım bu kadar sağlam olmanın nedeni adın."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konuşmasını sürdürdü : " Benimle yaptığın şu kavga inanılmazdı ve açıkça görebiliyorum ki benden nefret ediyorsun ve ölmemi istiyorsun, işin doğrusu şunu ki yerinde olsam ben de aynısını yapardım. Ama beni öldürmeden önce teşekkür etmen gerektiğine inanıyorum, ne de olsa sana "Sue" adını koyan orospu çocuğu benim."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne diyeceğimi, ne yapacağımı şaşırmıştım, orada öylece kalakaldım ve silahımı indirdim. Ben ona baba dedim, o bana oğlum, işin sonunda ise çok farklı bir bakış açısıyla çıktım. Hala arada sırada düşünürüm onu, ne zaman birşeyler başarmaya çalışsam ve başarsam. Ama bir gün oğlum olursa sanırım ona Bill veya George adını vereceğim, herhangi bir ad olabilir ama kesinlikle Sue değil! O isimden hala nefret ediyorum..."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kısa bir süre içerisinde "Ağır Abiler" serisine konu olacak Johnny Cash'in çok sevdiğim bir şarkısının sözlerini ingilizceden türkçeye çevirdim  ama düz yazıyı tercih ettim ve öyküleştirmeye çalıştım. Umarım güzel olmuştur...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5531101029488205711-5688361711672541309?l=mortac.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mortac.blogspot.com/feeds/5688361711672541309/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5531101029488205711&amp;postID=5688361711672541309' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/5688361711672541309'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/5688361711672541309'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mortac.blogspot.com/2008/09/boy-named-sue.html' title='A boy named Sue'/><author><name>MORTAC</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17515098667802403972</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5531101029488205711.post-6713125836755738713</id><published>2008-09-23T08:44:00.000-07:00</published><updated>2008-09-23T08:59:47.671-07:00</updated><title type='text'>Karanlığı Taramak'tan</title><content type='html'>En sevdiğim bilimkurgu kitaplarından birisidir Philip K. Dick'in Karanlığı Taramak'ı (orj. A Scanner Darkly). Birkaç yıl önce filme de çekilmişti ama hala izleyemedim, Keanu Reeves, Winona Ryder falan oynuyordu yanlış hatırlamıyorsam. Sıkıntıdan bilgisayarımın derinliklerini gereksiz dosyalardan temizlerken yıllar öncesinde aldığım notlara, dosyalara ulaştım. Notepadlerden birisine bu kitaptan aşağıdaki metni alıntılamışım. Çok hoşuma gitmişti zamanında, şimdi tekrar görmek hoşuma gitti, sizinle paylaşayım dedim. Kitaptan hatırladığım bir tane daha bölüm var, kafaları iyi olan kahramanlarımızın bisiklet vitesi konusunda yaptıkları bir geyik vardır ki, şimdi düşününce tam Quentin Tarantino filmlerinde görebileceğimiz tarzda bir parçadır. Filmde o sahne var mıdır bilmiyorum ama bilimkurgu seviyorsanız Karanlığı Taramak iyi bir örneğidir, tavsiye ederim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"...Bir zamanlar tanıdığı, Tanrıyı gören birini düşündü Donna. Bir asit uçuşundan sonra, geçmişe yolculuk halinde Tanrıyı görmüştü, yüksek dozlarda suda eriyen vitaminlerle deneyler yapıyordu. Beyindeki sinirsel ateşlemeyi geliştirmesi, hızlandırması ve senkronize etmesi gereken ortomoleküler formülle. Ama yalnızca zekasının artması gerekirken, Tanrıyı görmüştü. Bu tam bir sürpriz olmuştu... Tanrıyı gördükten sonra kendini gerçekten çok iyi hissetti, bir sene kadar. Ve arkasından çok kötü hissetmeye başladı. Daha önce hiç olmadığı kadar. Çünkü bir gün bir daha asla Tanrıyı göremeyeceğini anlamaya başladı; geri kalan yaşamının tümü boyunca, on yıllarca, belki elli yıl boyunca yaşayacak, ama her zamankinden farklı bir şey görmeyecekti. Hepimizin gördüğü dışında yani. Tanrıyı görmemiş olsa olacağından daha kötü durumdaydı artık..."&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5531101029488205711-6713125836755738713?l=mortac.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mortac.blogspot.com/feeds/6713125836755738713/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5531101029488205711&amp;postID=6713125836755738713' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/6713125836755738713'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/6713125836755738713'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mortac.blogspot.com/2008/09/karanl-taramaktan.html' title='Karanlığı Taramak&apos;tan'/><author><name>MORTAC</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17515098667802403972</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5531101029488205711.post-7219340639229453474</id><published>2008-09-21T01:37:00.000-07:00</published><updated>2008-09-21T01:41:10.049-07:00</updated><title type='text'>West Side Story</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_fwpcxb6Z8CI/SNYIdysIS0I/AAAAAAAAAC0/iaw_IlZJBQs/s1600-h/West_side_story.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://4.bp.blogspot.com/_fwpcxb6Z8CI/SNYIdysIS0I/AAAAAAAAAC0/iaw_IlZJBQs/s200/West_side_story.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5248391723662986050" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Yine Atina'dayım. Yunanların aşırı öne çıkan Akdeniz kimliği nedeniyle işler bir türlü yürümeyince mantıken çok önce bitmiş olması gereken bakım süreci hala devam ediyor. Devlet şirketi olmasının da etkisi var bu sürecin uzunluğunda, kimse sorgulamıyor nasıl olsa.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu seferki ziyaretimin sahne sanatları açısından bana getirisi Batı Yakası Hikayesi'ni izlemek oldu. Ünlü müzikalin 50. yıl (ilk gösterisi 1957'de olmuş, inanılmaz) kutlamaları çerçevesinde bir dünya turu planlanmış ve bunun bir bacağı olarak da Atina'da yaklaşık 20 gün boyunca sahneye çıkıyorlar. Ben de bu fırsatı değerlendirip izleyeyim dedim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oyun Badminton Theatre adlı bir mekanda sahnelendi, anladığım kadarıyla Atina'nın AKM'si olarak adlandırılabilecek bir yer ama daha güzeli. Anfi tiyatro (ne de olsa Antik Yunandan gelen bir alışkanlıkları var) şeklindeki salon büyük sahnesi, kaliteli ses sistemi, rahat koltukları ve ferahlatıcı atmosferi ile (size de oluyor mu bilmiyorum ama ne zaman AKM'ye gitsem ışıklandırmadan mıdır, balkonların salona verdiği basıklık etkisinden midir nedir içim biraz sıkılır) iyi bir gösteri merkezi olarak sınıflandırılabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Müzikal hakkında görüşüm ise vasatın üzerinde olduğuydu. Aslında tam beklediğim gibiydi, kafamdakilerin üzerine çıkamayınca ister istemez ben bunu görmüştüm hissine kapılıyor insan. Gerçi bol Oscar almış film versiyonunu izlemedim, oyunu da daha önce görmedim (İstanbul Devlet Opera ve Balesi sahnelemişti halbuki) ama belki de popüler olmasının getirdiği her yerde bir parçasını görmüş olmam etkili olmuştur. Aslında bir uyarlamasını gördüm diyebilirim. Metin Kaçan'ın Ağır Roman'ı hatırlarsınız filme çekilmesinden sonra bir de dans tiyatrosu eserine uyarlanmış ve hatta müziklerini Fahir Atakoğlu yapmıştı. Kitabı okumadım, filmi de izlemedim (Mustafa Altıoklar'ın çektiği filmlere kılım da) ama oyununu izledim işte. Üzerinden yıllar geçtiği detayları çok net hatırlamıyorum ama beğendiğimi hatırlıyorum. Daha sonra oyunu Broadway'e de götürüp Doğu Yakası Hikayesi adıyla sahneleyeceklerdi ama takip edemedim ne oldu, ne yaptılar diye. Dün Batı Yakası Hikayesi'ni izlerken işte Ağır Roman'ı hatırladım, hafızam beni yanıltmıyorsa dekorları neredeyse aynıydı, sanırım bizimkiler başarılı bir eseri örneklemek yoluna gitmişler ama günahlarını almayayım, çok net hatırlamıyorum dediğim gibi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünkü gösteriye geri dönecek olursam, herşey ortalamaydı, oyunculuk, dansçılık, şarkıcılık... Koreografi, müzikler normal olarak harikaydı, kalabalık bir kadronun aynı anda sahnede yer aldığı dakikalarda her detayın düşünülmüş olması, devamlı sahneyi kesen geçişler, dansçıların uyumu ve tabii o klasik şarkılar (özellikle Somewhere, America, Tonight ve I feel pretty) eserin neden 50. yılına kadar geldiğini anlatıyordu. Ancak dediğim gibi başroldeki sanatçıların öyle ahım şahım bir performans ortaya koymadıklarını düşünüyorum, ortalamanın üzerinde değillerdi, ya da benim iyi bir dayak yemem gerekiyordur bilmiyorum, yazarken bile şuna bak adam olmuş da West Side Story'nin dünya turnesi kapsamındaki gösterisini eleştiriyor diye düşünüyorum hakkımda :)) Neyse işte...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama eğer Devlet Opera ve Balesi eseri tekrar sahneleyecek olursa mutlaka gideceğim, bizimkilerle karşılaştırma şansı olsun diye.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Not : Sanırım üzerimde çok etki bırakmamasının nedenlerinden birisi de, yalnız izlemiş olmam, insanın yanında sevdiği olmayınca bu tip organizasyonlarda alınan zevk çok aşağı düşüyor. Bazı şeyler paylaştıkça güzelleşiyor.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5531101029488205711-7219340639229453474?l=mortac.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mortac.blogspot.com/feeds/7219340639229453474/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5531101029488205711&amp;postID=7219340639229453474' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/7219340639229453474'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/7219340639229453474'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mortac.blogspot.com/2008/09/west-side-story.html' title='West Side Story'/><author><name>MORTAC</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17515098667802403972</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_fwpcxb6Z8CI/SNYIdysIS0I/AAAAAAAAAC0/iaw_IlZJBQs/s72-c/West_side_story.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5531101029488205711.post-2280029213379491438</id><published>2008-09-19T11:41:00.000-07:00</published><updated>2008-09-19T12:17:26.874-07:00</updated><title type='text'>Quantum of Solace ve Bond Kızları</title><content type='html'>&lt;embed src="http://dtrailer.com/dplayer.swf" width="470" height="280" type="application/x-shockwave-flash" allowscriptaccess="always" allowfullscreen="false" flashvars="image=http://dtrailer.com/posters/poster_1221215592_2467.jpg&amp;amp;height=280&amp;amp;width=470&amp;amp;file=flv_m_1221215394_88439.flv&amp;amp;backcolor=0x000000&amp;amp;frontcolor=0xFFFFFF&amp;amp;lightcolor=0xCC0000&amp;amp;displayheight=280&amp;amp;link=http://www.dtrailer.com/movies/watch/quantum-of-solace&amp;amp;linkfromdisplay=true"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;En son Bond filmi olan "Quantum of Solace" çekildi bitti biliyorsunuzdur, sanırım Kasım ayında gösterime çıkıyor, fragmanından başarılı bir film olacağa benziyor. Bir önceki film gerçekten başarılıydı ve Daniel Craig de aynı film gibi beklentilerin üzerine çıkmıştı, bu sefer işleri daha zor olacak.&lt;/div&gt;&lt;div&gt; &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Genelde Bond filmleri üzerine dönen geyik en iyi Bond'un kim olduğu yönündedir, klasikçiler normal olarak Sean Connery'i tek geçerler ama birçok kişiden de (çoğunlukla bayanlar) Pierce Brosnan'ın en iyisi olduğu görüşünü duydum. Kendi dönemlerine denk gelen oyuncuların tercih edilmesi anlaşılır. Bense en iyi Bond kızları üzerine ufak bir geyik yapayım dedim. Genelde Midget'ın yaptığı Top 5 listesi tarzında yapıyorum, sıralama gelişigüzel değil beğeni sıramı yansıtıyor... (isimlere tıklayarak oyuncular hakkında detaylı bilgiye erişebilirsiniz)&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;1. &lt;a href="http://www.jamesbondwiki.com/page/Xenia+Onatopp"&gt;Famke Janssen&lt;/a&gt; : Kişisel bir numaram. Goldeneye'da canlandırdığı Xenia Onatopp karakteri görebileceğiniz en seksi kötü kadınlardan bir tanesidir. Soyadına dikkat lütfen (Bond filmlerindeki kadın karakterlerin birçoğunun adında seksi göndermeler bulunur, örneğin Pussy Galore, Chew Mee, Holly Goodhead, Mary Goodnight, Plenty O'Toole).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2. &lt;a href="http://www.jamesbondwiki.com/page/Honey+Ryder"&gt;Ursula Andress&lt;/a&gt; : Belki de Bond kızı kavramının oluşmasına neden olan kadın. İlk James Bond filmi olan (en azından ünlü serinin ilk halkası diyelim, yoksa daha öncesinde çekilmiş ve içinde Bond karakterinin yer aldığı Casino Royal adlı bir film vardır, David Niven canlandırır Bond'u) Dr. No'da canlandırdığı Honey Ryder karakterinin ünlü denizden bikiniyle çıkma sahnesi unutulmazlar arasındadır. Nitekim Halle Berry'nin Bond kızını oynadığı Die Another Day'de bu sahneye bir saygı duruşu yapılır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3. &lt;a href="http://www.jamesbondwiki.com/page/Vesper+Lynd"&gt;Eva Green&lt;/a&gt; : Casino Royal'da canlandırdığı Vesper Lynd karakteriyle listeme çok zorlanmadan girmeyi başardı. Yüz güzelliği çocuksu olarak nitelendirilse de gözleri çok şey anlatıyor. Filmin beklenenden öte başarıya ulaşmasında onun da parmağı var diyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;4. &lt;a href="http://www.jamesbondwiki.com/page/Christmas+Jones"&gt;Denise Richards&lt;/a&gt; : The World is not Enough'da canlandırdığı Christmas Jones karakteriyle listemdeki 3. kendi kuşak Bond kızı seçimim oldu. Bu kadar kalın kaşlar bir kadına ender yakışır ama o şanslı olanlardan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;5. &lt;a href="http://www.jamesbondwiki.com/page/Pussy+Galore"&gt;Honor Blackman&lt;/a&gt; : Goldfinger'da canlandırdığı Pussy Galore karakteri listedeki diğer seçimlerime göre biraz daha kadınsı bir karakter, aynı zamanda işin içine havacılık da giriyor, bir pilotu canlandırmasından torpilli.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5531101029488205711-2280029213379491438?l=mortac.