Sinemanın klasikleri arasında geçmeyen (belki ilk ikisi o kategoriye yakındır ama çok geniş bie kesime hitap etmezler aslında) ama kişisel en iyilerim arasında yer alan (defalarca izlesem bile - ki herbirini onlarca kez izlemiş olabilirim - sıkılmayacağım) filmlerden bazıları, hala izlemedikleriniz varsa tavsiye ederim :
- Reservoir Dogs
- Blade Runner
- LA Story
- Sting
- Butch Cassidy and Sundance Kid
- Out of Sight
- Thomas Crown Affair (Steve McQueen'in başrolünde oynadığı orjinali de güzeldir ama ben Pierce Brosnan'lı versiyonunu daha çok beğeniyorum, müziklerine özel dikkat, hele efsanevi Nina Simone'in söylediği Sinnerman'ın arka fonda çaldığı müzedeki son soygun sahnesi; tekrar izlemek isteyenler için işte youtube linki)
- Jerry Maguire
- 50 First Dates
Bunlar hızla aklıma gelenler, tabii ki buraya yazmadığım birçok film vardır.
8 Temmuz 2009 Çarşamba
6 Temmuz 2009 Pazartesi
Bir Paul Auster daha : Leviathan
Geçen sene ilk kez okumaya cesaret ettiğim Paul Auster'ın benim için 3. kitabı Leviathan oldu. Önceden de söylemiştim sanırım ama Auster beni şaşırtıyor, bende daha karışık, anlaması zor, derin manalara peşinde koşan bir yazar izlenimi uyandırmıştı ama şu ana kadar okuduğum romanları bu tip özelliklerle nitelendirilemeyecek rahat, keyifli ve okunması kolay kitaplar. Okuyucuyu yormuyor, edebi diliyle etkiliyor, olay yapıları ile kitabı hızla bitirme isteği uyandırıyor. Auster'in bende neden böyle önyargılar oluşturduğunu merak etmeye başladım ve sırf bu nedenle New York üçlemesine ilk fırsatta başlamaya karar verdim. Ama bir yazarın iki kitabını asla arka arkaya okumama kuralımı gözönüne alırsak (yıllar önce bir dönem Ahmet Altan'a bir dönem de Amin Maalouf'a sardırmıştım ve arka arkaya kitaplarını okumuştum, sonrasında tüm hikayeler birbirine karışmıştı, o zamandan sonra artık aynı yazardan kitapları araya başka kitaplar koymadan okumamak konusunda kendime kural koydum) üçlemeyi herhalde seneye ancak bitiririm. Ama yine de bu 3 kitabın ardından erken de olsa bir değerlendirme yapmam gerekirse, Auster iyi bir yazar olmasına rağmen bu kadar ünü yapmış olması ilginç. İyi bir PR firması ve menajerlerle çalışıyormuş izlenimi verdi bana, modern Amerikan edebiyatında ondan daha iyilerini gördüm (bkz. Chuck Palahniuk, Tom Robbins vb.)
Leviathan'a gelirsek, iki yazarın arkadaşlığının fonunda bu yazarlardan birisinin başından geçen ilginç olayların anlatıldığı bir hikaye ile karşı karşıyayız. Arkadaşının kendi yaptığı bir bomba ile bir yol kenarında öldüğünü öğrenmesinin ardından anlatıcımız, onu başarılı bir yazar adayından yol kenarında isimsiz bir terör şüphelisine götüren olaylar dizini takip etmeye ve anlamaya çalışır. Hikayenin kurgusu ve dili yukarıda da bahsettiğim gibi kitabın okunurluğunu artırıyor; aynı zamanda içeriğinde işlediği, belirli bir entelektüel seviyedeki insanların genellikle hissettiği hayatında bir şeylerin eksik olduğu yönündeki duygu ve bunun getirdiği tatminsizlik hissi kitaba başka bir açı da kazandırıyor.
Leviathan okunmasını önereceğim kitaplardan birisi olarak kütüphanemdeki yerini aldı. Tavsiye ederim...
Leviathan'a gelirsek, iki yazarın arkadaşlığının fonunda bu yazarlardan birisinin başından geçen ilginç olayların anlatıldığı bir hikaye ile karşı karşıyayız. Arkadaşının kendi yaptığı bir bomba ile bir yol kenarında öldüğünü öğrenmesinin ardından anlatıcımız, onu başarılı bir yazar adayından yol kenarında isimsiz bir terör şüphelisine götüren olaylar dizini takip etmeye ve anlamaya çalışır. Hikayenin kurgusu ve dili yukarıda da bahsettiğim gibi kitabın okunurluğunu artırıyor; aynı zamanda içeriğinde işlediği, belirli bir entelektüel seviyedeki insanların genellikle hissettiği hayatında bir şeylerin eksik olduğu yönündeki duygu ve bunun getirdiği tatminsizlik hissi kitaba başka bir açı da kazandırıyor.
Leviathan okunmasını önereceğim kitaplardan birisi olarak kütüphanemdeki yerini aldı. Tavsiye ederim...
5 Temmuz 2009 Pazar
Gecikmiş bir Placebo yazısı
Bir haftalık internet erişimsiz tatil sonrasında 24 Haziran'da gittiğimiz Placebo konserinin izlenimlerini ancak bloga yansıtma şansı buluyorum.
Daha önceki girişlerimden birisnde de belirttiğim gibi bu sene İstanbul ortalamanın üzerinde bir sayıda ve nitelikte konsere evsahipliği yapıyor. Bunlardan heyecan verici olanlarından birisi de Placebo idi, her ne kadar bilet almak konusunda her zaman yaşadığım heyecanı bu konsere yaşatıp haftalar öncesinde bilet almak olayına girmedimse de Midget kardeşimin devamlı tacizleriyle bu konsere eninde sonunda gideceğimi tahmin ediyordum. Gitmek konusunda tutukluğumun nedeni ise normal olarak Çiler'in Meriç konulu tereddütleriydi, onun gitmeyeceği bir konsere hadi ben gidiyorum demek pek de kolay olmuyor tahmin edersiniz. Neyse ki son günler yaklaştıkça Midget ikna etmesi tarafın ben değil Çiler olduğunu görerek taciz girişimlerini doğru kanala yöneltti ve iyi bir satışçı olarak sonunda Çiler'i ikna etti de, sayesinde biz de güzel bir konser izledik. Teşekkürler kardeşim...