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mortac.blogspot.com/feeds/2280029213379491438/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5531101029488205711&amp;postID=2280029213379491438' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/2280029213379491438'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/2280029213379491438'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mortac.blogspot.com/2008/09/quantum-of-solace-ve-bond-kzlar.html' title='Quantum of Solace ve Bond Kızları'/><author><name>MORTAC</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17515098667802403972</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5531101029488205711.post-8083585316164747168</id><published>2008-09-13T14:56:00.000-07:00</published><updated>2008-09-13T15:39:13.699-07:00</updated><title type='text'>All Along the Watchtower @ Battlestar Galactica</title><content type='html'>Bir sinema ve müziksever olarak bu ikisinin birlikteliğinin iyi kullanıldığı, akıl ürünü eserlere her zaman saygı duymuşumdur ve hafızamda yer etmişlerdir (blogda parantez içi verdiğim referansların çoğunda bir birlikteliği görürsünüz). Sadece filmlerde müziğin iyi kullanılması ya da müzikal göndermeler değil şarkılarda da filmlere yapılan göndermeler çok dikkat çekici olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu akşam televizyona bakarken cnbc-e'de Battlestar Galactica'nın 3. sezon final bölümünün tekrar yayınını gördüm (yarın akşam 4. sezonu yayınlamaya başlıyorlar da) ve birkaç ay önce izlemiş olsam da gözucuyla tekrar bakmaya engel olamadım. Diziyi çok sevmemin dışında bakmamın nedeni bölümün finalinde açıklanacak gizli saylonların 4 tanesinin kimliğinin ortaya çıkış sahnesiydi. Aslında 1-2 bölümdür imalar ortaya çıkmaya başlamıştı ama ortada bir gariplik vardı, bazı karakterler bir müzik duyuyorlar ve ilk bakışta anlamız gelen bazı sözler mırıldanıyordu. Açıkçası sözler biraz tanıdık gelmiş olsa da bölümlerin ayrı noktalarında geçtiğinden noktaları ilk başta birleştirememiştim. Ne zaman ki final bölümünün sonları yaklaşıp da gizin açıklanma zamanı geldi, müzik daha duyulur sözlerse ardarda dizilmeye başladı. İşte o noktada şimşek çaktı bende, saylon olduklarını anladığımız karakterler (onlar da o anda anlamaya başlıyodu saylon olduklarını) All Along the Watchtower'ın başlangıç sözlerini mırıldanıyorlardı. There must be some kinda way out of here, said the joker to the thief, theres too much confusion i cant get no relief... Çok sevdiğim bir Bob Dylan şarkısı olan All Along The Watchtower yakınlarda Bryan Ferry tarafından da yorumlanmış (hatta Açıkhava'da canlı da izleme şansı yakalamıştık) ama ününü belki de asıl olarak Jimmy Hendrix sayesinde yapmıştır. Hendrix'in coverı o kadar etkileyicidir ki Dylan bile ona saygısını belirtmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bölümün sonunda birbirinden ayrı 4 karakter dizeleri mırıldanarak aynı yere doğru yollanırlar ve saylon olduklarını anlarlar. Bölümün kapanış sekansında şarkının çok değişik bir coverını dinleriz ve akıl ürünü bir senaryo ile iyi müzik birlikteliğine şahit oluruz. Aslında müzikle konunun direkt bir alakası da yoktur, sadece güzel bir popüler kültür göndermesidir, entelektüel seyirci kitlesi için bir sürpriz girişimidir, zaten yeterince ilginç gelişen konunun doruk noktasına eklenen, krema üzerindeki bir vişne tanesidir. İzlerken yüzünüze bir gülümseme yayılır ve müzik klasörünüzü açıp şarkının değişik yorumlarını tekrar dinleme isteği duyarsınız.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5531101029488205711-8083585316164747168?l=mortac.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mortac.blogspot.com/feeds/8083585316164747168/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5531101029488205711&amp;postID=8083585316164747168' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/8083585316164747168'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/8083585316164747168'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mortac.blogspot.com/2008/09/all-along-watchtower-battlestar.html' title='All Along the Watchtower @ Battlestar Galactica'/><author><name>MORTAC</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17515098667802403972</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5531101029488205711.post-881680665665510758</id><published>2008-09-12T13:07:00.000-07:00</published><updated>2008-09-12T13:11:10.248-07:00</updated><title type='text'>İlk Paul Auster'ımı Okudum...</title><content type='html'>Hani bazı filmler vardır, izlemek için uygun modu beklemeniz gerekir aksi halde filmin tadını çıkartamaz belki de güzel bir filmi harcarsınız. Özellikle dvd ve divx teknolojisinden sonra bu durum kolaylaştı ve merak ettiğimiz filmleri alıp, kenara koyup uygun zamanda izlemek lüksüne sahip olduk. Aynı durum normal olarak kitaplar için de geçerli, doğru zamanda okumadığımız kaç tane güzel kitap zihnimizde işe yaramaz diye yer etmiştir. Bu sefer işin içine uygun ruh halinin yanı sıra zihinsel yeterlilik, algının açıklığı gibi değişik parametrelerde girer. Bazı yazarlar ve kitaplar vardır ki, erken okunmaları çok da uygun olmaz, insanın hazır olması gerekir, mahalle baskısı yüzünden sırf okumuş olmak için harcanmamaları gerekir. Örneğin, Umberto Eco'nun Foucaul Sarkacı'nı 20'li yaşlarımın başında okuduğumda aldığım zevki (sanırım algım bayağı açıktı) 20'li yaşlarımın sonunda kitabı tekrardan okuma girişimimde alamadım, hemen de bıraktım zaten, belki bir 10 yıl sonra tekrar denerim. Sırf bu yüzden Marquez'i de çok geç okudum, bu yazıya konu olan Auster'ı da, rafımda okunmayı bekleyen Orhan Pamuklar, Oğuz Ataylar, Rus klasikleri hep uygun zamanın peşindeler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Paul Auster son 20 yılın en popüler ve aynı zamanda en yetenekli Amerikalı yazarlarından gösteriliyorsa da, bendeki imajı zor okunan bir yazar olduğu şeklinde olduğundan şimdiye kadar hiç okumaya çalışmadım, merak da etmedim. Uygun zamanın gelmesini bekledim diyebilirim ama zamanı neye göre belirlediğimi söyleyemem. En sonunda bir kitabını seçmeye ve şansımı denemeye karar verdim ve sonuç olarak Yükseklik Korkusu'nu (Mr. Vertigo) okudum. Komik gelebilir ama seçme nedenlerimden birisi Hitchcock'un çok sevdiğim Vertigo filmini çağrıştırmasıydı ve kitabın arkasındaki özet/yorumlar da kitap konusunda olumlu izlenimler verdi açıkçası.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitap kısaca, sokaklarda büyüyen bir çocuğun bir adamla karşılaşmasını ve adamın ona uçmayı öğreteceğini vaat ederek kendisiyle gelmesini istemesiyle başlıyor ve bu konu üzerinde gelişiyor. Daha sonra "Harika Çocuk Walt" olacak çocukla "Yehudi Usta"nın hikayesi böyle başlıyor  ve 250 sayfa boyunca devam ediyor. Uçmayı öğrenme sürecinde çektiği sıkıntılar, yaşlı bir kızılderili kadın ve kendisi gibi seçilmiş dahi bir zenci çocukla olan ilişkileri daha da önemlisi Yehudi Usta'nın ona hayat konusunda verdiği derslerle akıyor kitap ve her sayfası insana ilginç bir tat bırakıyor. Kitapta bol bol acı, ölüm varmış gibi görünse de insanın damarlarına bir iyimserlik duygusu salıyor aynı zamanda. Auster'ın hikaye anlatımı konusunda becerisi (ve tabii ki İlknur Özdemir'in başarılı çevirisi) gerçekten de övgüyü hakediyor. Okudukça devamını getirme konusunda içimde bir istek duydum ve kısa zamanda kitabı bitirdim. İlk Auster'ım olarak seçilebilecek belki de en uygun kitaplardan birisini seçmenin ve Auster'ı geç de olsa keşfetmiş (!) olmanın mutluluğu ve gazıyla şimdi kendime Auster'ın 2 kitabını daha belirledim ve aralara başka yazarlardan 1-2 kitap koymak suretiyle onları da kısa zamanda okuyacağım (seçtiğim kitaplar Leviathan ve Köşeye Kıstırmak).&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5531101029488205711-881680665665510758?l=mortac.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mortac.blogspot.com/feeds/881680665665510758/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5531101029488205711&amp;postID=881680665665510758' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/881680665665510758'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/881680665665510758'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mortac.blogspot.com/2008/09/ilk-paul-austerm-okudum.html' title='İlk Paul Auster&apos;ımı Okudum...'/><author><name>MORTAC</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17515098667802403972</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5531101029488205711.post-600165594853645779</id><published>2008-09-10T09:25:00.000-07:00</published><updated>2008-09-10T09:32:16.688-07:00</updated><title type='text'>Ferris Bueller... Bueller?</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_fwpcxb6Z8CI/SMf2g-aeH2I/AAAAAAAAACk/jjCL_gs4h40/s1600-h/Ferrisdayoff.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5244431337466503010" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_fwpcxb6Z8CI/SMf2g-aeH2I/AAAAAAAAACk/jjCL_gs4h40/s200/Ferrisdayoff.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Yazılarımda çok kullandığım parantezler ve parantez içi bilgilerin güzel tarafı bana yeni yazı konuları hatırlatıyor olması. Çocukluk yıllarımızda bir ara gençlik kanalı olarak yapılandırılan ve başarılı komedi dizileri ve gençlik filmleriyle en azından ben ve Mert için önemli bir boşluğu dolduran TRT 4'ü parantezlediğim yazıdan sonra aklımın kenarına "Ferris Bueller's Day Off" hakkında bir yazı yazmalıyım diye not almıştım, sıra şimdi geldi.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Daha sonra birçok örneğini/kopyasını göreceğimiz bir karakterin bizim için başlangıcıydı Ferris Bueller. Akıllı, hınzır, tembel, otoriteyle (genellikle okul müdürüdür otoritenin simgesi) sorun yaşayan, mutlaka bir kankası ve aynı zamanda aynı okuldan sevgilisi olan sevimli lise öğrencisi. Gençlik filmlerinin en önemli ismi olan John Hughes'un (The Breakfast Club, Weird Science) bence en eğlenceli filmi olan Ferris Bueller tam bir klasiktir, sonda söyleyeceğimi baştan söyleyeyim, ilk fırsatta izleyin ama unutmayın benzerlerini çok görmüş olabilirsiniz, biraz toleranslı olun ve filmin 20 küsur yıllık olduğunu unutmayın.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Matthew Broderick'in Ferris Bueller'i canlandırdığı film, güzel bir bahar günü okulu kırmaya karar veren kahramanızın başından geçenleri anlatıyor. Ferris'in, dertlerden devamlı sıyrılmasını kıskanan kızkardeşiyle, risk almaktan korkan kankası Cameron ile ve daha da önemlisi onun okuldan kaçtığını kanıtlamak ve okuldan attırmak için derin bir tutku duyan okul müdürüyle olan ilişkileri filmin sürekliliğini sağlıyor.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Ferris rahatlığı, günü yaşamayı, tembelliği destekler, hayatı gereğinden ciddiye almamayı önerir. Sabah kalkar, güzel bir gün görür önünde ve okuldan atılma pahasına o günü dışarıda geçirmeye, güneşin, şehrin canlılığının tadını çıkarmaya daha da önemlisi bunu arkadaşlarıyla paylaşmaya karar verir. Kendisi okulu kırarken, en iyi arkadaşının ve sevgilisinin de kaçışlarını ayarlar ve günü hep beraber geçirirler. Rahat izlenecek, kendinizi iyi hissettirecek bir film Ferris Bueller, özellikle baharı yaşadığımız bu günlerde izlerseniz dışatıya çıkmak için bir de bahane yaratmış olursunuz kendinize.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;Film boyunca birçok eğlenceli sekans ve tekrar eden hoşluklar var, mesela filmin başında Ferris'in okuldaki arkadaşlarına telefonda çok hastalandığını ve hatta ölüm tehlikesi yaşadığını söylemesinin ardından okulda bir kampanya başlatılır ve film boyunca aralarda görürüz bu girişimi, "Save Ferris". (Hatta bu isimde çok ünlü olmasa bile bir müzik grubu da kurulmuştur yakın zamanda, Come On Eileen'in başarılı bir coverları vardır, benim de müzik listemde yer alır.) Bir de çok komik bir ekonomi profesörü vardır okulun, onun derslerine dikkat edersiniz. Son olarak filmin sonunda jenerikleri izleyin, hem jenerik boyunca hem de sonunda hoş bir iki sahne daha var.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5531101029488205711-600165594853645779?l=mortac.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mortac.blogspot.com/feeds/600165594853645779/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5531101029488205711&amp;postID=600165594853645779' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/600165594853645779'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/600165594853645779'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mortac.blogspot.com/2008/09/ferris-bueller-bueller.html' title='Ferris Bueller... Bueller?'/><author><name>MORTAC</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17515098667802403972</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_fwpcxb6Z8CI/SMf2g-aeH2I/AAAAAAAAACk/jjCL_gs4h40/s72-c/Ferrisdayoff.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5531101029488205711.post-5808843946483330209</id><published>2008-09-05T15:57:00.001-07:00</published><updated>2008-09-05T16:10:39.429-07:00</updated><title type='text'>Nick Hornby</title><content type='html'>Aslında bir süredir aklımdaydı ama bir önceki &lt;a href="http://mortac.blogspot.com/2008/09/has-been.html"&gt;yazımda&lt;/a&gt; konusu açılınca fırsatı değerlendirip Nick Hornby hakkında bir yazmanın uygun olacağını düşündüm. Nick Hornby modern İngiliz edebiyatının benim için en özel yazarlarından birisi ama bunun en önemli nedeni salt yazarlık kariyeri değil, müzikle ve özellikle futbolla içiçe olması diyebilirim. Yazarlar (en azından ön planda olanlar diyelim) genel olarak entellektüel bir kimlik taşıdıklarına inandıkları ve ağır abi rolü oynadıkları için okurun onlarla kendisini özleştirmesi çok kolay olmuyor, en basitinden Orhan Pamuk'a bakacak olursak sanki bizden birisi değil gibi geliyor, sabahtan akşama kadar yazı yazıyormuş da başka bir uğraşı yokmuş gibi bir havası var. Bu adam müzikle ilgilenmez mi, tuttuğu bir takım yok mudur, elbette vardır (hatta bu yazıyı bakarken internete baktım, Fenerli imiş :) birden bire adama karşı sempati duymaya başladım...) ama herhalde halkla ilişkilerini yürütenler - varsa böyle birileri - bu mecralara girmesini istemiyorlar, ön plana çıkartmıyorlar Bence yanlış yapıyorlar, ama neyse...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_fwpcxb6Z8CI/SMG6BNQiV4I/AAAAAAAAACU/L0Ua4MVkiuw/s1600-h/Highfidelity_movie.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5242675971137623938" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_fwpcxb6Z8CI/SMG6BNQiV4I/AAAAAAAAACU/L0Ua4MVkiuw/s200/Highfidelity_movie.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Benim Nick Hornby'i keşfetmem ise çok net olarak hatırlamıyorsam da sanırım High Fidelity ile oldu. Daha öncesinde Fever Pitch adındaki kitabının ününü duymuştum ama Türkçe'ye çevrilmemiş olması ve o dönemlerde de benim yurtdışı ile pek alakam olmaması nedeniyle okuma şansım olmamıştı. John Cusack'ın başrolde oynadığı High Fidelity, bir plak dükkanı olan 30'larındaki kahramınımızın kız arkadaşının onu terk etmesinin ardından geçmişteki ilişkilerini irdelemesi ve nerede yanlış yaptığını aramasını konu ediyordu. Böyle söyleyince biraz psikolojik bir filma havası yaratsa da, filmin (ve tabii ki kitabın) müzikle içiçe olması ve yan karakterlerin renkliliği, filmi seyredilesi ve kitabı da okunası yapıyor. Filmi çok beğenmiş, daha sonra yurtdışından aldığım ingilizce kitabını da çok severek okumuştum. Kardeş blog Across The Universe'de Midget kardeşimin yaptığı "En iyi 5 ..." listelerinin kaynağı işte bu kitaptır. Kitap boyunca arkadşlarıyla beraber en iyi 5 listeleri yapar durur kahramanımız. Yıllar sonra kitap Türkçe'ye Sel Yayıncılık tarafından Ölümüne Sadakat adıyla çevrildi ve açıkçası çok da güzel bir kapağı var. Türkçesini okumadığım için çevirinin başarılı olup olmadığı konusunda ne yazık ki bir yorum yapamayacağım ama Sel Yayıncılık'tan okuduğum kitaplar genellikle başarılı çıktı şimdiye kadar. Filmle ilgili bir süpriz ise, Bruce Springsteen'in yani Patron'un filmdeki &lt;a href="http://mortac.blogspot.com/2008/08/cameo-ve-macguffin.html"&gt;cameo&lt;/a&gt; rolüdür. &lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_fwpcxb6Z8CI/SMG6BF9MBdI/AAAAAAAAACc/mTw8ySkTSW8/s1600-h/olumune_sadakat.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5242675969177421266" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_fwpcxb6Z8CI/SMG6BF9MBdI/AAAAAAAAACc/mTw8ySkTSW8/s200/olumune_sadakat.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Müziğin ciddi bir arkaplan oluşturduğu High Fidelity yazarın ilk romanı idi ve yukarıda da bahsettiğim gibi bu kitabın öncesinde de bir kitabı var ki, (kitap otobiyografik özellik taşıyor, bir roman değil) futbol üzerine yazılmış kitaplar listesinde "En İyi 5"te yer alır her zaman, Fever Pitch. Yine kitabın çıkışından çook sonra Türkçe'ye Futbol Ateşi olarak çevrilen (bu kitabın da Türkçesini okumadım ama çevirisini CNN Türk'teki Futbol Ekstra'dan göz aşinalığımız olan on parmağında on marifet sahibi ama beni en çok şaşırtanı olarak Eurosport Türkiye'nin genel yayın yönetmenliğini yapan Bağış Erten yapmış) Fever Pitch yazarın futbolun hayatında nasıl yer etmeye başladığını, nasıl Arsenal fanatiği olduğunu kronolojik bir sırayla anlatıyor. Kitapta bölümler spesifik bir tarih ve Arsenal'in kimle oynadığı şeklinde ayrılıyor (burada hemen aklıma Hakan geldi, sorun mesela 1987 yılında Fenerbahçe sezonun 5. haftasında kiminle maç yapmış, kim kaçıncı dakikada gol atmış, söylesin). Babasıyla ilişki kurmak için gitmeye başladığı Arsenal maçları zamanla yazarın kimliğinde önemli bir yer tutmaya başlıyor, tıpkı Fenerbahçe'nin bizim kişiliğimizde taşıdığı önemli rol gibi. Biz erkeklerin futboldan ne anladığımızı sorgulayan bayanların okuması gereken bir kitaptır. Bu kitap da normal olarak sinema perdelerine aktarıldı hem de iki kez. Birincisi normal olarak İngiltere'de ve orjinaline sadık olarak futbol temalıydı. Bu filmi uzun yıllar aradıktan sonra sonunda bu senenin başında bizden uçak teslim almaya gelen Arsenal fanatiği bir İngiliz'in sayesinde (ben onu Fenerbahçe'nin PSV ile oynadığı şampiyonlar ligi maçına götürünce o da jest olsun diye filmin dvd versiyonunu İngiltere'den sipariş edip bana hediye etmişti) edindim ve izledim. Film kitaptaki otobiyografik temaları alıp ister istemez dramatik bir yapı olması amacıyla hayatında Arsenal'in çok önemli bir rol oynadığı bir öğretmen üzerine kurulmuştu. Arsenal'e duyduğu tutku öylesine güçlü ki hiç bir kadınla ilişkisi yürümüyor, ta ki yeni bir öğretmenle tanışana kadar. Daha sonra Amerikalılar da bu kitaba el attılar ve Amerika'ya uyarladılar. Öyle olunca tutkunun futbol olması beklenemezdi, onlar da spor dalı olarak beyzbolu, takım olarak da Boston Red Sox'ı konu yaptılar. Normalde bu tip uyarlamalar çok başarılı olmasa da takım tutkusunun, fanatikliğin erkek doğasındaki yerinin evrenselliği nedeniyle Amerikan versiyonunu da çok beğediğimi söyleyebilirim (bir de tabii, işin içine Drew Barrymore giriyor). Her iki filmi de aralıkla izleyin beğeneceksiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hornby'nin filme aktarılan bir diğer kitabı About A Boy. Bu sefer de, aslında bir değil iki oğlandan bahseden bir kitap var karşımızda. Birisi 10'lu yaşlarında çevresiyle uyum sorunu yaşayan ve intihara eğilimli bir anneye sahip bir çocuk, diğeri 30'lu yaşlarında hayatta hiçbir hedefi, kaygısı, bağı olmayan baba parasıyla yaşayan başka bir "çocuk". Bu ikisinin yollarının kesişmesi ve ikisinin birbirinin hayatını etkilemesini konu ediyor kitap. Yine başarılı bir uyarlama olarak yorumlayabileceğim filmde Hugh Grant oynamıştı ve bence Hugh Grant'in en güzel filmlerinden birisidir. Kitabın adı, filmde pek ön planda olmayan ama kitapta sık bahsi geçen Nirvana'nın About A Girl'ünden esinlenmiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hornby'nin okuduğum diğer kitaplarından söz edecek olursam, en son kitabı "Çat!" Türkçe okuduğum ilk (ve şimdilik tek) kitabı ama çok da beğenmedim, en azından Hornby okumaya bu kitapla başlayın istemem. How To Be Good'u da favorilerim arasına koyamayacağım ama diğer kitaplarını beğenirseniz bu iki kitabı da yazarın müdavimi olarak okursunuz. Sondan bir önceki kitabı A Long Way Down'ı (Türkçe'ye Aşağı Düşerken diye çevrildi) alalı çok oldu ama bir türlü okuma fırsatım olmadı, şimdi Türkçeye de çevrilince İngilizcesini okumak da gözümde büyüyor açıkçası. Bu arada bu kitabın da filme çekilme ihtimali varmış, ne zaman olacağı belli değil ama kitabın film haklarını Johnny Depp almış diye duydum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu romanların dışında Hornby'nin okuduğum iki kitabı daha var ama bunlar toplama gibi. Birisi futbol diğeri müzik ile ilgili. Müzikle ilgili olan kitabı Songbook, yazarın kişisel olarak hayatında önemli rol oynayan, duygusal çağrışımlar yapan şarkılar hakkında yazdığı denemelerden oluşuyor. Futbolla ilgili olan My Favourite Year: A Collection of Football Writing'de ise yazar bu sefer editörlük görevi güdüyor ve değişik kişilerin yazdığı ve kendi tuttukları takımlar hakkındaki hislerini içeren denemeleri bir kitap altında topluyor. Bu kitabın benim için en etkileyici tarafı, İngilizlerin futbol sevadısının Türkiye'deki gibi 3-4 takım etrafında toplanmıyor oluşu, herkesin kendi şehrinin, semtinin takımını tutması, o takımın nerelere düşse de asla bırakılmaması gibi kavramları ön plana çıkarması. Yanlış bilmiyorsam bu iki kitap henüz Türkçeye çevrilmediler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hornby halen değişik yayınlarda müzik ve futbolla ilgili yazılarına devam ediyor. Biz de yeni kitaplarını dört gözle bekliyoruz.&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5531101029488205711-5808843946483330209?l=mortac.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mortac.blogspot.com/feeds/5808843946483330209/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5531101029488205711&amp;postID=5808843946483330209' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/5808843946483330209'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/5808843946483330209'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mortac.blogspot.com/2008/09/nick-hornby.html' title='Nick Hornby'/><author><name>MORTAC</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17515098667802403972</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_fwpcxb6Z8CI/SMG6BNQiV4I/AAAAAAAAACU/L0Ua4MVkiuw/s72-c/Highfidelity_movie.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5531101029488205711.post-7663126623645237704</id><published>2008-09-02T11:59:00.000-07:00</published><updated>2008-09-02T12:02:04.818-07:00</updated><title type='text'>Has Been</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_fwpcxb6Z8CI/SL2NmML4x9I/AAAAAAAAACM/L7yTPFKgY78/s1600-h/hasbeen.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5241501228574754770" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_fwpcxb6Z8CI/SL2NmML4x9I/AAAAAAAAACM/L7yTPFKgY78/s200/hasbeen.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Çok sevdiğim bir albümden bahsetmek istiyorum bugün, William Shatner'ın 2004 tarihli Has Been albümü.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;İsim eğer tanıdık geldiyse biraz eskilere gitmeniz gerekecek, ünlü TV dizisi Uzay Yolu'nun Kaptan Kirk'ü ve yine yıllar öncesinin popüler reality programı Kurtarma:911 'in sunusucu rolünde hatırlayabilirsiniz onu. Aslında ilk başlarda Ağır Abiler Serisi'nde yazsam mı diye düşündüm ama sonra aklıma oynadığı birkaç rol geldi de vageçtim (bkz. Sandra Bullock'la Miss Congeniality serisi).&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Çocukluğumun en güzel bilimkurgu dizi olarak ben Uzay Yolu'nu adlandırırım, Battlestar Galactica ve Buck Rogers'ı hayal meyal hatırlıyorsam da aklımda o kadar yer etmemişlerdir (ama Battlestar Galactica'nın yeni bölümlerini şiddetle tavsiye ederim, çok başarılı bir bilimkurgu olmasının yanısıra günümüz dünyasının - tabii ki özellikle ABD'nin - siyasi paranoyalarından çok iyi faydalanan bir drama olmuş). Kısıtlı mekanlarda daha çok senaryo üzerine yoğunlaşan bir bilimkurgu olarak üzerine düşen görevi fazlasıyla iyi yapmış bir kuşağa ciddi hayalgücü takviyesinde bulunmuştur. Ne yazık ki film verisyonları dizinin samimiyetinden çok uzaktadır, o nedenle izlemenizi tavsiye etmem.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;İşte o dizinin Kaptan James Kirk'ü olan William Shatner aynı zamanda müzisyendir. Ne kadar müzisyen olarak adlandırılabilir o ayrı çünkü kendisinin müzik janrı konuşarak şarkı söylemek üzerine (performans sanatlarında bu janr "spoken word" olarak adlandırılıyor ve daha çok ABD'de özel klüplerde sanatçıların/şairlerin şiirlerini okumalarıyla yaygınlaşmış. Yine konu açılmışken her zaman olduğu gibi bir filme ve çok sevdiğim bir sahneye gönderme yapayım, Mike Myers'ın oynadığı "So I Married an Axe Murderer" adlı başarılı komedi filminde Myers'ın canlandırdığı şairin filmin başında söylediği This Poem Sucks adlı çok başarılı bir performans vardır, sanırım youtube'da var, erişimimiz açılınca bakarsınız, ya da daha eğlencelisi filmi izleyin) . Kanada'lı olan Shatner'ın oyunculuk kariyeri tiyatro sahnelerinde Shakespeare oyunlarında başladığından ağdalı tiratlar atmak kanına işlemiş herhalde ki, ilk albümünü direkt böyle yapmış ve Mr. Tambourine Man ve Lucy in the Sky with Diamonds (parantez açıp durmaktan bıktım ama devamlı bir şeyler çıkıyor işte; çoğunuz biliyordur ama yine de Beatles'ın "L"ucy in the "S"ky with "D"iamonds şarkısının LSD için yazıldığına dair bir şehir efsanesi vardır; her ne kadar Lennon ve McCartney bu iddiaları doğrulamayıp tesadüf olduğunu söyleseler de, şarkının genel havasının grubun madde etkisi altında olduğu zamanlardan ve Lennon'ın hayran olduğu Lewis Carroll, Alis Harikalar Diyarında'dan beslendiği aşikardır) gibi klasiklerin de yer aldığı Transformed Man adlı bir albüm yapmış 1968'de. Ağdalı ağdalı konuştuğu şarkılar çok fazla gürültü koparmış ABD'de ve herkesin alay konusu olmuş.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Allahtan eleştirileri iyi kaldırmış da Shatner, biraz uzun ara verdikten sonra da olsa 2004'te bu yazıya konu olan albümü yapmış. Albümün adı olan "Has Been", ünleri, parlak günleri nispeten geride kalmış ünlü insanlar için kullanılan bir deyim ingilizcede. Albüme dikkatimi çeken şey ise albümdeki tek cover olan Common People şarkısı oldu. İngiliz ekolünün önemli gruplarından birisi olan Pulp'ın çok sevdiğim bir şarkısının ilgi çekici coverını Shatner'ın ağzından dinleyince albümün diğer şarkılarını merak ettim. Şarkının brit-rock arkaplanı çok güzel korunmuş ve üzerine Shatner'ın etkileyici ses tonunda şarkının anlattığı hikaye çok güzel oturmuştu.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Albümün tamamını dinledikten sonra her bir şarkının birbirinden güzel olduğunu gördüm. Dediğim gibi Common People albümdeki tek cover parça ve geri kalan parçaların hepsi özellikle bu albüm için yazılmış, neredeyse hepsinde Shatner'ın da parmağı var. Benim için albümün bir diğer albenisi modern İngiliz edebiyatının en sevdiğim yazarlarından olan Nick Hornby'nin (edebiyat kadar müzikle ve futbolla da içiçe olan bu adam hakkında ayrı bir yazı yazacağım) de bir şarkı sözü ile albüme katkıda bulunmuş olmasıydı. Albümü beğenmek için İngilizce bilmenin ve şarkı sözlerine dikkat etmenin önemli bir kriter olduğunu düşünüyorum, her biri zekice yazılmış bu parçalardan Ideal Woman ve I Can't Get Behind That (şarkıyı dikkatle dinlerseniz kendisine de giydirdiğini görebilirsiniz) müzikte ender gördüğümüz komedi unsuru içeren parçalar ve Hornby'nin katkıda bulunduğu That's Me Trying ile albümün kapanışını yapan Real ise etkileyici dramatik sözleriyle ön plana çıkıyorlar. Özellikle Real tamamıyla William Shatner için yazılmış olup şarkıyı dinlediğinizde nedenini anlayacaksınız.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;Uzun lafın kısası, William Shatner'ın Has Been'i kesinlikle tecrübe edilmesi gereken bir albüm, tavsiye ederim.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5531101029488205711-7663126623645237704?l=mortac.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mortac.blogspot.com/feeds/7663126623645237704/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5531101029488205711&amp;postID=7663126623645237704' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/7663126623645237704'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/7663126623645237704'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mortac.blogspot.com/2008/09/has-been.html' title='Has Been'/><author><name>MORTAC</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17515098667802403972</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_fwpcxb6Z8CI/SL2NmML4x9I/AAAAAAAAACM/L7yTPFKgY78/s72-c/hasbeen.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5531101029488205711.post-7926663670481441950</id><published>2008-08-31T13:05:00.000-07:00</published><updated>2008-08-31T13:09:51.529-07:00</updated><title type='text'>İki kitap önerisi : Tembel Ayaklanması ve Statü Endişesi</title><content type='html'>&lt;a href="http://mortac.blogspot.com/2008/08/ay-kahve-tembellik.html"&gt;"Çay, kahve ve tembellik" &lt;/a&gt;başlıklı yazıda bahsini ettiğim "Tembel Ayaklanması : Yan Gelip Yatmanın Manifestosu" adlı kitabı sonunda bitirdim. Çok kısa bir yorum yazısı ile kitabı bir kez daha dikkatinize sunmak istiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öncelikle belirtmek isterim ki, okuyacak kitap seçimlerimin arasında kişisel gelişim kitapları neredeyse hiç yer kaplamaz. Bu tip kitapların işe yaramaz olduğunu düşündüğümden değil ama nedense pek çekici gelmiyorlar. Ama aşağıda bahsini edeceğim iki kitap direkt bu amaçla yazılmamış olsalar da size çok fazla şey veren iki kitap olarak kütüphanenizde yer alabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha önce de belirttiğim gibi, Tembel Ayaklanması'nın ana hedefi 20. yüzyılla beraber endüstri devrimi ve kapitalist düzenin yaşamımızı nasıl değiştirdiğinini ve yaşam kalitemizin yavaş yavaş nasıl farkettirmeden aşağı çekildiğini, düzenin insanların daha çok çalışması üzerine nasıl değiştirildiğini gözönüne sermek. Çalışmayla ilgili bir derdi yok yazarın ama çok basit keyiflerimizin de unutulduğunu, uyumanın, uzun öğle yemeklerinin, çay saatlerinin, dostlarla geçirilen içkili sohbet ortamlarının güzelliğini nasıl unuttuğumuzu, daha da önemlisi nasıl unutturulduğunu anlatıyor. Bunu yaparken tarihten örnekler, ünlü yazarlardan, politikacılardan, şairlerden, filozoflardan anekdotlar, alıntılar kullanıyor ve bu da kitabın okunrluğunu kolaylaştırıyor ve içeriğin yazarın kişisel tembellik isteğinden daha kapsamlı olmasını sağlıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitabı okurken çok keyif aldım ve aynı zaman da rahatsız da oldum. Çalışma düzenine ne kadar gömüldüğümün ve bir iki geri adım atıp kendime bakmam gerektiğinin farkına vardım. Buna benzer hisleri Alain de Botton'un "Statü Endişesi"ni okurken de duymuştum. Onda da, de Botton insanların üzerinde Demokles'in kılıcı gibi duran statü endişesinin farkına varmamızı ve durup üzerinde ayrıntılı düşünmemizi sağlamıştı. Hani insan üzerinde bir baskı, bir rahatsızlık hisseder de üzerine düşünmez ya da adını koyamaz ya, bu tip kitaplar öncelikle bu baskıların farkına varmamızı ve bir kez farkına vardıktan sonra da atacağımız adımları daha kolay belirlememizi sağlıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonuç olarak, Tom Hodgkinson'ın "Tembel Ayaklanması : Yan Gelip Yatmanın Manifestosu"nu ve bonus olarak da Alain de Botton'un "Statü Endişesi"ni okuyun derim. İnanın memnun kalacaksınız.