Konserin sponsorlarından birisi olan Radyo Eksen'in konser öncesindeki iki haftada yaptığı özel yayınlarla iyice gaza geldğimiden ve yine Placebo'nun son albümünün (Battle for the Sun) onların alışık olduğumuz ve sevdiğimiz soundlarına daha yakın olmasının getirdiği bir sevinçle gittik konsere. Halbuki Placebo'nun İstanbul'daki ilk konserine de gitmiştik Çiler'le ve açıkçası belki de izlediğimiz en kötü konserlerden birisi idi. Placebo'nun ciddi çıkışlarını yaptığı 90'ların hemen sonunu takiben 2000 Aralık'taki konser için nedense Hilton Exhibition Center ayarlanmıştı, kapalı mekan, kötü ses sistemi, etrafı doluşturan teenager sayısının fazlalığı (hatırlıyorum, Brian Molko bile konser esnasında seyirci kitlesini oluşturan çoluk çocuğu görünce dumur olmuştu ve laf da sokmştu, sanırım "siz Britney Spears'ı tercih ederdiniz" gibisinden birşeyler söylemişti) derken sonuç olarak kötü bir tecrübe yaşamıştık. Yine de bu kadar yıl geçince Placebo'nun İstanbul'a yaptığı bu dördüncü ziyareti evden az çıktığımız son 2 yılın ardından iyi bir fırsat olarak değerlendirmeye karar verdik ve güzel bir Haziran akşamında Turkcell Kuruçeşme Arena'ya doğru yola çıktık. Konser esas olarak 23 Haziran salı akşamı için planlanmıştı ama saat 9'da başlayacak konserin ertesi güne iptal edildiği ancak saat 6 gibi duyurulunca büyük ihtimalle büyük bir çoğunluk gibi biz de kötü haberi yolda aldık ve konser mekanına kadar gitmemiş olsak da yolun önemli bir kısmını aldığımızdan coşkumuzdan taviz vermeden Ortaköy'de bir yemekle ilk geceyi nispeten güzelbir yemek ve arkadaş muhabbeti ile tamamladık. Salı akşamki kadromuz, ben, Çiler, Midget, Mert ve Zeynep (!) idi. Ne yazık ki gümrükte yaşanan sorun nedeniyle Türkiye'ye girişi geciken ses sistemi nedeniyle ertesi güne ertelenen konsere Mert ve Zeynep (!) gelemeyince ikinci Placebo seferine 3 kişi devam etmek durumunda kaldık.
24 Haziran Çarşamba akşamı 8.40 gibi mekan önünde buluştuk ve kolaylıkla içeri girdik. İçeride biralarımızı alıp sahneye doğru yaklaşınca saatin neredeyse 9 olmasına rağmen ortalığın neredeyse boş olduğunu görünce hem şaşırdık hem de bu görüntü nedeniyle grubun konsere geç başlayacağını tahmin edince biraz kıllandık. Allahtan sonraki yarım saatte mekanın doluluk oranı arttı da Placebo 9.20 gibi sahneye çıktı. Konserin ortalarına doğru bir ara etrafa bakınca mekanın arkalara kadar dolduğunu gördük ki, herhalde REM'in kalabalığı kadar vardı diyebilirim. Midget ile hemen konserin ikinci yarısı kapıları açtılar herhalde şeklindeki 10 yıl öncesine gönderme yapan futbol geyiğimizi yaptık.
Sıra geldi konsere...
Bir kere sahne çok başarılı idi. Grup elemanları sahneyi iyi doldurmuşlardı, sahnenin arkasına yerleştirilmiş görüntü panellerinde akan görüntüler etkileyiciği bayağı arttırıyordu, iyi kumanda edilen renkli ışık sistemi de şarkıların değişimleriyle iyi koordinasyon göstererek her seferinde farklı bir ortamda şarkı dinlediğimiz izlenimini uyandırıyordu.
Konserin setlisti şu şekildeydi : kitty litter, ashtray heart, battle for the sun, for what it's worth, sleeping with ghosts, speak in tongues, follow the cops back home, every you every me, julien, special needs, the never-ending why, black-eyed, happy you're gone, meds, come undone, special k, song to say goodbye... ilk bis : infra-red, the bitter end... ikinci bis : taste in men.
Placebo'nun ilk iki şarkısı şahsen konsere başlangıç için çok iyi seçimler değildi ama sonrasında hemen Battle for the Sun ile devam edip gerisinde de güzel sıralamalarla konserin geri kalanında hiç sıkmadılar. Bence en büyük artıları, "kardeşim biz yeni albüm yaptık ve bu da onun tanıtım turnesi" demek suretiyle son albüme yüklenip kendilerini yıllar içinde ünlü edip kitlelere sevdiren şarkılarını ihmal etmeyip neredeyse bütün eski hitlerini de çalmalarıydı. Ben sadece bir kaç tane cover yapsalardı iyi olurdu diye düşündüm o kadar (Covers albümünde de yer alan Pixies'in unutulmaz "Where is my mind" ne de güzel giderdi halbuki) . Şarkılarda yaşadığım tek hayal kırıklığı Every Me, Every You 'yu nispeten yumuşak bir modda çalmalarıydı, geri kalan tüm şarkılarda performansları üst düzeydeydi. Yeni davulcuları da (Steve Forrest) gruba iyi uyum sağlamış ve grubun ritmini artıran bir etken olmuş gibi görünüyordu.