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5531101029488205711-7926663670481441950?l=mortac.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mortac.blogspot.com/feeds/7926663670481441950/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5531101029488205711&amp;postID=7926663670481441950' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/7926663670481441950'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/7926663670481441950'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mortac.blogspot.com/2008/08/iki-kitap-nerisi-tembel-ayaklanmas-ve.html' title='İki kitap önerisi : Tembel Ayaklanması ve Statü Endişesi'/><author><name>MORTAC</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17515098667802403972</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5531101029488205711.post-8817526360289861579</id><published>2008-08-30T12:55:00.000-07:00</published><updated>2008-08-30T13:20:37.014-07:00</updated><title type='text'>Meriç ile ilk 6 ay</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_fwpcxb6Z8CI/SLmntEXF9hI/AAAAAAAAACE/TKfn8MoSFxs/s1600-h/P1000221.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5240404034128836114" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_fwpcxb6Z8CI/SLmntEXF9hI/AAAAAAAAACE/TKfn8MoSFxs/s200/P1000221.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;21 Ağustos itibarıyla Meriç'imiz 6 ayını doldurmuş oldu. Bu bahaneyle Meriç, bebekler ve birlikte geçirdiğimiz ilk 6 ay hakkında bir yazı yazmak istedim. Aslında tembel bir insan olmasam ve günlük tutmak gibi bir alışkanlığım olsa Meriç'in doğumundan sonra yaşadıklarımız, hissettiklerim, anlık heyecanların yer aldığı notlar dizisi yazmak isterdim, ama beni tanıyanlar bilir ki bu tip şeyler bana göre değil, blogu bile şu ana kadar devam ettirmiş olduğuma şaşıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir "kaza" sonrasında aramıza katılmak üzere yola çıkan Meriç, dünyaya acele gelme konusundaki ısrarını gebelik döneminin sonunu da beklemeyerek devam ettirmiş ve normal sürecin 3 hafta öncesinde bir sabah sürprizi ile yolun sonunun başlangıcını yapmıştı. Allahtan hala işe gitmemiş olduğumdan arabaya atlayıp hastaneye (emniyet şeridini ilk defa gerçek amacıyla kullanmış olmuştum ama yaklaşık 2 ay sonrasında ceza makbuzu da evimize gelmişti, EDS kameralarının çektiği fotoğrafı anı olarak saklıyoruz) gittik ve yaklaşık 8 saatlik bir normal doğum sürecinin ardından 16.41 gibi Meriç hazretleri aramıza katıldı. Doğumhaneye ben de girmek gibi gaflette bulundum :) ama açıkçası düşünen arkadaşlara gerek yok demekte sakınca görmüyorum. Arkadaşlar paşa paşa yukarıda bekleyin, girmenin kimseye faydası yok. Doğumhanede geçirdiğim anlarda kenarda ayakta durmaktan başka birşey yapmadım, Çiler ise bana karşı neden bilmiyorum (!) çok sinirliydi. Elini bile tutmama izin vermedi, sanki çocuğu ben tek başıma yapmışım... Doktorlara giydirdi, hemşirelere giydirdi, bana bakmadı bile, kısacası biraz asabiydi. Doktorlar alışkın olduklarından hiç kişisel almadılar hatta konu üzerine espriler falan yaptılar, cinsellikle bulaşan en önemli hastalık gebeliktir gibisinden ama ben kendimi fazla hissettim odada. Sonuç olarak Meriç dünyaya merhaba dediğindeyse tam ne hissettiğimi hatırlamıyorum ama o ana değin canlı bile olsa, ultrasonda görmüş bile olsak (3 boyutlu ultrason esminde nasıl gözüktüyse o şekilde doğdu, yüz hatları falan tamamen aynıydı) artık kanlı canlı bir birey olarak aramızdaydı. İlk tepkim sanırım çok çirkin birşey olduğu yönündeydi, normal doğum yüzünden yamuk bir kafatası, kocaman gözler (hem de kocamaaan), zayıf bir vücut (2340 gram). Filmlerde gördüğümüz gibi doğar doğmaz kıçına şaplak atıp ağlatmak gibi birşey olmadı, hemen kenarda bekleyen çocuk doktoru Meriç'i aldı, bir hemşireyle beraber temizlemeye başladı, boğazına bir tüp sokup orayı da temizledikten sonra Meriç ilk çığlığını attı, işte o anı unutamam. Gözlerim dolmadı dersem yalan olur. İyice temizlenmesinin ardından annesinin kucağına verdiler ve Çiler'in ilk görüşü de o zaman oldu. İlk tepkisi "ay çok küçüksün, çok tatlısın" şeklindeydi :)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Meriç'in ilk günleri ile ilgili ilginç olarak 2 gün boyunca pek ağlamaması (meğerse fırtına öncesi sessizlik imiş) ve yüz hatlarının çok karakteristik olmasını söyleyebilirim. Sanki büyük bir çocuğun yüzüne bakıyormuşçasına anlamlı bir surat ifadesi vardı. İlk günler normal olarak evde ziyaretçi yoğunluğu vardı, hem güzel hem de sıkıcı bir dönemdi. Herkesin yüzünde bir mutluluk ifadesi görmek (ne de olsa yakın arkadaş grubunun ve her iki çekirdek ailenin ilk bebeği olma özelliğini taşıyordu Meriç) güzeldi ama aynı zamanda her kafadan ayrı bir ses çıkması da sıkıntı vericiydi. Çocuk büyütmekle ilgili net doğrular olmadığı için birisinin dediği diğerini tutmayınca oluşan ikilem insanı daha da çaresiz bırakıyordu. O noktada tamamen kendi hislerime göre hareket etmeye karar verdim, herkesin dediğini dinleyecektim ama içimden ne yapmak geliyorsa onu yapacaktım, kendi düşen ağlamaz misali. Çiler doğum sonrası sendromu olarak bu dönemi daha zor atlattı belki ama şimdi geriye baktığımızda birbirimize destek olarak başarılı bir dönem geçirdiğimizi söyleyebilirim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hatırladığım kadarıyla ilk 3 hafta aşağı yukarı aynı geçti. Devamlı olarak uyuyor, emiyor ve kaka yapıyordu. Ama 3üncü haftadan itibaren artık büyümeye, dünyaya geldiğinin iyice farkına varmaya ve giderek bizi zorlamaya başladı. Ağlama nöbetleri giderek arttı, özellikle akşamları yoğunlaşan bu nöbetler bizi ilk önce ürküttüyse de internette yaptığımız araştırmalar kolik sendorumuyla tanışmamızı sağladı. Bu konu biraz karışık, bebeklerin ortalama olarak ilk 3 ayda nedensiz ağlamalarına kolik sendromu deniyor ama bazı çevrelere göre işin kolayına kaçmak olarak değerlendiriliyor; ne olursa olsun henüz net bir çözümü yok bu sendromun ve bunu kabullenip kendinizi yiyip bitirmeden bu dönemi atlatmanız gerektiğini söylüyorlar. Biz de Meriç'in ağlama nöbetlerini kabullendik, eğlendirmek için elimizden geleni yaptık, kolik için özellikle bestelenmiş parçalardan oluşan Buzuki Orhan Osman'ın albümünü dinlettik (internetten çok iyi yorumlar okumuştuk). Evdeki ipod + dock sistemi artık sadece Meriç'in emrine amadeydi ve ardı ardına onun seveceği şarkıları çalıyorduk. İlk zamanlar Kolik albümü ile devam etiysek de sonrasında ilginç bir keşifte bulunacaktık. Amy Winehouse... evet, Meriç Amy'nin sesini duyduğu zaman ağlamayı kesiyordu, özellikle de Rehab çalınca ne kadar coşkuyla ağlıyor olursa olsun ağlamayı kesip sesin geldiği yöne doğru merakla kafasını uzatıyordu. Bundan sonraki birkaç haftayı ise ev sakinleri olarak hatırlamak istemiyoruz, neredeyse hep Amy şarkıları çaldı evde, halen radyoda bir şarkısı çalmaya başladığı zaman direkt çeviriyorum kanalı. Herhalde canlı olarak izlemediğim sürece bir daha uzun süre Amy Winehouse dinlemem.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk başlardaki sebepsiz ağlamalara sonrasında gaz sancıları eşlik etmeye başladı. Çok gazlı bir bebek olduğu için gaz ilacı (Neobaby) ve rezene takviyesine başladık. Özellikle rezeneyi halen de çok severek içer, içeriğindeki anasondan mıdır nedir? Ağlaması, gazı eksik olmadığı için genelde kucağımızda büyüdü diyebiliriz, kucağa alıştırmayın şeklindeki tüm uyarılara rağmen aksini yapma gibi bir şansımız olmadı. Kucakta gezmeyi sevdi, battaniyede iki kişi tarafından sallanarak uyumaya alıştı (ama inat ettik, hala eve çingene salıncağı kurmadık) ama biz memnunuz halimizden, biraz yorucu oluyorsa da Meriç'in olduğu yerde yatıp hareketsiz bir şekilde yukarıya bakmasındansa kucağımızda sağı solu merakla inceleyip gezmesini daha verimli buluyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3üncü hafta ile 3üncü ay arası aşağı yukarı aynı geçti denebilir, tabii ki büyüdü, arada 2 aylıkken sünnet oldu, daha bir tatlılaştı falan. Ama 3 aylık olduğunda sanki sihirli bir değnek değmişçesine değişti bana göre. Birdenbire büyüdü gibi geldi bana, tavırları, bakışları, ağlaması, gülmesi herşeyi çok keskin bir şekilde değişti, hem de sadece birkaç gün içerisinde. Uzun süre görmeyen birisinin değişmiş olduğunu söylemesi normal olur ama her gün gören birisi olarak bizim için bile çok açık bir değişimdi bu. Çok hoşumuza gitti, hem de dedik ki tamam artık gazı biraz azalır daha rahat günler geçirmeye başlarız ama hiç azalmadı ne yazık ki. Temposu biraz olsun düşdüyse de yine akşam 7'den sonra bir huzursuzluk hali devam ediyordu. Gazı aynen devam ediyordu, bunu gözle görebiliyorduk, buna bir de havaların sıcaklığı eklendi. Ne yazık ki Meriç de tıpkı babası gibi sıcaktan rahatsız oluyordu ve garip ama çok fazla terliyordu. Allahtan banyodan korkmuyordu da sıcaklarda bir de banyo stresi ile uğraşmadık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3üncü ay ile 6ıncı ay arası normal gelişimini devam ettirdi, çok keskin bir değişim olmuyordu artık, ellerini kollarını daha verimli kullanmaya, seslere karşı daha bilinçli tepki vermeye başladı normal olarak. Aslında en önemli değişim, 3üncü ayda Çiler'in artık işine geri dönmesi oldu. Artık evde anneannesi dışında yeni bir insan, bir bakıcı da görmeye başladı Meriç. İlk günlerde biberondan beslenmede problem yaşadıysak da, o günleri uykusunda beslenmeyle geçiştirdik (içgüdüsel olarak emiyordu), sonrasındaysa alıştı. Gerçi akşamları 6 gibi annesinin geleceğini biliyormuşçasına biberondan birşey emmeyi reddediyordu, ta ki annesini kapıda ağlayarak karşılayıncaya kadar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk 3 aydaki oturmama düzeni ikinci 3 ayda da devam etti, buna bir de hiç durmayan el, kol, ayak hareketleri eklendi. Durmaksızın her organını oynatıyordu, yüzme, bisiklete binme, koşma gibi tüm eylemleri havada kendi kendine yapıyordu. Bu kadar hareketli olunca bir türlü hedeflediğimiz kiloları almadı, normal bebekler için 1 ayda alması gereken kilonun alt limitinin biraz altında kaliyordu hep ama doktor bu kadar hareketli bir bebek için bunun normal olduğunu söyledi, eğer 6. ayın sonunda hala kilosu az olursa kan testi yaparız diye karar verildi. Allah'tan bu kararı almışız çünkü 6. ayın sonunda yapılacak testlerde bizi başka bir sürpriz bekliyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk üç ayda sadece anne sütüyle beslendi, sonrasında ise bir süre annesinin sağıp kenara koyduğu sütlerle ve daha sonra da yardımcı mamalarla sürdürdü beslenmesini. Buna zamanla yoğurt, meyve suyu, sebze suyu gibi ek besinler eşlik etti. Ciddi zorluklar çıkarmadı bunları yemekte, arada sırada huysuzlandığı oldu tabii ama aç olmamasından kaynaklanıyordu bu huzursuzluklar. Tepkileri bizim için anlam taşımadığından, ağlamalarını, huzursuzluklarını hep kendimiz birşeylere yormaya çalıştık ve bu da bir noktadan sonra sıkıcı olmaya başladı. Her geçen hafta büyüdükçe ve tepkileri biraz olsun anlam kazandıkça işler de kolaylaşmaya başladı, aç olduğu zaman ayrı, uykusu olduğunda ayrı, bir sancısı olduğunda ayrı ağlıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;6ncı ayının sonunda gittiğimiz aylık doktor kontrolünde ise yukarıda bahsini ettiğim bombayı patlattı sevgili oğlumuz. Yavaş kilo almasının çok hareketli olmasının dışında bir fizyolojik nedeni olmadığından emin olmak için yaptırdığımız kan ve idrar tahlillerinin sonucunda hiç beklenmedik birşey çıktı ve Meriç'in kum döktüğü anlaşıldı. Hemen ardından yaptırdığımız böbrek ultrasonunda da sol böbreğinde kum / taş taneleri olduğu görüldü. Şu an itibariyle konuyla ilgili yeni bir gelişme yok, önümüzdeki hafta içerisinde bu konuda uzman bir doktora gidip sonraki aşamaların ne olacağına karar verecek ve çok büyük ihtimalle (inşallah) ilaç tedavisiyle bu dertten de kurtulacağız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eskiden beri nazar olayına inanan bir insan olarak Meriç'in doğumunun ardından bu inancım daha da güçlendi. Yeni bir baba olarak insan ne kadar engellemeye çalışsa da devamlı oğlundan bahsetme güdüsüyle hareket ediyor. Öyle olunca da, çocuğun anlık olumsuz yöndeki değişimlerini hep nazara yoruyor ve kendi kendine tamam bir daha ondan uluorta bahsedip insanların nazarını üzerine çekmeyeceğim diyor. Gerçi kimsenin günahını almayayım, en çok anne babanın nazarı değer derler, olmaz diyemiyorum, ben bile bakarken devamlı bir hayranlık duygusuyla bakıyorum, arada bir gözümü kaçırmak ihtiyacı duyuyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Siz yine de lütfen yazıyı okuduktan sonra bir Maşallah çekin olur mu! :))&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Not : Bu kadar uzun yazı yazdım ama kendi duygularımdan pek hissetmedim sanırım, baba olduktan sonra neler hissettiğimi en kısa zamanda yazmaya (ve kısa tutmaya) çalışacağım.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5531101029488205711-8817526360289861579?l=mortac.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mortac.blogspot.com/feeds/8817526360289861579/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5531101029488205711&amp;postID=8817526360289861579' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/8817526360289861579'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/8817526360289861579'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mortac.blogspot.com/2008/08/meri-ile-ilk-6-ay.html' title='Meriç ile ilk 6 ay'/><author><name>MORTAC</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17515098667802403972</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_fwpcxb6Z8CI/SLmntEXF9hI/AAAAAAAAACE/TKfn8MoSFxs/s72-c/P1000221.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5531101029488205711.post-2080335224484935138</id><published>2008-08-29T13:55:00.000-07:00</published><updated>2008-08-29T14:02:09.431-07:00</updated><title type='text'>Aç Kalın, Budala Kalın</title><content type='html'>Dünkü Stay Hungry, Stay Foolish yazısının ardından kardeş blog Sportif Platform'un değerli admini Faruk kardeşimin uyarısı üzerine sözkonusu metnin türkçesini de bloga eklemeye karar verdim. Türkçeye çevrilmiş metni internette buldum ama anonim bir çeviri gibiydi, o nedenle referans veremiyorum, kim çevirmişse kusura bakmasın. Çeviriyi okudum, ingilizce metni birebir çok güzel çevirmiş. Sadece Stay Foolish'e karşılık olarak Çılgın Kalın denmişti, onu Budala Kalın şeklinde değiştirdim. İkisi de çok karşılamıyor ama ana fikri veriyor işte...