Eskinin bebek yüzlü Brian Molko'su mekanın her iki tarafına kurulmuş büyük ekranlara yansıyan görüntülerinde artık eskisi kadar çocuksu olmadığını gösteriyordu ve yaşlılık ibarelerini görünce bizi şaşırtıyordu, bizden sadece 4 yaş büyük olduğunu düşününce biz de demek ki kimbilir nasıl yaşlandık da farkında değiliz :)) Bir de göz kalemsiz görmeye alışık olmadığımız için farkı ve yaşlı görünmüş olabilir tabii.
Yaklaşık 1 saat 40 dakika süren iki bisli bu konser bize Boğaz kenarında güzel bir akşam daha yaşattı. Bu bahaneyle Turkcell Kuruçeşme Arena'nın yapımında, organizasyonunda görev alan herkese teşekkürler, her seferinde böyle bir mekanın varlığının İstanbul için ne kadar önemli olduğunu hissediyoruz.
Daha önceki girişlerimden birisnde de belirttiğim gibi bu sene İstanbul ortalamanın üzerinde bir sayıda ve nitelikte konsere evsahipliği yapıyor. Bunlardan heyecan verici olanlarından birisi de Placebo idi, her ne kadar bilet almak konusunda her zaman yaşadığım heyecanı bu konsere yaşatıp haftalar öncesinde bilet almak olayına girmedimse de Midget kardeşimin devamlı tacizleriyle bu konsere eninde sonunda gideceğimi tahmin ediyordum. Gitmek konusunda tutukluğumun nedeni ise normal olarak Çiler'in Meriç konulu tereddütleriydi, onun gitmeyeceği bir konsere hadi ben gidiyorum demek pek de kolay olmuyor tahmin edersiniz. Neyse ki son günler yaklaştıkça Midget ikna etmesi tarafın ben değil Çiler olduğunu görerek taciz girişimlerini doğru kanala yöneltti ve iyi bir satışçı olarak sonunda Çiler'i ikna etti de, sayesinde biz de güzel bir konser izledik. Teşekkürler kardeşim...
Konserin sponsorlarından birisi olan Radyo Eksen'in konser öncesindeki iki haftada yaptığı özel yayınlarla iyice gaza geldğimiden ve yine Placebo'nun son albümünün (Battle for the Sun) onların alışık olduğumuz ve sevdiğimiz soundlarına daha yakın olmasının getirdiği bir sevinçle gittik konsere. Halbuki Placebo'nun İstanbul'daki ilk konserine de gitmiştik Çiler'le ve açıkçası belki de izlediğimiz en kötü konserlerden birisi idi. Placebo'nun ciddi çıkışlarını yaptığı 90'ların hemen sonunu takiben 2000 Aralık'taki konser için nedense Hilton Exhibition Center ayarlanmıştı, kapalı mekan, kötü ses sistemi, etrafı doluşturan teenager sayısının fazlalığı (hatırlıyorum, Brian Molko bile konser esnasında seyirci kitlesini oluşturan çoluk çocuğu görünce dumur olmuştu ve laf da sokmştu, sanırım "siz Britney Spears'ı tercih ederdiniz" gibisinden birşeyler söylemişti) derken sonuç olarak kötü bir tecrübe yaşamıştık. Yine de bu kadar yıl geçince Placebo'nun İstanbul'a yaptığı bu dördüncü ziyareti evden az çıktığımız son 2 yılın ardından iyi bir fırsat olarak değerlendirmeye karar verdik ve güzel bir Haziran akşamında Turkcell Kuruçeşme Arena'ya doğru yola çıktık. Konser esas olarak 23 Haziran salı akşamı için planlanmıştı ama saat 9'da başlayacak konserin ertesi güne iptal edildiği ancak saat 6 gibi duyurulunca büyük ihtimalle büyük bir çoğunluk gibi biz de kötü haberi yolda aldık ve konser mekanına kadar gitmemiş olsak da yolun önemli bir kısmını aldığımızdan coşkumuzdan taviz vermeden Ortaköy'de bir yemekle ilk geceyi nispeten güzelbir yemek ve arkadaş muhabbeti ile tamamladık. Salı akşamki kadromuz, ben, Çiler, Midget, Mert ve Zeynep (!) idi. Ne yazık ki gümrükte yaşanan sorun nedeniyle Türkiye'ye girişi geciken ses sistemi nedeniyle ertesi güne ertelenen konsere Mert ve Zeynep (!) gelemeyince ikinci Placebo seferine 3 kişi devam etmek durumunda kaldık.
24 Haziran Çarşamba akşamı 8.40 gibi mekan önünde buluştuk ve kolaylıkla içeri girdik. İçeride biralarımızı alıp sahneye doğru yaklaşınca saatin neredeyse 9 olmasına rağmen ortalığın neredeyse boş olduğunu görünce hem şaşırdık hem de bu görüntü nedeniyle grubun konsere geç başlayacağını tahmin edince biraz kıllandık. Allahtan sonraki yarım saatte mekanın doluluk oranı arttı da Placebo 9.20 gibi sahneye çıktı. Konserin ortalarına doğru bir ara etrafa bakınca mekanın arkalara kadar dolduğunu gördük ki, herhalde REM'in kalabalığı kadar vardı diyebilirim. Midget ile hemen konserin ikinci yarısı kapıları açtılar herhalde şeklindeki 10 yıl öncesine gönderme yapan futbol geyiğimizi yaptık.
Sıra geldi konsere...
Bir kere sahne çok başarılı idi. Grup elemanları sahneyi iyi doldurmuşlardı, sahnenin arkasına yerleştirilmiş görüntü panellerinde akan görüntüler etkileyiciği bayağı arttırıyordu, iyi kumanda edilen renkli ışık sistemi de şarkıların değişimleriyle iyi koordinasyon göstererek her seferinde farklı bir ortamda şarkı dinlediğimiz izlenimini uyandırıyordu.
Konserin setlisti şu şekildeydi : kitty litter, ashtray heart, battle for the sun, for what it's worth, sleeping with ghosts, speak in tongues, follow the cops back home, every you every me, julien, special needs, the never-ending why, black-eyed, happy you're gone, meds, come undone, special k, song to say goodbye... ilk bis : infra-red, the bitter end... ikinci bis : taste in men.
Placebo'nun ilk iki şarkısı şahsen konsere başlangıç için çok iyi seçimler değildi ama sonrasında hemen Battle for the Sun ile devam edip gerisinde de güzel sıralamalarla konserin geri kalanında hiç sıkmadılar. Bence en büyük artıları, "kardeşim biz yeni albüm yaptık ve bu da onun tanıtım turnesi" demek suretiyle son albüme yüklenip kendilerini yıllar içinde ünlü edip kitlelere sevdiren şarkılarını ihmal etmeyip neredeyse bütün eski hitlerini de çalmalarıydı. Ben sadece bir kaç tane cover yapsalardı iyi olurdu diye düşündüm o kadar (Covers albümünde de yer alan Pixies'in unutulmaz "Where is my mind" ne de güzel giderdi halbuki) . Şarkılarda yaşadığım tek hayal kırıklığı Every Me, Every You 'yu nispeten yumuşak bir modda çalmalarıydı, geri kalan tüm şarkılarda performansları üst düzeydeydi. Yeni davulcuları da (Steve Forrest) gruba iyi uyum sağlamış ve grubun ritmini artıran bir etken olmuş gibi görünüyordu.
Eskinin bebek yüzlü Brian Molko'su mekanın her iki tarafına kurulmuş büyük ekranlara yansıyan görüntülerinde artık eskisi kadar çocuksu olmadığını gösteriyordu ve yaşlılık ibarelerini görünce bizi şaşırtıyordu, bizden sadece 4 yaş büyük olduğunu düşününce biz de demek ki kimbilir nasıl yaşlandık da farkında değiliz :)) Bir de göz kalemsiz görmeye alışık olmadığımız için farkı ve yaşlı görünmüş olabilir tabii.
Yaklaşık 1 saat 40 dakika süren iki bisli bu konser bize Boğaz kenarında güzel bir akşam daha yaşattı. Bu bahaneyle Turkcell Kuruçeşme Arena'nın yapımında, organizasyonunda görev alan herkese teşekkürler, her seferinde böyle bir mekanın varlığının İstanbul için ne kadar önemli olduğunu hissediyoruz.
19 Haziran 2009 Cuma
Basketbol Ligi'nin Fenerbahçe açısından değerlendirmesi
Türkiye Basketbol Ligi'ni üstüste 3. kez şampiyon olarak bitirme şansını kaçırmanın hemen ardından sinirden ve çaresizlik duygusunun getirdiği moral bozukluğundan dolayı birkaç gün aranın ardından bu yazıyı yazmaya karar verdim.
Öncelikle kabul edelim ki gerek sezon başladığında gerekse sezonun ilerleyen haftalarında şampiyonluğa o kadar da inanmıyorduk. Başlangıç olarak Bogdan Tanjevic hala başımızdaydı, tamam geçen sezon onun yönetiminde şampiyon olmuş gibi görünebilirdik ama herkes biliyor ki Fener yönetimi ile Federasyon arasındaki bir iyi niyet girişiminden başka birşey değildi başımıza geçmesi, hem de ne pahasına Aydın Örs gibi bir ustayı, Türk basketbol tarihinin en önemli hocasını ve iyi bir Fenerbahçeliyi kırma pahasına. Açıkçası Tanjevic'in iyi zamanlarını merak ediyorum, şu andaki yönetimini gördükçe ya diyorum artık belli bir yaştan sonra çok da umursamıyor ve zaman geçiriyor ya da basketbol o kadar çok değişti ki yönetimi hala eskisi gibi ama yetmiyor işte. Her iki şekilde de şu ana kadar başımızda kalması için veya hemen şimdi kovulmaması için hiçbir açıklama yok. BOGDAN TANJEVIC FENERBAHÇE'DEN DERHAL GİTMELİDİR.
Şampiyonluğa inanmamamızın ikinci sebebi Kral'ın NBA'yi denemeye karar vermesiydi. Kinsey ve White'ın gitmesine de üzülmüştük ama yerleri doldurulamayacak oyuncular değildi ama Solomon'un gitmesi çok önemli bir güç kaybıydı. Takım bazında düşünecek olursak açıkçası ben akıllı bir transferle onun yokluğunu bile Euroleague açısından olmasa da Beko Basketbol Ligi açısından doldurabilirdik. Ne de olsa her biri kendi ölçülerinde yıldız olan veya olma potansiyeli taşıyan oyunculardan oluşuyorduk ve iyi bir saha içi beyniyle iyi noktalara gelmek işten bile değildi. Efes'in sene başında oluşturduğu kadroya bakınca onları geçmek değil ama onlarla bir final bile bizi tatmin edebilirdi. Ama ne oldu, gittiler Devin Smith ve Marques Green bir ikili aldılar. Ne derlerse desinler, Fenerbahçe Ülker gibi üst düzey bir takıma böyle transferler yapmak yakışmıyor. Sırf transfer yapmış olmak için transfer yapmak Fenerbahçe Ülker'in yapacağı bir şey olmamalıdır. İddia ediyorum son 10 yılın en kötü yabancılarını bu sene oynatmışızdır. Bu ikilinin yanı sıra geçen senenin kanserleri Preldzic ve Vidmar da eklenince alın size 4 etkisiz adam. Bu oyuncuların en verimlisinin Preldzic olduğuna dikkat edecek olursak ne kadar acıklı bir sezonu geçirdiğimizin daha iyi farkına varabiliriz. Fenerbahçe elalemin gençlerinin yetiştirme yurdu değildir. Preldzic'e ve Vidmar'a harcanan para ve sahada ayrılan süreyi Türk gençlerine ayırsaydık içimiz gam yemezdi. Burada Giricek hakkında pek yorum yapamıyorum çünkü kendisini pek göremedik, ne desek boş.