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Dünyanın en önemli üniversitelerinden birinin diploma töreninde sizlerle birlikte olmaktan onur duyuyorum. Ben üniversite mezunu değilim. Doğrusunu söylemek gerekirse, ilk kez bu vesileyle mezuniyete bu derece dahil olma fırsatını yakalamış oldum. Bugün hayatımla ilgili üç hikaye anlatmak istiyorum. Hepsi bu. Büyük sözler değil. Sadece üç hikaye.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk hikaye noktaların birleştirilmesi hakkında; ilk altı ayın ardından Reed College'dan ayrıldım ancak okulla tam olarak bağımı koparmadan önce de bir 18 ay kadar ortalıkta dolandım. Peki niçin ayrıldım?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm bunlar daha ben doğmadan başladı. Biyolojik annem üniversite öğrencisi olan, genç, bekar bir kadındı; beni evlatlık vermeyi kararlaştırdı. Kendisi çocuğunun bir üniversite mezunu tarafından evlat edinileceğinden o derece emindi ki her şey benim doğumdan itibaren bir hukukçu ve karısı tarafından evlat edineceğim şeklinde ayarlanmıştı. Ancak bir şey hesaplanmamıştı: Dünyaya geldiğimde beni evlat edinecek olan çift son dakikada bir kız çocuk üzerinde karar kıldı. Bu durumda bekleme listesinde olan ebeveynlerime gecenin ortasında bir telefon geldi: "Beklenmedik bir şekilde bir erkek çocuğumuz oldu; onu istiyor musunuz?" Aldıkları cevap "tabii ki" oldu. Ancak daha sonra biyolojik annem, annemin üniversite mezunu olmadığını, babamın ise liseyi bile bitirmediğini öğrendi. Bunun üzerine evlatlık verme kararından caydı. Ancak birkaç ay sonra ebeveynlerim beni üniversiteye göndereceklerine dair söz verince razı oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve ben doğduktan 17 yıl sonra üniversiteye gittim. Ama safça Stanford kadar pahalı bir üniversite seçtiğimden işçi olan annem babamın bütün birikimi okul masraflarımı karşılamak için harcandı. Altı ay sonra bunun bir anlamı olmadığını fark ettim. Hayatta ne yapmak istediğimle ilgili hiçbir fikrim yoktu ve okulun da bu konuda bana nasıl yardımcı olacağını bilmiyordum. Yalnızca anne babamın birikimlerini harcamakla meşguldüm. Böylece okulu bırakmaya karar verdim; o sıralarda bu kararı verirken biraz kaygılıydım ama şimdi geriye dönüp baktığımda en doğru kararlarımdan biri olduğunu görüyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Okuldan ayrıldığım günler pek de romantik değildi. Artık yurtta kalamıyordum; arkadaşlarımın odalarında yerde yatmaya başladım. Yiyecek satın almak için Cola kutularını 5 sente satıyor, haftada bir Hare Krishna mabedinde iyi bir yemek yiyebilmek amacıyla her pazar geceleri kentte yedi mil yol yürümek sorunda kalıyordum. Ama bunu sevdim. Özellikle de merak ve sezgilerimin izinden giderek düşe kalka yaşadığım o süreç daha sonrası için paha biçilmez bir değere sahip oldu. Şimdi size bu konuda bir örnek vereyim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O sıralarda Reed College ülkenin en iyi kaligrafi eğitimini veriyordu. Artık okuldan ayrıldığım ve derslere girme zorunluluğum olmadığı için kaligrafi kurslarına katılmaya karar verdim. Burada öğrendiklerim tek kelimeyle mükemmel, tarihsel ve bilimin algılamayacağı derecede sanatsal bir inceliğe sahipti; tam anlamıyla büyülenmiştim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında kaligrafi kursunda öğrendiklerimin gerçek hayatta pratik bir karşılığı olacağı umudum yoktu. Ancak 10 yıl sonra ilk Macintosh bilgisayarını tasarladığımızda hepsini hatırladım. Böylece güzel bir yazı ve baskısı olan ilk bilgisayarı yarattık. Eğer üniversitede o kurslara gitmemiş olsaydım, Mac'in bu derece çeşitli yazı türleri ya da bu derece orantılı aralıklı fontları olmayacaktı. Ve de Windows'un Mac'i taklit ettiği hesaba katıldığında hiçbir masaüstü bilgisayarı bunlara sahip olamayacaktı. Tabii ki, üniversitedeyken bu noktalar arasında bağıntı kurmak mümkün değildi. Ancak on yıl sonra geriye dönüp baktığımda bu bağlantıları kurabiliyorum.&lt;br /&gt;Öte yandan, geleceğe bakarak da noktaları birleştiremezsiniz; yalnızca geriye bakarak bunları birleştirebilirsiniz. Bu nedenle noktaların bir şekilde geleceğinizi şekillendireceğini bilmelisiniz. Yani bir şeye inanmalısınız- yazgınız, yaşamınız, karma, her neyse... Bu yaklaşım beni hiçbir zaman yarı yolda bırakmadığı gibi hayatımın farklı olmasını da sağladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkinci hikayem sevgi ve kaybetmekle ilgili. Erken yaşta neyi sevdiğimin bilincine vardığım için şanslıydım. Woz ve ben anne babamın evinin garajında Apple'ı yapmaya başladığımızda 20 yaşındaydım. Çok çalıştık ve on yıl içinde ikimizin bir garajda kurduğu Apple 4 bini aşkın çalışanı olan 2 milyar dolarlık bir şirkete dönüştü. Bir yıl önce en güzel ürünümüz olan Macintosh'u yaratmıştık ve ben de 30 yaşıma basmıştım. Ancak daha sonra kovuldum. İnsan kendi kurduğu bir şirketten kovulabilir mi? Apple gittikçe büyüdüğünden şirketi benle beraber yönetebilecek yeteneğe sahip olduğunu düşündüğüm birisini işe aldık ve ilk yıl her şey iyi gitti. Ancak daha sonra gelecekle ilgili görüşlerimizde farklılıklar ortaya çıktı ve kaçınılmaz olarak bir tartışma yaşandı. Bunun üzerine yönetim kurulumuz ondan yana çıktı. Böylece 30 yaşımda kovuldum. Ve de bu, herkesin gözü önünde, gürültülü patırtılı bir şekilde gerçekleşti. Gençliğimi adadığım her şey elimden gitmişti ve bu çok yıkıcı bir şeydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birkaç ay ne yapacağımı bilemeden ortalıkta dolaştım durdum. Bir önceki girişimci kuşağı hayal kırıklığına uğrattığımı hissediyordum; bana verilen bayrağı elimden düşürmüştüm. David Packard ve Bob Noyce'la bir araya geldim ve her şeyi berbat ettiğim için özür diledim. Apple'dan ayrılmam kamuoyunun gözünde tam bir başarısızlıktı; bu nedenle Silicon Vadisi'nden bile ayrılmayı planlıyordum. Ancak yavaş yavaş bir şeyler kafamda netleşmeye başladı - yaptığım şeyi hala seviyordum. Apple'da yaşananlar bu gerçeği değiştirmemişti. Reddedilmiştim ama hala aşıktım. Böylece yeniden başlamaya karar verdim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O sıralarda henüz farkında değildim ama Apple'dan kovulmam aslında başıma gelebilecek en iyi şeydi. Başarılı olmanın ağırlığı yerini tekrar başlamanın hafifliğine, her şeyden daha az emin olmaya bırakmıştı. Hayatımın en yaratıcı dönemlerinden birine girmemi sağladı.&lt;br /&gt;Daha sonraki beş yıl içinde NeXT'i ve Pixar adlı bir başka şirketi kurdum; ayrıca karım olacak olağanüstü bir kadınla tanıştım. Pixar'da dünyanın ilk bilgisayar animasyonlu filmi olan "Toy Story" yaratıldı; halen şirket dünyanın en başarılı animasyon film stüdyosu. Öte yandan, Apple'ın NeXT'i satın alması da bir dönüm noktası oldu ve ben böylece yeniden Apple'a döndüm; NeXT'te yarattığım teknoloji Apple'ın halihazırdaki yeniden doğuşunun merkezindedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şuna eminim ki, Apple'dan kovulmasaydım bunlardan hiç biri olmayacaktı. Bu belki acı bir ilaçtı ama hastanın iyileşmesi için bunu alması gerekiyordu. Bazen hayat sopayla kafanıza vurur. Ama inancınızı hiçbir zaman yitirmeyin. Beni ayakta tutan tek şey yaptığım şeyi sevmemdi. Neyi sevdiğinizi bilmelisiniz. Bu sevgilinizi seçmeniz kadar işinizi seçmenizde de önemli bir etken. İş hayatınızın büyük bir bölümünü kaplıyor ve gerçekten tatmin olmanız için de yaptığınızın gerçekten önemli olduğuna inanmak zorundasınız. Eğer neyi sevdiğinizi bulamadıysanız aramaya devam edin. Yerleşmeyin. Her şey gönülle ilgili olduğu için bulduğunuzda zaten anlayacaksınız. Ve de tüm sağlam ilişkiler gibi bu tür ilişkiler de yıllar geçtikte iyileşir. Bu nedenle buluncaya kadar arayın. Yerleşik olmayın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üçüncü hikayem ölümle ilgili. 17 yaşındayken şuna benzer bir şey okuduğumu hatırlıyorum:"Her günü son gününüzmüş gibi yaşarsanız birgün mutlaka doğru yaptığınızı anlayacaksınız". Bu söz beni çok etkiledi ve geçen 33 yıl boyunca her sabah aynaya bakıp kendime şu soruyu sordum:"Eğer bugün hayatımın son günü olsaydı bugün yapmak istediğimi yapar mıydım?" Ve eğer uzun süre üst üste hayır cevabını vermişsem bir şeylerin değişmesi gerektiğinin bilincine varmış oluyordum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birgün öleceğimi unutmamak hayatta önemli seçimler yapmamda çok önemli bir rol oynadı. Çünkü ölüm karşısında her şey, tüm beklentileriniz, kaygılarınız, başarısızlıklarınız ya da övünçleriniz anlamını yitiriyor ve tek bir gerçekle karşı karşıya kalıyorsunuz. Öleceğinizi her zaman hatırlamak kaybetme korkusu tuzağına düşmenizi engelleyen en önemli etkendir. Zaten çıplaksınız. Bu nedenle kalbinizin sesini dinlememeniz için hiçbir neden yok.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir yıl kadar önce bana kanser teşhisi kondu. Pankreasımda bir tümör vardı. O zamana kadar pankreasın ne olduğunu bile bilmiyordum. Doktorlar bunun tedavi edilemeyecek bir kanser türü olduğunu söylediler, en fazla 3 ila 6 aylık bir ömür biçtiler. Doktorum bana evime gidip bir an önce yarım kalan işlerimi halletmemi tavsiye etti. Yani kibarca "ölmeye hazırlan" dedi.&lt;br /&gt;Kanser teşhisi konduğu gün boyunca bu sözler kulağımda çınladı durdu. Daha sonra aynı gün akşama doğru pankreasıma endoskopi yapıldı ve tümörden birkaç hücre alındı. Beni bayıltmışlardı ama operasyon sırasında yanımda bulunan karım, aldıkları hücreleri mikroskopta inceleyen doktorların birden sevinçle haykırmaya başladıklarını çünkü cerrahi bir müdahaleyle iyileşebilecek, çok ender rastlanan bir pankreas kanseri türünü belirlediklerini anlattı. Ameliyat oldum ve şimdi iyiyim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk kez ölüme bu kadar yaklaşmıştım ve umarım daha uzun yıllar boyunca da bir daha tekrar yaklaşmam. Şimdi bu süreci çok yakıcı bir şekilde yaşadığım için ölümün yararlı ancak salt düşünsel bir kavram olduğuna inandığım zamanlardan daha gerçekçi bir şekilde şunu söyleyebilirim ki, kimse ölmek istemez. Hatta cennete gitmeyi arzulayanlar bile ölmek istemezler. Yine de ölüm hepimizin kaçınılmaz olarak gideceği son durak. Ve bu özelliyle de Ölüm belki de Yaşam'ın en güzel tek buluşu. Ölüm Yaşam'ın değiştirici etkeni. Eskiyi süpürüp yenisine yol açıyor. Şimdi yenisiniz ama bir gün eskiyecek ve ortalıktan kaldırılacaksınız. Bu kadar dramatik konuştuğum için özür dilerim ama bu bir gerçek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zaman kısıtlı, bu nedenle başkasının hayatını yaşayarak harcamayın. Başka insanların düşüncelerinin sonucu olan dogmaların tuzağına düşmeyin. Başkalarının fikirlerinin gürültüsünün iç sesinizi bastırmasına izin vermeyin. Ve de en önemlisi, kalbinizin ve sezgilerinizin sesini dinleyin. Onlar bir şekilde ne olmak istediğinizi biliyorlar. Geri kalan her şey ikincildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gençlik yıllarımda son derece büyüleyici "The Whole Earth Catalog" adında bir yayın vardı; bu o dönemde, benim kuşağımın adeta İncil'iydi. Stewart Brand adlı birisi tarafından yaratılmış ve şiirsel dokunuşuyla hayata geçirilmişti. PC ve masaüstü yayıncılığının henüz gündemde olmadığı 1960'lı yıllardı; her şey daktilolar, makaslar ve polaroid kameralarla yapılıyordu. Bir tür kağıt üzerinde Google söz konusuydu; 35 yıl sonra da Google doğdu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Stewart ve ekibi "The Whole Earth Catalog"un pek çok sayısını yayımladılar ve artık sürecini tamamladığına inandıkları gün de son sayısını çıkardılar. Bu, 70'li yılların ortalarıydı ve o zamanlar ben siz yaşlardaydım. Son sayının arkasında, maceraperestseniz sizin de karşılaşabileceğiniz, sabah erken saatlerde çekilmiş bir köy yolunun fotoğrafı vardı. Fotoğrafın altında da şu sözler yer alıyordu:"Aç kalın. Budala kalın." Bu sözler onların veda mesajıydı. Ben her zaman bunu kendime diledim. Ve şimdi, buradan mezun olup yeni bir hayata başlayan sizlere de aynı dilekte bulunuyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aç kalın. Budala kalın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Teşekkür ederim."&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5531101029488205711-2080335224484935138?l=mortac.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mortac.blogspot.com/feeds/2080335224484935138/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5531101029488205711&amp;postID=2080335224484935138' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/2080335224484935138'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/2080335224484935138'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mortac.blogspot.com/2008/08/kaln-budala-kaln.html' title='Aç Kalın, Budala Kalın'/><author><name>MORTAC</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17515098667802403972</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5531101029488205711.post-4311626250288378407</id><published>2008-08-28T13:48:00.000-07:00</published><updated>2008-08-28T14:10:58.884-07:00</updated><title type='text'>Stay Hungry, Stay Foolish</title><content type='html'>Apple'ın ve Pixar Animasyon Stüdyolarının kurucusu Steve Jobs'ın 2005 yılında Stanford Üniversitesi'nin mezuniyet töreninde yaptığı çok ünlü bir konuşmanın tam metnini aşağıda veriyorum. Konuşmanın görüntülerini izlemek içinse şu adresi kullanabilirsiniz : &lt;a href="http://www.dailymotion.com/video/x1fdeu_steve-jobs-stay-hungry-stay-foolish_business"&gt;http://www.dailymotion.com/video/x1fdeu_steve-jobs-stay-hungry-stay-foolish_business&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu metni yakın arkadaşlarıma daha önce gödermiş ve dikkatle okumalarını istemiştim, tekrar aklıma gelmesinin sebebi bundan birkaç hafta önce yurtdışındayken birçok ekonomi gazetesinde aynı anda Steve Jobs hakkında haberleri okumam. Iphone 3G'nin lansman toplantısında Jobs'ın fiziksel görünümü (ciddi bir kilo kaybı ve fiziksel çöküş gözleniyor resimlerinde gerçekten de) birçok yatırımcıyı endişelendirmiş ve onun (Allah gecinden versin diyelim) olası bir vefatında(sanki olmama ihtimali var da) Apple'ın ciddi sorunlar yaşamasının kaçınılmaz olduğunun dile getirilmiş. Bu tip lider-sembol isimler başarılı iş modelleri için kritik önem taşırlar, dikkat edilirse bu tarz kurucu patronlar karizmatik bir kişiliğe de sahiplerse gerek kendi egoları nedeniyle, gerekse bir pazarlama taktiğiyle ön plana çıkarlar (Türkiye'de Sakıp Sabancı bunun en başarılı örneğidir).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Metne geri dönecek olursak özellikle, noktaları geriye dönük birleştirmek ve aç kalmak/budala kalmak ile ilgili öğütlerin üzerine iyice düşünmek gerekiyor. Zaman ayırın, okuyun, düşünün...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"I am honored to be with you today at your commencement from one of the finest universities in the world. I never graduated from college. Truth be told, this is the closest I've ever gotten to a college graduation. Today I want to tell you three stories from my life. That's it. No big deal. Just three stories.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;The first story is about connecting the dots.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;I dropped out of Reed College after the first 6 months, but then stayed around as a drop-in for another 18 months or so before I really quit. So why did I drop out?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;It started before I was born. My biological mother was a young, unwed college graduate student, and she decided to put me up for adoption. She felt very strongly that I should be adopted by college graduates, so everything was all set for me to be adopted at birth by a lawyer and his wife. Except that when I popped out they decided at the last minute that they really wanted a girl. So my parents, who were on a waiting list, got a call in the middle of the night asking: "We have an unexpected baby boy; do you want him?" They said: "Of course." My biological mother later found out that my mother had never graduated from college and that my father had never graduated from high school. She refused to sign the final adoption papers. She only relented a few months later when my parents promised that I would someday go to college.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;And 17 years later I did go to college. But I naively chose a college that was almost as expensive as Stanford, and all of my working-class parents' savings were being spent on my college tuition. After six months, I couldn't see the value in it. I had no idea what I wanted to do with my life and no idea how college was going to help me figure it out. And here I was spending all of the money my parents had saved their entire life. So I decided to drop out and trust that it would all work out OK. It was pretty scary at the time, but looking back it was one of the best decisions I ever made. The minute I dropped out I could stop taking the required classes that didn't interest me, and begin dropping in on the ones that looked interesting.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;It wasn't all romantic. I didn't have a dorm room, so I slept on the floor in friends' rooms, I returned coke bottles for the 5¢ deposits to buy food with, and I would walk the 7 miles across town every Sunday night to get one good meal a week at the Hare Krishna temple. I loved it. And much of what I stumbled into by following my curiosity and intuition turned out to be priceless later on. Let me give you one example:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Reed College at that time offered perhaps the best calligraphy instruction in the country. Throughout the campus every poster, every label on every drawer, was beautifully hand calligraphed. Because I had dropped out and didn't have to take the normal classes, I decided to take a calligraphy class to learn how to do this. I learned about serif and san serif typefaces, about varying the amount of space between different letter combinations, about what makes great typography great. It was beautiful, historical, artistically subtle in a way that science can't capture, and I found it fascinating.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;None of this had even a hope of any practical application in my life. But ten years later, when we were designing the first Macintosh computer, it all came back to me. And we designed it all into the Mac. It was the first computer with beautiful typography. If I had never dropped in on that single course in college, the Mac would have never had multiple typefaces or proportionally spaced fonts. And since Windows just copied the Mac, its likely that no personal computer would have them. If I had never dropped out, I would have never dropped in on this calligraphy class, and personal computers might not have the wonderful typography that they do. Of course it was impossible to connect the dots looking forward when I was in college. But it was very, very clear looking backwards ten years later.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Again, you can't connect the dots looking forward; you can only connect them looking backwards. So you have to trust that the dots will somehow connect in your future. You have to trust in something — your gut, destiny, life, karma, whatever. This approach has never let me down, and it has made all the difference in my life.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;My second story is about love and loss.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;I was lucky — I found what I loved to do early in life. Woz and I started Apple in my parents garage when I was 20. We worked hard, and in 10 years Apple had grown from just the two of us in a garage into a $2 billion company with over 4000 employees. We had just released our finest creation — the Macintosh — a year earlier, and I had just turned 30. And then I got fired. How can you get fired from a company you started? Well, as Apple grew we hired someone who I thought was very talented to run the company with me, and for the first year or so things went well. But then our visions of the future began to diverge and eventually we had a falling out. When we did, our Board of Directors sided with him. So at 30 I was out. And very publicly out. What had been the focus of my entire adult life was gone, and it was devastating.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;I really didn't know what to do for a few months. I felt that I had let the previous generation of entrepreneurs down - that I had dropped the baton as it was being passed to me. I met with David Packard and Bob Noyce and tried to apologize for screwing up so badly. I was a very public failure, and I even thought about running away from the valley. But something slowly began to dawn on me — I still loved what I did. The turn of events at Apple had not changed that one bit. I had been rejected, but I was still in love. And so I decided to start over.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;I didn't see it then, but it turned out that getting fired from Apple was the best thing that could have ever happened to me. The heaviness of being successful was replaced by the lightness of being a beginner again, less sure about everything. It freed me to enter one of the most creative periods of my life.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;During the next five years, I started a company named NeXT, another company named Pixar, and fell in love with an amazing woman who would become my wife. Pixar went on to create the worlds first computer animated feature film, Toy Story, and is now the most successful animation studio in the world. In a remarkable turn of events, Apple bought NeXT, I returned to Apple, and the technology we developed at NeXT is at the heart of Apple's current renaissance. And Laurene and I have a wonderful family together.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;I'm pretty sure none of this would have happened if I hadn't been fired from Apple. It was awful tasting medicine, but I guess the patient needed it. Sometimes life hits you in the head with a brick. Don't lose faith. I'm convinced that the only thing that kept me going was that I loved what I did. You've got to find what you love. And that is as true for your work as it is for your lovers. Your work is going to fill a large part of your life, and the only way to be truly satisfied is to do what you believe is great work. And the only way to do great work is to love what you do. If you haven't found it yet, keep looking. Don't settle. As with all matters of the heart, you'll know when you find it. And, like any great relationship, it just gets better and better as the years roll on. So keep looking until you find it. Don't settle.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;My third story is about death.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;When I was 17, I read a quote that went something like: "If you live each day as if it was your last, someday you'll most certainly be right." It made an impression on me, and since then, for the past 33 years, I have looked in the mirror every morning and asked myself: "If today were the last day of my life, would I want to do what I am about to do today?" And whenever the answer has been "No" for too many days in a row, I know I need to change something.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Remembering that I'll be dead soon is the most important tool I've ever encountered to help me make the big choices in life. Because almost everything — all external expectations, all pride, all fear of embarrassment or failure - these things just fall away in the face of death, leaving only what is truly important. Remembering that you are going to die is the best way I know to avoid the trap of thinking you have something to lose. You are already naked. There is no reason not to follow your heart.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;About a year ago I was diagnosed with cancer. I had a scan at 7:30 in the morning, and it clearly showed a tumor on my pancreas. I didn't even know what a pancreas was. The doctors told me this was almost certainly a type of cancer that is incurable, and that I should expect to live no longer than three to six months. My doctor advised me to go home and get my affairs in order, which is doctor's code for prepare to die. It means to try to tell your kids everything you thought you'd have the next 10 years to tell them in just a few months. It means to make sure everything is buttoned up so that it will be as easy as possible for your family. It means to say your goodbyes.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;I lived with that diagnosis all day. Later that evening I had a biopsy, where they stuck an endoscope down my throat, through my stomach and into my intestines, put a needle into my pancreas and got a few cells from the tumor. I was sedated, but my wife, who was there, told me that when they viewed the cells under a microscope the doctors started crying because it turned out to be a very rare form of pancreatic cancer that is curable with surgery. I had the surgery and I'm fine now.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;This was the closest I've been to facing death, and I hope its the closest I get for a few more decades. Having lived through it, I can now say this to you with a bit more certainty than when death was a useful but purely intellectual concept:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;No one wants to die. Even people who want to go to heaven don't want to die to get there. And yet death is the destination we all share. No one has ever escaped it. And that is as it should be, because Death is very likely the single best invention of Life. It is Life's change agent. It clears out the old to make way for the new. Right now the new is you, but someday not too long from now, you will gradually become the old and be cleared away. Sorry to be so dramatic, but it is quite true.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Your time is limited, so don't waste it living someone else's life. Don't be trapped by dogma — which is living with the results of other people's thinking. Don't let the noise of others' opinions drown out your own inner voice. And most important, have the courage to follow your heart and intuition. They somehow already know what you truly want to become. Everything else is secondary.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;When I was young, there was an amazing publication called The Whole Earth Catalog, which was one of the bibles of my generation. It was created by a fellow named Stewart Brand not far from here in Menlo Park, and he brought it to life with his poetic touch. This was in the late 1960's, before personal computers and desktop publishing, so it was all made with typewriters, scissors, and polaroid cameras. It was sort of like Google in paperback form, 35 years before Google came along: it was idealistic, and overflowing with neat tools and great notions.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Stewart and his team put out several issues of The Whole Earth Catalog, and then when it had run its course, they put out a final issue. It was the mid-1970s, and I was your age. On the back cover of their final issue was a photograph of an early morning country road, the kind you might find yourself hitchhiking on if you were so adventurous. Beneath it were the words: "Stay Hungry. Stay Foolish." It was their farewell message as they signed off. Stay Hungry. Stay Foolish. And I have always wished that for myself. And now, as you graduate to begin anew, I wish that for you.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Stay Hungry. Stay Foolish.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Thank you all very much."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biz teşekkür ederiz, ağzına sağlık...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5531101029488205711-4311626250288378407?l=mortac.