Sezonun bitmesine yakın Solomon'un gelmesi ve yine aynı döneme denk düşen takımın form tutması ile birden bire şampiyonluğa inanmaya başladık. Playofflarda artan bir grafikle finale kadar geldik ve sene başından beri büyük bir sürpriz olmasaydı gerçekleşecek seri başladı. Seri başlamadan önceki öngörüm 4-2 gibi bir skorla şampiyonluğa ulaşacağımız şeklindeydi, bunun üstüne bir de ilk 2 maçı vasat denebilecek bir oyunla Ayhan Şahenk'te kazanınca takımın olduğu gibi bizim de bir taraflarımız kalktı ve seriyi süpüreceğimize garanti gözüyle bakmaya başladık. Açıkçası neredeyse de başarıyorduk, 3. maçın son 5 dakikasında maç değil seri döndü. Yukarıda bahsini ettiğim faktörlere bir de Solomon'un laubaliliği eklenince maçı pisi pisine kaybettik. Efes gibi bir takıma final serisinde maç kaybetmek büyük bir olay olmasa gerek normalde ama o 5 dakikada gerçekleşen şey Efes'in inancının ve daha da önemlisi kendine güveninin geri gelmesiydi. İddia ediyorum, o maçın 35. dakikasında onlar bile süpürüleceklerini düşünmeye başlamışlardı ama ardarda yapılan hataları iyi bir takım olarak affetmediler ve önce maçı sonrasındaysa seriyi çevirdiler.
Aslında olan birşey yoktu, Solomon'un gelişinin yaşattığı coşkuyla yukarıda listeledğim olumsuzlukları bir an için unutmuştuk ama onlar halen orada duruyordu. Efes ise geçtiğimiz senelerden daha iyi bir takımdı ve sadece Solomon'un onları yenmesine izin vermezlerdi. Ha Solomon biraz olsun iyi oynasa yenebilirmiydik yenerdik ama Solomon o performansı gösteremedi, göstermedi. Kimin için gösterecek geçen sezon o varsa ben yokum dediği Tanjevic icin mi? Kısacası Solomon dışında hala kötü yabancılara ve bir o kadar kötü bir hocaya sahiptik ve tüm bunlar bize bu sene şampiyonluğa mal oldu. Derhal müdahele edilmezse önümüzdeki seneler de tehdit altında. Efes artık bizden korkmayacak çünkü. 3-0 bile olsa "Ooo, biz Fener'i üst üste 4 kez yendik daha önce yine yenebiliriz" diye düşünecekler.
Bir takımın hücum seti olmaz mı, pota altındaki oyuncularını kullanmayı düşünmez mi, 3 sayılık atış yüzdesi bu kadar yüksek dış oyunculara çizilmiş özel oyunlar olmaz mı, sene başından beri serbest atış atamayan oyunculara özel idman yaptırılmaz mı, Ömer Aşık'taki gözle görünür düşüşe bir denmez mi vs. vs. vs. Bu takım başlarında hocasız çıksa zaten bu kadar oynar, zaten finale gelirdi. Bu takım ligi 8. bile bitirse finale çıkardı, sene başından beri Efes ile final oynayacağımız bu kadar açıkken böylesine göz göre göre şampiyonluğu vermek hem de Abdi İpekçi'de vermek açıkçası bana çok koydu. Herkes biliyor ki Fener 3'lük soktuğu zaman maçı kazanır, mümkün olduğunca dışarıdan zor atışlara zorla, takım kendisine olan güveniyle ve onun getirdiği tembellikle dışarıdan zorlasın içeri girmeyi düşünmesin, pota altına görmesin, hücumda yardımlaşmasın... Böyle düşününce 6. maç tüm seriyi özetleyen ve finaliyle yaşattığı ironiyle de yüzümde acı bir tebessüm bırakan bir maç oldu. Biz abuk subuk oynayıp, zorlama şutlar ararken, Efes iyi çizilmiş oyunlarla formda Amerikalılarına boş şutlar yaratı; biz pota altı oyuncularımızın kaçana dış şutların ribaundlarını almalarını umup pota altı sayısı hedeflerken, Efes yaptığı basit ikili oyunlarla kazma Kaya'yı sayı kralı yaptı... daha ne örnekler versem. Buna rağmen yine bireysel parlamalarla kazanılan ardarda 3 sayılık atışlar (maçın başında Mirsad'ın serisi, 3. çeyrekte Mrsic'in ve son çeyrekte ne yalan söyleyelim bir an olsun bizi umutlandıran Preldzic'in serisi) ile maçı kazanma potasına girdiğimizde ise basit top kayıpları ve en son hücumda ardarda 4-5 3'lük denemesinin girmemesi ironik bir final oldu bizim için.
Şu ana kadar hep bizden bahsettim çünkü ne olursa olsun şampiyonluğu kaybetmemiz hep kendi hatalarımızdandı. Efes Pilsen yönetiminin yaptığı yakışıksız yaklaşımlar, Efesli bazı oyuncuların terbiyesizce hareketler ve Ergin Ataman'ın olmamışlığı hakkında parmaklarımı yormak istemiyorum. Sadece Efes Pilsen gibi güzide bir kulübe, bize basketbolu daha da çok sevdirmiş olan kulübe yakışmadı bu hareketler.
Tüm serideki hakem hataları ise kafalarımızda büyük sorular oluşturdu ve her ne kadar Efes'in yaptığı aksi açıklamalara rağmen acaba Efes Federasyon'a ligi bırakırım tehdidini savurdu mu diye düşündürdü (hele o 5. maçın sonlarında yaşanan faciaya ne demeli bilmiyorum, kimse kural demesin, kural yorumlamayı bilmiyordur onlar). Ama gerek Efes gerekse hakemler bizi kendi kendimize yaptığımız kötülükler kadar çok etkilemedi. Şimdi önümüzdeki seneye bakmalıyız ve biraz daha akıllı hareket etmeliyiz.