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mortac.blogspot.com/feeds/4311626250288378407/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5531101029488205711&amp;postID=4311626250288378407' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/4311626250288378407'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/4311626250288378407'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mortac.blogspot.com/2008/08/stay-hungry-stay-foolish.html' title='Stay Hungry, Stay Foolish'/><author><name>MORTAC</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17515098667802403972</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5531101029488205711.post-4529995314332410912</id><published>2008-08-26T10:18:00.000-07:00</published><updated>2008-08-26T10:19:44.156-07:00</updated><title type='text'>Cameo ve MacGuffin</title><content type='html'>Bugün sinema terminolojisinde yer alan iki terim hakkında biraz bilgi vermek istiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunlardan ilki, "cameo". Cameo kısaca, bir sanat eserinde (ki çoğunlukla sinema veya televizyon eserleri olsa da, edebi eserler veya video oyunlarında da görülebilir) ünlü bir kişinin kısa bir rolde arz-ı endam etmesidir. Bu görünüm yoldan geçen birisi olarak da olabilir, kısa bir rol de. Genelde yönetmenlerin cameoları ünlüdür, bir çok yönetmen kendi yönettikleri filmlerde kısa da olsa görünmek isterler. En bilineni hepimizin bildiği gibi Alfred Hitchcock'tur. Hitchcock yönettiği filmlerin çoğunda en azından bir sahnede görünmek suretiyle bu terimin ve hareketin ünlü olmasında çok etkin bir rol oynamıştır. Filmin tamamı bir kurtarma botunda geçen "Lifeboat" filminde (bildiğim kadarıyla bir film için kullanılan en küçük set rekoru bu filmdedir) bile bir gazete reklamında görünerek imzasından taviz vermemiştir. Benim en sevdiğim cameosu ise "To Catch a Thief"tekidir; Cary Grant polislerden zorla kaçıp bir otobüse kendini atar ve en arka sıraya oturur, kamera geriye doğru çekilerek açıyı arttırır ve Grant'in yanındaki yolcu olarak Hitchcock'u görürüz, Grant hiç de neden yokken dönüp garip bir şekilde Hitchcock'a bakar. (Aklıma Mustafa Altıoklar'ın İstanbul Kanatlarımın Altında filmindeki cameosu geldi birden, hayatımda gördüğüm en saçma ve gereksiz sahnelerden birisidir, hatırladıkça tüylerim diken diken oluyor; kafamdan silmeye çalıştığım için çok da nethatırlamıyorum ama artık kahramanlardan birisi gece yolda yürürken yaşlı bir adam görüyor, aaa Mustafa Altıoklar, ne arıyorsun amca gibisinden bir soru soruyor ona, o da ışığı mı arıyorum ne diyor; dam üstünde saksağan vur beline kazmayı anlayacağınız)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cameolar sadece amaçsız görünme şeklinde değil, kısa bir rolde de olabilir. Alakasız bir rol de olabilir, filmde çok kritik bir görevi üstlenen karizmatik bir rol de. Bazen ünlü figürleri kendilerini canlandırırken görürürüz (sportif veya politik karakterler), bazen gerçek hikayeden uyarlamalarda olayın gerçek kahramanını filmde bir rolde görürüz. En ilginç cameolar bence yeniden çevrim filmlerde, o filmin orjinalinde oynayan oyuncuların bir şekilde yer aldığı cameolardır. Daha önceki yazılarımdan birisinde bahsettiğim Thomas Crown Affair'in yeniden çeviriminde ilk filmde başrol oynayan Faye Dunaway, Crown'ın psikiyatristi rolünde görünür. Cameolar dikkatli sinema seyircisi için aynı zamanda bir oyun gibidir, film esnasında bir anlık görünen birisinin hikayeden bağımsız da olsa önemini görebilmek insanı mutlu eder.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bahsetmek istediğim ikinci terim ise, "MacGuffin". Bu terimi de Alfred Hitchcock sayesinde öğrenmiştim. Kısaca, bir hikayenin akmasını sağlayan ama detaylarını ya da ne olduğunu bilmediğimiz "şey"dir. Örneğin, Kuşlar filminde kuşların neden çıldırdığını ve insanlara saldırdığını bilmeyiz ama hikayenin akmasını sağlayan etken odur. Popüler kültürdeki en ünlü MacGuffin ise sanırım Pulp Fiction'daki içinde ne olduğunu bilmediğimiz çantadır. Daha güzel örnekleri olsa da kolay bilinirlik açısından popüler sinemadan bir örnek daha vermem gerekirse, Görevimiz Tehlike 3'te de "Rabbit's Foot" adı altında ne olduğu asla açıklanmayan bir şeyin peşindedir herkes.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;MacGuffin teriminin nereden çıktığı bilinmese de, sinema terminolojisine Hitchcock ile girer. Bir röportajında MacGuffin'in ne olduğunda dair soruyu şöyle açıklar, "İskoçya'da bir tren kompartmanında oturan iki adamdan birisinin kucağında bir çanta varmış. Diğeri içinde olduğunu merak ederek sorunca ilk adam 'MacGuffin var' demiş. İkincisi 'MacGuffin de nedir?' diye tekrar sorunca ilk adam İskoçya'nın dağlarındaki aslanları avlamak için kullanılan bir aparat olduğunu söyler. İkinci adamın kafası karışmıştır, 'İyi ama İskoçya'da aslan yoktur ki' der, ilk adam son sözü söyler'hmm, o zaman çantadaki de MacGuffin değil o halde'. Kısaca MacGuffin'in ne olduğu önemli değildir, sorgulamaya gerek yok, hikayeyi izlemeye devam edin.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5531101029488205711-4529995314332410912?l=mortac.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mortac.blogspot.com/feeds/4529995314332410912/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5531101029488205711&amp;postID=4529995314332410912' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/4529995314332410912'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/4529995314332410912'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mortac.blogspot.com/2008/08/cameo-ve-macguffin.html' title='Cameo ve MacGuffin'/><author><name>MORTAC</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17515098667802403972</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5531101029488205711.post-6398139567883316280</id><published>2008-08-25T12:10:00.000-07:00</published><updated>2008-08-25T12:17:05.474-07:00</updated><title type='text'>Hamlet'ten</title><content type='html'>Var olmak mı, yok olmak mı, bütün sorun  bu!&lt;br /&gt;Düşüncemizin katlanması mı güzel,&lt;br /&gt;Zalim kaderin yumruklarına, oklarına&lt;br /&gt;Yoksa diretip bela denizlerine karşı&lt;br /&gt;Dur, yeter! demesi mi?&lt;br /&gt;.....&lt;br /&gt;Kim dayanabilir zamanın kırbacına?&lt;br /&gt;Zorbanın kahrına, gururunun çiğnenmesine,&lt;br /&gt;Sevgisinin kepaze edilmesine,&lt;br /&gt;Kanunların bu kadar yavaş&lt;br /&gt;Yüzsüzlüğün bu kadar çabuk yürümesine.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5531101029488205711-6398139567883316280?l=mortac.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mortac.blogspot.com/feeds/6398139567883316280/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5531101029488205711&amp;postID=6398139567883316280' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/6398139567883316280'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/6398139567883316280'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mortac.blogspot.com/2008/08/hamletten.html' title='Hamlet&apos;ten'/><author><name>MORTAC</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17515098667802403972</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5531101029488205711.post-877067206661798231</id><published>2008-08-24T12:59:00.000-07:00</published><updated>2008-08-24T13:12:28.806-07:00</updated><title type='text'>Akıllı olmak mı, şanslı olmak mı...</title><content type='html'>Meriç'in doğumunun ardından ettiğim dualarda sağlıklı olmasından sonra en çok talihli olması konusunda dua ettiğimi farkettim (ukalalık olabilir ama akıl olayını anne ve babasından bir miktar alacaktır herhalde). 32 yıllık hayatımda şansın bir insanın yaşamında ne kadar önemli olduğunu gördüm, ne kadar akıllı ne kadar becerikli olsanız da şans yanınızda değilse bazı şeylere erişmenin ne kadar zor olabileceğini idrak ettim. Yıllar önce Amin Maalouf'un Türkiye'de çok popüler olan Afrikalı Leo'sunda okuduğum ve hiç unutmadığım bir pasajı sizlerle paylaşmak isterim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Sen ki bunca kitap okumuşsun, çok uzun zaman önce bir sultanın annesinin oğlu doğduğu zaman ne dediğini biliyor musun? 'Akıllı olman için dua etmiyorum. Akıllı olursan aklını güçlülerin hizmetine verirsin. Talihli olmanı istiyorum ki akıllı insanlar sana hizmet etsinler.'..."&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5531101029488205711-877067206661798231?l=mortac.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mortac.blogspot.com/feeds/877067206661798231/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5531101029488205711&amp;postID=877067206661798231' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/877067206661798231'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/877067206661798231'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mortac.blogspot.com/2008/08/akll-olmak-m-ansl-olmak-m.html' title='Akıllı olmak mı, şanslı olmak mı...'/><author><name>MORTAC</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17515098667802403972</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5531101029488205711.post-2714631617782856684</id><published>2008-08-23T16:54:00.000-07:00</published><updated>2008-08-23T17:02:59.176-07:00</updated><title type='text'>Neden Britanya?</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_fwpcxb6Z8CI/SLCjvDDOgtI/AAAAAAAAABk/BrQL4lD165k/s1600-h/gb.gif"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5237866395299906258" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_fwpcxb6Z8CI/SLCjvDDOgtI/AAAAAAAAABk/BrQL4lD165k/s200/gb.gif" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_fwpcxb6Z8CI/SLCjvYC53xI/AAAAAAAAABs/gFLTx-o7yQ8/s1600-h/uk.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5237866400935698194" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_fwpcxb6Z8CI/SLCjvYC53xI/AAAAAAAAABs/gFLTx-o7yQ8/s200/uk.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Olimpiyatları izlerken aklıma birşey takıldı, daha önce niye hiç üzerine düşünmemişim bilmiyorum, herhalde öyle gelip öyle gittiği için hiç üzerinde durmamışım. Niye birçok spor organizasyonunda (en basitinden Avrupa ve Dünya Futbol Şampiyonalarında) İngiltere, Galler, İskoçya diye takip ettiğimiz ülkeler iş Olimpiyatlara gelince Büyük Britanya (Great Britain) adı altında toplanıyorlar?&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Yazıyı yazıyorum ama aslında cevabı tam olarak bilmiyorum. Çok yüzeysel bir internet araştırmasından anladığım kadarıyla ilk modern olimpiyatlardan (1896) bu yana Uluslararası Olimpiyat Komitesi'nin (IOC) üyesi olarak Büyük Britanya yer alıyor, ama Büyük Britanya FIFA'nın bir üyesi değil. Ülkeler tek tek üye olarak FIFA'da ve UEFA'da yer alıyorlar. Sebep sadece bu mudur tam bilmiyorum eğer daha detaylı bir bilgisi olan varsa bana söylerse yazarım...&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_fwpcxb6Z8CI/SLCjvBV8dJI/AAAAAAAAABc/26r5kGDPTVA/s1600-h/england.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5237866394841543826" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_fwpcxb6Z8CI/SLCjvBV8dJI/AAAAAAAAABc/26r5kGDPTVA/s200/england.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_fwpcxb6Z8CI/SLCjvzJ5MTI/AAAAAAAAAB8/wCviNT9h3Hc/s1600-h/scotland.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5237866408212771122" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_fwpcxb6Z8CI/SLCjvzJ5MTI/AAAAAAAAAB8/wCviNT9h3Hc/s200/scotland.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_fwpcxb6Z8CI/SLCjvr65-KI/AAAAAAAAAB0/wflLOINyj1o/s1600-h/wales.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5237866406270859426" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_fwpcxb6Z8CI/SLCjvr65-KI/AAAAAAAAAB0/wflLOINyj1o/s200/wales.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Bu arada İngiltere, İskoçya, Galler ve Kuzey İrlanda ayrı ayrı ülkeler ama İngiltere, İskoçya ve Galler'in oluşturduğu bütüne Büyük Britanya (ya da kısaca Britanya) deniyor, bunlara Kuzey İrlanda'nın eklenmesiyle de Birleşik Krallık (tam adıyla United Kingdom of Great Britain and Northern Ireland) adına ulaşıyoruz. Eskiden United Kingdom of Great Britain and Ireland imiş ama İrlanda'nın güneyindeki büyük çoğunluk 1920'lerde bu birliğin parçası olmaktan çıkmak istemiş ve o zamandan beri sadece Kuzey İrlanda Birleşik Krallık'ın bir parçası... Aslında bu adamların tarihi bir ilginç, bu konuda Midget (Murat Yılmaz; bkz. Kardeş Bloglar, Across the Universe) kardeşimiz belki ileride bir yazı yazar. Bana geçen günlerde Britanya'nın tarihi konusunda kitap okumak istediğini söylemişti, böylece ben de onu buradan iteklemiş olayım.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5531101029488205711-2714631617782856684?l=mortac.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mortac.blogspot.com/feeds/2714631617782856684/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5531101029488205711&amp;postID=2714631617782856684' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/2714631617782856684'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/2714631617782856684'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mortac.blogspot.com/2008/08/neden-britanya.html' title='Neden Britanya?'/><author><name>MORTAC</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17515098667802403972</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_fwpcxb6Z8CI/SLCjvDDOgtI/AAAAAAAAABk/BrQL4lD165k/s72-c/gb.gif' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5531101029488205711.post-8303477417432596137</id><published>2008-08-18T09:27:00.000-07:00</published><updated>2008-08-18T09:33:22.820-07:00</updated><title type='text'>Ağır abiler serisi #2 : Steve McQueen</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_fwpcxb6Z8CI/SKmj3ab2qZI/AAAAAAAAABM/m2R0n_66AAk/s1600-h/steve.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5235896214179195282" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_fwpcxb6Z8CI/SKmj3ab2qZI/AAAAAAAAABM/m2R0n_66AAk/s200/steve.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Ağır abiler serisinin 2. konuğu, daha "cool" nedir, ne demektir bilmezken (ingilizcedeki "cool"a karşılık olarak "ağır" tabirini kullandığımı farketmişsinizdir) hayranı olduğum, çocukluğumun en heyecan verici aktörü Steve McQueen olacak. Yıllar sonra bu kavramı duyduğumda aklıma gelen ilk isimlerden olan McQueen'in Amerika'daki lakabının da "The King of Cool" olduğunu yıllar sonra öğrenecektim.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Dönem olarak benim doğumumdan öncesine denk düşse de (1976'dan sonra sadece 3 filmi var) TRT'nin o zamanlarda tekel olmasına rağmen başarıyla yürüttüğü yayın politikası sayesinde en önemli filmlerini defalarca izleme ve kendisinin farkına varma şansım olmuştu. (Yazarken tekrar aklıma geldi de, TRT özellikle 2.,3,4. kanallarını açtıktan sonra o kanalları çok başarılı değerlendiriyordu, şimdiki gibi gereksiz ve amaçsız değillerdi. Özellikle TRT4'ü gençlik kanalı yaptıkları dönemde harika diziler, komediler, filmler veriyorlardı : en çok hatırladıklarım dizilerden Loose Cannon - Max Monroe, Sonny Spoon; filmlerden Can't Buy me Love, Ferris Bueller's Day Off, Genç Sherlock Holmes)&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_fwpcxb6Z8CI/SKmj3oRTe5I/AAAAAAAAABU/bAltxkvh32s/s1600-h/thomas_crown_chess.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5235896217893043090" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_fwpcxb6Z8CI/SKmj3oRTe5I/AAAAAAAAABU/bAltxkvh32s/s200/thomas_crown_chess.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;İlk hatırladığım filmi "The Great Escape"dir, orada canlandırdığı karakter zaten başlı başına sinema tarihinin en ağır karakterlerindendir bence. Çok konuşmaz, hareket adamıdır, asla pes etmez, sakinliğiyle düşmanlarını fazlasıyla sinirlendirir. Sinemaseverlerin gönlünde ilk taht kurduğu film budur sanırım ama yine kalabalık kadrolu Muhteşem Yedili (Magnificent Seven) ve ülkemizde nispeten daha az tanınan ama McQueen'in en hareketli filmi olarak bilinen San Francisco sokaklarındaki unutulmaz araba kovalama sahneleriyle tanınan Bullitt diğer unutlmaz filmleridir. Benim çok sevdiğim diğer bir filmi ise yeniden çevrimi de çok başarılı olan Thomas Crown Affair'dir. Özellikle plajda kullandığı kırmızı sahil arabasını asla unutamam, ayrıca Faye Dunaway'le olan seksi satranç sahnesi ise gerçekten erotizmin iyi kullanımının örneklerindendir. 