Öncelikle kabul edelim ki gerek sezon başladığında gerekse sezonun ilerleyen haftalarında şampiyonluğa o kadar da inanmıyorduk. Başlangıç olarak Bogdan Tanjevic hala başımızdaydı, tamam geçen sezon onun yönetiminde şampiyon olmuş gibi görünebilirdik ama herkes biliyor ki Fener yönetimi ile Federasyon arasındaki bir iyi niyet girişiminden başka birşey değildi başımıza geçmesi, hem de ne pahasına Aydın Örs gibi bir ustayı, Türk basketbol tarihinin en önemli hocasını ve iyi bir Fenerbahçeliyi kırma pahasına. Açıkçası Tanjevic'in iyi zamanlarını merak ediyorum, şu andaki yönetimini gördükçe ya diyorum artık belli bir yaştan sonra çok da umursamıyor ve zaman geçiriyor ya da basketbol o kadar çok değişti ki yönetimi hala eskisi gibi ama yetmiyor işte. Her iki şekilde de şu ana kadar başımızda kalması için veya hemen şimdi kovulmaması için hiçbir açıklama yok. BOGDAN TANJEVIC FENERBAHÇE'DEN DERHAL GİTMELİDİR.
Şampiyonluğa inanmamamızın ikinci sebebi Kral'ın NBA'yi denemeye karar vermesiydi. Kinsey ve White'ın gitmesine de üzülmüştük ama yerleri doldurulamayacak oyuncular değildi ama Solomon'un gitmesi çok önemli bir güç kaybıydı. Takım bazında düşünecek olursak açıkçası ben akıllı bir transferle onun yokluğunu bile Euroleague açısından olmasa da Beko Basketbol Ligi açısından doldurabilirdik. Ne de olsa her biri kendi ölçülerinde yıldız olan veya olma potansiyeli taşıyan oyunculardan oluşuyorduk ve iyi bir saha içi beyniyle iyi noktalara gelmek işten bile değildi. Efes'in sene başında oluşturduğu kadroya bakınca onları geçmek değil ama onlarla bir final bile bizi tatmin edebilirdi. Ama ne oldu, gittiler Devin Smith ve Marques Green bir ikili aldılar. Ne derlerse desinler, Fenerbahçe Ülker gibi üst düzey bir takıma böyle transferler yapmak yakışmıyor. Sırf transfer yapmış olmak için transfer yapmak Fenerbahçe Ülker'in yapacağı bir şey olmamalıdır. İddia ediyorum son 10 yılın en kötü yabancılarını bu sene oynatmışızdır. Bu ikilinin yanı sıra geçen senenin kanserleri Preldzic ve Vidmar da eklenince alın size 4 etkisiz adam. Bu oyuncuların en verimlisinin Preldzic olduğuna dikkat edecek olursak ne kadar acıklı bir sezonu geçirdiğimizin daha iyi farkına varabiliriz. Fenerbahçe elalemin gençlerinin yetiştirme yurdu değildir. Preldzic'e ve Vidmar'a harcanan para ve sahada ayrılan süreyi Türk gençlerine ayırsaydık içimiz gam yemezdi. Burada Giricek hakkında pek yorum yapamıyorum çünkü kendisini pek göremedik, ne desek boş.
Sezonun bitmesine yakın Solomon'un gelmesi ve yine aynı döneme denk düşen takımın form tutması ile birden bire şampiyonluğa inanmaya başladık. Playofflarda artan bir grafikle finale kadar geldik ve sene başından beri büyük bir sürpriz olmasaydı gerçekleşecek seri başladı. Seri başlamadan önceki öngörüm 4-2 gibi bir skorla şampiyonluğa ulaşacağımız şeklindeydi, bunun üstüne bir de ilk 2 maçı vasat denebilecek bir oyunla Ayhan Şahenk'te kazanınca takımın olduğu gibi bizim de bir taraflarımız kalktı ve seriyi süpüreceğimize garanti gözüyle bakmaya başladık. Açıkçası neredeyse de başarıyorduk, 3. maçın son 5 dakikasında maç değil seri döndü. Yukarıda bahsini ettiğim faktörlere bir de Solomon'un laubaliliği eklenince maçı pisi pisine kaybettik. Efes gibi bir takıma final serisinde maç kaybetmek büyük bir olay olmasa gerek normalde ama o 5 dakikada gerçekleşen şey Efes'in inancının ve daha da önemlisi kendine güveninin geri gelmesiydi. İddia ediyorum, o maçın 35. dakikasında onlar bile süpürüleceklerini düşünmeye başlamışlardı ama ardarda yapılan hataları iyi bir takım olarak affetmediler ve önce maçı sonrasındaysa seriyi çevirdiler.
Aslında olan birşey yoktu, Solomon'un gelişinin yaşattığı coşkuyla yukarıda listeledğim olumsuzlukları bir an için unutmuştuk ama onlar halen orada duruyordu. Efes ise geçtiğimiz senelerden daha iyi bir takımdı ve sadece Solomon'un onları yenmesine izin vermezlerdi. Ha Solomon biraz olsun iyi oynasa yenebilirmiydik yenerdik ama Solomon o performansı gösteremedi, göstermedi. Kimin için gösterecek geçen sezon o varsa ben yokum dediği Tanjevic icin mi? Kısacası Solomon dışında hala kötü yabancılara ve bir o kadar kötü bir hocaya sahiptik ve tüm bunlar bize bu sene şampiyonluğa mal oldu. Derhal müdahele edilmezse önümüzdeki seneler de tehdit altında. Efes artık bizden korkmayacak çünkü. 3-0 bile olsa "Ooo, biz Fener'i üst üste 4 kez yendik daha önce yine yenebiliriz" diye düşünecekler.
Bir takımın hücum seti olmaz mı, pota altındaki oyuncularını kullanmayı düşünmez mi, 3 sayılık atış yüzdesi bu kadar yüksek dış oyunculara çizilmiş özel oyunlar olmaz mı, sene başından beri serbest atış atamayan oyunculara özel idman yaptırılmaz mı, Ömer Aşık'taki gözle görünür düşüşe bir denmez mi vs. vs. vs. Bu takım başlarında hocasız çıksa zaten bu kadar oynar, zaten finale gelirdi. Bu takım ligi 8. bile bitirse finale çıkardı, sene başından beri Efes ile final oynayacağımız bu kadar açıkken böylesine göz göre göre şampiyonluğu vermek hem de Abdi İpekçi'de vermek açıkçası bana çok koydu. Herkes biliyor ki Fener 3'lük soktuğu zaman maçı kazanır, mümkün olduğunca dışarıdan zor atışlara zorla, takım kendisine olan güveniyle ve onun getirdiği tembellikle dışarıdan zorlasın içeri girmeyi düşünmesin, pota altına görmesin, hücumda yardımlaşmasın... Böyle düşününce 6. maç tüm seriyi özetleyen ve finaliyle yaşattığı ironiyle de yüzümde acı bir tebessüm bırakan bir maç oldu. Biz abuk subuk oynayıp, zorlama şutlar ararken, Efes iyi çizilmiş oyunlarla formda Amerikalılarına boş şutlar yaratı; biz pota altı oyuncularımızın kaçana dış şutların ribaundlarını almalarını umup pota altı sayısı hedeflerken, Efes yaptığı basit ikili oyunlarla kazma Kaya'yı sayı kralı yaptı... daha ne örnekler versem. Buna rağmen yine bireysel parlamalarla kazanılan ardarda 3 sayılık atışlar (maçın başında Mirsad'ın serisi, 3. çeyrekte Mrsic'in ve son çeyrekte ne yalan söyleyelim bir an olsun bizi umutlandıran Preldzic'in serisi) ile maçı kazanma potasına girdiğimizde ise basit top kayıpları ve en son hücumda ardarda 4-5 3'lük denemesinin girmemesi ironik bir final oldu bizim için.
Şu ana kadar hep bizden bahsettim çünkü ne olursa olsun şampiyonluğu kaybetmemiz hep kendi hatalarımızdandı. Efes Pilsen yönetiminin yaptığı yakışıksız yaklaşımlar, Efesli bazı oyuncuların terbiyesizce hareketler ve Ergin Ataman'ın olmamışlığı hakkında parmaklarımı yormak istemiyorum. Sadece Efes Pilsen gibi güzide bir kulübe, bize basketbolu daha da çok sevdirmiş olan kulübe yakışmadı bu hareketler.
Tüm serideki hakem hataları ise kafalarımızda büyük sorular oluşturdu ve her ne kadar Efes'in yaptığı aksi açıklamalara rağmen acaba Efes Federasyon'a ligi bırakırım tehdidini savurdu mu diye düşündürdü (hele o 5. maçın sonlarında yaşanan faciaya ne demeli bilmiyorum, kimse kural demesin, kural yorumlamayı bilmiyordur onlar). Ama gerek Efes gerekse hakemler bizi kendi kendimize yaptığımız kötülükler kadar çok etkilemedi. Şimdi önümüzdeki seneye bakmalıyız ve biraz daha akıllı hareket etmeliyiz.
7 Haziran 2009 Pazar
Bu aralar ne dinliyorum? #2
Bu aralar ne dinliyorum serisinin ikincisine hoş geldiniz. Uzun bir aradan sonra son dönemde yine belli şarkılara çok dadandığımı görünce serinin ikinci halkasının zamanının gediğini anladım.
- Queens of the Stone Age'den 2 şarkı : Another Love Song ve No One Knows
- Julian Casablancas : Little Girl
- David Bowie : Starman
- The Killers : Ruby don't take your love to town
- Fleet Foxes : White Winter Hymnal
- Jarvis Cocker : Angela
- Leonard Cohen : I'm your man (bu yaz Açıkhava'da konseri var, meraklıları kaçırmasın, ben geçen sene Atina'da gördüğüm için ve Çiler'in de Meriç bahanesi olduğundan gitmiyoruz)
- William Shatner : Common People
- Queens of the Stone Age'den 2 şarkı : Another Love Song ve No One Knows
- Julian Casablancas : Little Girl
- David Bowie : Starman
- The Killers : Ruby don't take your love to town
- Fleet Foxes : White Winter Hymnal
- Jarvis Cocker : Angela
- Leonard Cohen : I'm your man (bu yaz Açıkhava'da konseri var, meraklıları kaçırmasın, ben geçen sene Atina'da gördüğüm için ve Çiler'in de Meriç bahanesi olduğundan gitmiyoruz)
- William Shatner : Common People
Paris'te ve Londra'da Beş Parasız
En sevdiğim ilk 5 roman arasında yer alan "1984" ("Büyük Birader sizi izliyor", hey gidi hey kim derdi ki bu repliğin abuk subuk reality şovlara meze olacak) ve bir o kadar başarılı "Hayvan Çiftliği"nin (o unutulmaz "bütün hayvanlar eşittir ama bazı hayvanlar daha eşittir" önermesine sahip kitap) yazarı George Orwell'in pek tanınmayan bir eseri olan "Paris'te ve Londra'da Beş Parasız"dı geçtiğimiz ay benimle Davutpaşa - Havaalanı metro hattında yolculuk eden kitap.
Asıl adı Eric Blair olan Orwell'in 20'li yaşlarında önce Paris'te sonrasında da Londra'da geçirdiği yoksulluk dönemini anlatan otobiyografik bir kitap bu. Yoksulluk yazarın yaşadığı tecrübeler için çok hafif bir tanımlama olur. Kitap boyunca çektiği sefaleti gördükçe sonrasında onu dünyanın en ünlü yazarlarından birisi yapacak olan 1984 ve Hayvan Çiftliği'ndeki politik görüş ve sosyal duruşun nereden geldiğini daha iyi anlıyor. Sırf bu yüzden bile Orwell hayranlarının okumasını önerebilirim. Kitabın sadece kendisine odaklanacak olursak 1920'li yılların sonunda Avrupa'nın en önemli iki şehrinde geçirdiği beş parasız günler konusunda çok keskin gözlemlere sahip kitap çok rahat okunuyor ve dönem filmlerinde gördüğümüz hikayeleri bizim için daha gerçek kılıyor.