1999 tarihli yeniden çevirimini daha çok beğensem de (müzik kullanımı, senaryosu, daha hareketli olması) iki filmin sonlarını karşılaştıracak olursak Steve McQueen'li versiyon Pierce Brosnan'lı versiyondan daha güzel, karizmatik ve tutarlıdır. Henüz izlemeyenler için spoiler olabilir, o nedenle bu cümlenin geri kalanını okumasınlar isterlerse; orjinalinin sonunda McQueen kendisini polise ihbar eden Dunaway'i ortada bırakıp ülkeyi terkederken, yeniden çevrim Hollywood'un mutlu son aşkı uğruna Brosnan ile Rene Russo sonunda birleşirler. Halbuki Crown'ın kişiliği, ne kadar güzel, akıllı ve mücadeleci birisi de olsa kendisini ispiyonlayan birisini affedecek bir kişilik değildir.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Ayrılmış bir anne babanın çocuğu olarak kolay bir çocukluk geçirmeyen McQueen annesi ile büyükbabası arasında gidip gelmiş, aylaklık ve serserilikle zaman geçirmiş uzun süre, sonunda da Amerikan ordusuna denizci olarak girmiş ve biraz olsun toparlamış kendisini (tek Oscar adaylığını kazandığı Sand Pebbles'ta da denizci bir askeri canlandırır). Sonrasında 25 yaşındayken New York'ta oyunculuk seçmelerine katılmış ve hızla başarı merdivenini tırmanmaya başlamış. Broadway'de oyunlar, televizyonda ünlü bir western dizisi derken sinemaya atlamış ve efsanenin geri kalanını sinema perdesinde yazmış.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;McQueen'in en önemli özelliklerinden birisi oyuncu kimliğinin yanısıra (ya da oyuncu kimliğinden daha çok, bakış açısına göre değişir) yarışçı kimliği de taşımasıdır. Kendisi iflah olmaz bir hız meraklısı, motorsiklet veotomobil yarışçısıdır. Oyunculuk döneminin başında para kazanmak için haftasonları motor yarışlarına katılır ve öyle geçinirmiş. Kariyerinin geri kalan döneminde de bu tutkusundan taviz vermemiş ve bir çok yarışa katılmış, filmlerde tehlikeri sahneleri mümkün olduğunca kendisi canlandırmış (bu nokta da filmi izlemiş olanların aklına hemen The Great Escape'deki unutulmaz dikenli teller üzerinden yapılan motorsikletli atlayış sahnesi gelir ama ne yazık ki o sahneyi yapabilecek olmasına rağmen, sigorta sebepleriyle McQueen'in atlamasına izin verilmez; ama ilginç bir anekdot, zamanında filmlerde dublörlük yapabilecek kadar iyi motosiklet kullanıcıları zor olduğundan, The Great Escape'de McQueen'i motosikletle kovalayan Alman askerlerinden birisini yine McQueen'in kendisini canlandırmıştır). McQueen bu merakı ile ilgili olarak şöyle der : "Yarışlara katılan bir aktör müyüm yoksa aktörlük yapan bir yarışçı mıyım ben de emin değilim."&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;McQueen hakkında bazı ilginç kısa notlar :&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;- Bruce Lee'nin tabutunu taşıyanlardan birisiymiş. Bruce Lee ve Chuck Norris McQueen'in oğluna uzakdoğu sporları öğretiyormuş, hatta Norris'i sinemaya yönlendiren de McQueen'in kendisiymiş (yaşasaydı da görseyi ne yaptığını keşke).&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;- Breakfast at Tiffany's, Ocean's Eleven, Butch Cassidy and Sundance Kid, Apocalypse Now ve Kirli Harry filmlerinde oynama tekliflerini reddetmiş.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;- Rambo : İlk Kan için düşünülen ilk isimlerden birisiymiş, hatta kendisi de ilgilenmiş rolle ama hastalığı nedeniyle olmamış (Stallone fenomeni Rocky ile sınırı kalacakmış neredeyse)&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;- Spielberg "Üçüncü Türle Yakın İlişkiler" için McQueen'i istiyormuş hatta görüşmüşler de ama McQueen bu filmi de reddetmiş. Kişisel görüşüm iyi yaptığı yönünde, sonunda Richard Dreyfuss'un canlandırdığı karaktere o gitmezdi, kafamızdaki imajına ters.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Steve McQueen 50 yaşındayken, 1 sene öncesinde teşhis edilen mide kanserine (denizcilik veya yarışçılık zamanında etkisi altında kalmış olabileceği asbestten kaynaklandığına inanılıyor) alternatif tedavi bulmak amacıyla gittiği Meksika'da hayatını kaybetti. Cesedi yakılarak Pasifik okyanusuna atıldı.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Kısa bir unutulmaz filmler listesi :&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;- Magnificent Seven&lt;/div&gt;&lt;div&gt;- Thomas Crown Affair&lt;/div&gt;&lt;div&gt;- The Great Escape&lt;/div&gt;&lt;div&gt;- ve Papillion (diğer filmlerde sanki kendisini oynar McQueen, bu filmde ise oyunculuğunu konuşturur)&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Eğer hala izlemediyseniz veya aradan uzun zaman geçtiyse The Great Escape'i tekrar izleyin, ben bu haftasonu Meriç izin verirse öyle yapacağım.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5531101029488205711-8303477417432596137?l=mortac.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mortac.blogspot.com/feeds/8303477417432596137/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5531101029488205711&amp;postID=8303477417432596137' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/8303477417432596137'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/8303477417432596137'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mortac.blogspot.com/2008/08/ar-abiler-serisi-2-steve-mcqueen.html' title='Ağır abiler serisi #2 : Steve McQueen'/><author><name>MORTAC</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17515098667802403972</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_fwpcxb6Z8CI/SKmj3ab2qZI/AAAAAAAAABM/m2R0n_66AAk/s72-c/steve.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5531101029488205711.post-8962698731480528208</id><published>2008-08-17T06:53:00.000-07:00</published><updated>2008-08-17T06:55:29.025-07:00</updated><title type='text'>Palahniuk'tan yeni bir uyarlama : Choke - Tıkanma</title><content type='html'>Hürriyet'in bu haftaki Cumartesi ekinde Chuck Palahniuk hayranlarını heyecanlandıracak bir haber gördüm (gerçi olayın geçmişi 3 yıla gidiyormuş ama ben haberi yeni duymuş oldum Hürriyet sayesinde). İsim ilk başta tanıdık gelmediyse "Fight Club"ın yazarı olduğunu hatırlatayım. Yazarın bir kitabı daha sinemaya uyarlanmış ve yakında gösterime çıkıyormuş. Ayrıntı yayınları tarafından "Tıkanma" adı ile Türkçeye kazandırılan orjinal adıyla "Choke" bu seferki uyarlamanın kaynağı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çağdaş Amerikan edebiyatının Tom Robbins'le beraber en sevdiğim yazarı olan Chuck Palahniuk'u David Fincher'ın ünlü uyarlamasından sonra tanıdım ve zaman içerisinde geri kalan kitaplarını da okudum. Kitaplarında Dövüş Klübü'nün genel havası olsa da bazı yazarlar gibi başarılı olan bir modelin defalarca taklidini yazmaktan çok yazarın genel stilinin bu olduğunu hissediyorsunuz. Aykırı, dışlanmış değil kendilerini bilerek isteyerek sistemin dışında tutan, tüketim toplumu ile sorunları olan karakterlerle çalışmayı seven Palahniuk'un bu kitabı da gerçekten rahatsız edici, zor ama sürükleyici.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hazır yukarıda konu açılmışken yıllar önce okuduğum bir gözlemi yazacağım. Dediğim gibi çağdaş Amerikan edebiyatında en beğendiğim yazarlar olan Palahniuk ile Robbins'in ortak özelliklerinden birisi ikisinin de kuzeybatı Amerika (Pacific Northwest) bölgesinden olması; bilenler için o bölge batı Amerika'nın daha güney kesimlerine nazaran daha çok yağış alan bir bölgedir. Örneğin Seattle, düşen yağmur miktarı olarak olmasa bile yağış olan gün sayısı bakımından ABD'nin en çok yağış alan şehridir. Şahsen gittiğim 1 haftalık  zaman diliminde de (Mayıs ayıydı) günde en az 1 kez yağmur yağdığına şahit olmuştum. Yanlış bilmiyorsam nasıl Avrupa'da intihar oranının en yüksek olduğu bölge az güneş alan kuzey Avrupa ülkeleri ise ABD'de de Seattle intihar oranının en yüksek olduğu şehir imiş. Yıllar önce okuduğum için gözlemi (yönetmen Peter Greenaway'e ait) birebir kelimelerle dile getiremeyeceğim ama aşağı yukarı şunu diyordu : "İngiltere'de yaşam 10 ay yağışlı ve soğuk hava yüzünden iç mekanlara sıkışır. Bunun sonucu olarak da güneşten fazlasıyla faydalanan Fransa ve İspanya'da görülen resim zenginliği İngiltere'de edebiyat zenginliği olarak yaşanmıştır." Gerçekten de edebiyat ve hatta müzik konusunda İngiltere'nin zenginliği kıta Avrupasında görülmez. Bence bu durumun benzeri ABD'de de gözlemlenebilir. Pacific Northwest bölgesinden önemli yazarlar ve müzisyenler çıkmıştır (yazarlardan ikisini yukarıda belirttim, müzik piyasasından ise Nirvana, Soundgarden, Pearl Jam ve Jimmy Hendrix de bu bölgeden çıkmadır).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dövüş Klübü'nün başarısından sonra yazarın diğer kitaplarının da hızla filme çekileceğini düşünmüştüm ama kitapların dili, içeriği, ağırlığı film uyarlamalarını (en azından hakkıyla) zorlaştırıyordu. Tıkanma'nın filme çekilmiş olması ise biraz ilginç çünkü bu kitap diğerlerine nazaran biraz daha hastalıklı bir kitap, eğer sadece anafikri alıp üzerine film inşa ettilerse üzücü olur ama birebir uyarlaması da perdelerde kolay kolay gösterilemez. Kitap çok kısaca, seks bağımlısı bir adamın geçinmek için düzgün restoranlarda boğazına birşey kaçmış gibi yaparak oradaki insanlardan birisinin kendisine yardım etmesini ve o kişinin kendisini kahraman gibi hissetmesini sağlayarak zamanla o kişiyi maddi açıdan sömürmesini anlatıyor. Tabii ki bu sadece hikaye katmanlarından bir tanesi, kitabın en önemli katmanı ise kahramanımızın (!) bakmakla yükümlü olduğu huzurevindeki annesiyle olan ilişkisi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Filmi Cnbc-e'de "The New Adventures of Old Christine" adlı dizide Christine'in boşandığı eşi rölünde izlediğimiz aktör, yazar, yeni-yönetmen Clark Gregg çekmiş. Başrolde de Sam Rockwell ve Anjelica Huston var. Filme karşı önyargılı olmamak için internetten eleştirilerini okumadım, bekleyip göreceğiz, sürpriz olsun. Beklenti olmaksızın gidince belki daha çok beğenirim. (Gerçi yazdıktan sonra tekrar düşündüm de Türkiye'de gösterime girer mi acaba... neyse olmadı netten indiririz, yaşasın illegalite :))&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5531101029488205711-8962698731480528208?l=mortac.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mortac.blogspot.com/feeds/8962698731480528208/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5531101029488205711&amp;postID=8962698731480528208' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/8962698731480528208'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/8962698731480528208'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mortac.blogspot.com/2008/08/palahniuktan-yeni-bir-uyarlama-choke.html' title='Palahniuk&apos;tan yeni bir uyarlama : Choke - Tıkanma'/><author><name>MORTAC</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17515098667802403972</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5531101029488205711.post-3770316850568218309</id><published>2008-08-15T14:32:00.000-07:00</published><updated>2008-08-15T14:38:07.707-07:00</updated><title type='text'>Unutulmaz film sahneleri</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_fwpcxb6Z8CI/SKX3H5yc4tI/AAAAAAAAABE/5-p-EkixLwA/s1600-h/Platoon.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5234861857031643858" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_fwpcxb6Z8CI/SKX3H5yc4tI/AAAAAAAAABE/5-p-EkixLwA/s200/Platoon.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;İşin kolayına kaçmak gibi oluyor biliyorum ama bu aralar Meriç'in akşamları huysuzluğu üstünde o nedenle kısa listeler yapmak suretiyle blogu en azından boş bırakmamak istiyorum.&lt;br /&gt;Bugunkü liste en sevdiğim film sahneleri (işin sanatsal yanına bakmıyorum, tamamen duygusal) :&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;- Thomas Crown Affair (1999'da çevrilen Pierce Brosnan'lı versiyon) : Arka fonda Nina Simone'un unutulmaz Sinnerman şarkısının çaldığı, Brosnan'ın çaldığı tabloyu müzeye geri getirdiği sekans&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;- Children of Men : Uzun zamandan beri göremediğimiz güzellikte uzun bir plandan oluşan bombalanan binadan Clive Owen'ın bebeği kurtardığı sahne&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;- Once Upon a Time in America : Kahramanlarımızın çocukluğunun anlatıldığı bölümde, kahramanlarımızdan birisinin mahallenin hoppa kızıyla yatabilmek için tüm parasıyla pastaneden vişneli pasta alıp kızın evine gittiği, sonra kızın çıkmasını beklerken pastanın güzelliği karşısında yaşadığı ve gözlerinden "seks mi pasta mı" ikileminin okunduğu sahne&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;- When Harry Met Sally : Meg Ryan'ın kafedeki orgazm taklidi yaptığı sahne&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;- Platoon : Willem Defoe'nun yaralı halde Vietkonglardan kaçmaya çalıştığı sekans&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;- Spies Like Us (bunu Mert de klasikler arasına ekleyecektir kesin) : Chevy Chase ve Dan Aykroyd'un yem-ajan olarak Afganistan'a gönderildiği ve kahramanlarımızın bir Birleşmiş Milletler yardım çadırında orada görevli doktorlara kendilerini doktor olarak tanıttığı sahne. Herkes birbirine "doktor, doktor" şeklinde selam verince arka arkaya 30 kez falan tek kelimenin söylendiği en güldüğüm sinema sahnelerinden birisi&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;- Immortal Beloved (Gary Oldman'ın Beethoven'ı canlandırdığı film) : Beethoven'ın çocuk halinin bulutsuz bir geceyarısı ormandaki göle gittiği ve gölde sırtüstü uzandığı sahne. Gökteki yıldızlar çok net bir şekilde görünmektedir ve göl yüzeyinde yansımaları da çok belirgindir. Kamera çocuğu yukarıdan gösterir ve çocuğu karanlıkta göl yüzeyinde sırtüstü görürken sanki uzayın derinliğinde yıldızların arasındaymış gibi bir intiba yaratılır.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;- Conspiracy Theory : Mel Gibson'ın sokaktan Julia Roberts'ı evini gözlediği ve onu bantta koşarken bir şarkı mırıldandığını görerek arabanın radyosundan kanallar arasında dolaşarak şarkılarla Roberts'ın ağzını eşleştirmeye çalıştığı sahne (çok emin değilim ama galiba şarkı, Can't take my eyes off of you idi)&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;- Apocalypse, Now : Amerikan helikopterlerinin Vietnam köyüne Wagner'in "Ride of the Valkyries" eşliğinde saldırdığı sahne&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;Bunlar şu an için aklıma hızla gelen sahneler. Kimbilir hangi sahneleri atladım, belki ileride unuttuğum sahneler için ayrı bir yazı yazarım. &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5531101029488205711-3770316850568218309?l=mortac.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mortac.blogspot.com/feeds/3770316850568218309/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5531101029488205711&amp;postID=3770316850568218309' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/3770316850568218309'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5531101029488205711/posts/default/3770316850568218309'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mortac.blogspot.com/2008/08/unutulmaz-film-sahneleri.html' title='Unutulmaz film sahneleri'/><author><name>MORTAC</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17515098667802403972</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.bl