Benim için kitabın en önemli özelliği Orwell'i bana daha yakından tanıtması (ki bunda çok iyi yazılmış bir önsöze sahip olmasının etkisi büyük) ve bunu bir biyografi veya otobiyografi yoluyla değil de otobiyografik bir roman denebilecek bir yolla olması.
Kısacası Orwell hayranı iseniz tavsiye ederim.
Not 1 : Kitapta okuduğum bir atasözü çok ilgimi çekti, şovenistçe kaçmasını istemem ama sonuçta bir Orwell'in dillendirdiği atasözü : "Yunanlıya güveneceğine Yahudiye, Yahudiye güveneceğine yılana güven; ama Ermeniye hiç güvenme!" Bu gözlemi yapan Ata'lar İngilizler mi yoksa hayatının Paris'te geçen dönemini anlattığı bölümde geçtiği için Fransızlar mı bilemiyorum, yazar onu açıkça belirtmemiş.
Not 2 : Kitabın orijinal adı "Down and Out in Paris and London".
Asıl adı Eric Blair olan Orwell'in 20'li yaşlarında önce Paris'te sonrasında da Londra'da geçirdiği yoksulluk dönemini anlatan otobiyografik bir kitap bu. Yoksulluk yazarın yaşadığı tecrübeler için çok hafif bir tanımlama olur. Kitap boyunca çektiği sefaleti gördükçe sonrasında onu dünyanın en ünlü yazarlarından birisi yapacak olan 1984 ve Hayvan Çiftliği'ndeki politik görüş ve sosyal duruşun nereden geldiğini daha iyi anlıyor. Sırf bu yüzden bile Orwell hayranlarının okumasını önerebilirim. Kitabın sadece kendisine odaklanacak olursak 1920'li yılların sonunda Avrupa'nın en önemli iki şehrinde geçirdiği beş parasız günler konusunda çok keskin gözlemlere sahip kitap çok rahat okunuyor ve dönem filmlerinde gördüğümüz hikayeleri bizim için daha gerçek kılıyor.
Benim için kitabın en önemli özelliği Orwell'i bana daha yakından tanıtması (ki bunda çok iyi yazılmış bir önsöze sahip olmasının etkisi büyük) ve bunu bir biyografi veya otobiyografi yoluyla değil de otobiyografik bir roman denebilecek bir yolla olması.
Kısacası Orwell hayranı iseniz tavsiye ederim.
Not 1 : Kitapta okuduğum bir atasözü çok ilgimi çekti, şovenistçe kaçmasını istemem ama sonuçta bir Orwell'in dillendirdiği atasözü : "Yunanlıya güveneceğine Yahudiye, Yahudiye güveneceğine yılana güven; ama Ermeniye hiç güvenme!" Bu gözlemi yapan Ata'lar İngilizler mi yoksa hayatının Paris'te geçen dönemini anlattığı bölümde geçtiği için Fransızlar mı bilemiyorum, yazar onu açıkça belirtmemiş.
Not 2 : Kitabın orijinal adı "Down and Out in Paris and London".
1 Haziran 2009 Pazartesi
Meriç'ten kısa kısa
Meriç hakkında uzun zamandır yazmıyordum. Bloga verdiğim 1 aylık arayı da onunla doldurmak iyi bir fikir olabilir dedim. Ufak tefek notlar :
- 15 ayı bitirdik. Zaman çabuk geçiyor.
- Artık bebeklikten çıkıp çocuk haline geldi diyebiliriz. İletişim ve etkileşim üst düzeyde, laftan anlıyor ve dinliyor (dinlemek isterse), bizim yediğimiz her şeyi (ideal olarak) yiyebiliyor, kendi zevkleri ve tercihleri var.
- Reklamları çok seviyor, sanırım hızlı değişen ve rengarenk görüntüler, tempolu jinglelar tüm çocukların ilgisini çekiyor. Şu ana kadar geçen zamanda bazı reklamları diğerlerine göre daha çok beğeniyordu, bugünlerdeki favorileri ise Magnum reklamı ve Doritos'un (sanırım Doritos'tu, markayı hatırlayamadım şimdi) acılı cips reklamı, hani şu "yangın var yangın var ben yanıyorum" şarkısı eşliğinde acı biberlerin kanto yaptığı reklam :) Tabi bu arada korktuğu hatta biz başladığını farketmezsek ağlamaya başladığı iki de reklam var, birisi Avea'nın guguk kuşlu reklamı diğeri de Burger King'in "arkanda kuş var" reklamı.. Hayır normalde kuşlardan korkmuyor ama bu reklamlarda ağlıyor, ağlarken de çok tatlı :)
- Konuşmak konusunda da aceleci. Devamlı birşeyler anlatıyor, özellikle kızgın olduğunda çok konuşkan. Bazı kelimeleri söylemek konusunda diğerlerine göre daha istekli. Favorileri araba, baba, burda ve altı. Evet 6. Ve öylesine söylemiyor, gerçekten de rakam olarak altıyı biliyor, daha doğrusu tüm rakamlar onun için 6. 2'yi de görse 153'ü de görse 6 kelimesi ağzından dökülüveriyor. Geçen hafta aylık rutin kontrolü için gittiğimiz doktoru konuşmaya başladı mı diye sorunca şu şu kelimeleri söylüyor, ha bir de 6 diyor dediğimizde bize şöyle bir baktı ve "neden?" dedi...
- Bu aralar köpek dişlerini çıkartıyor ve acayip huzursuz. Şimdiye kadar çıkarttığı dişler de pek sorun yaşamadık diyebilirim (ki bunların arasında bir tane de azı dişi var) ama köpek dişleri canımızı okuyor. Çocuğu olan, olacak arkadaşlara dikkat.
- Boy ve kilo olarak hala alt limitlere yakın : 75 cm ve 8600 gr.
- En üstteki resmi dişinden dolayı huysuzluğunun doruğunda olduğu dakikalardan birisinde çekildi. Ağzına bir de pipo koysak tam Temel Reis olacak.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)