Buraya geleli 3 hafta oldu bile ama bir turlu oturup yazamadim, daha da uzatip uygun modu beklemektense kisa notlar yazmaya calisacagim.
Amerika'ya gelmenin en cekici yanlarindan bir tanesi acikcasi alisveris. Normalde alisverisi seven bir insan degilim ama bu tarzda uzun gorevlere gittigim zaman vakit gecirmenin yollari alisveris mekanlarini gezmek oluyor. Amerika bu konuda Avrupa'daki sokak kulturune sahip olmayabilir ama fonksiyonel olarak bakarsak daha fazla cesit secenegine ve daha dusuk fiyatlara sahip. Alisveris konusunda belki sonra geri gelirim ama kisisel acidan en zevk aldigim alisveris kitap alisverisi oluyor... gidecegim yer belli olunca ilk baktigim seylerden birisi en yakindaki Barnes&Noble ve Borders magazalarini aramak oluyor.
B&N ve Borders asagi yukari ayni formata sahipler ve su ana kadar gerek Turkiye'de gerekse Avrupa'da gordugum tum kitapcilardan farklilar. Esasta tabii ki hepsi ayni, bir mekanin icerisinde kitaplar, dvdler, cdler, ansiklopediler vs. var ama sunum herseyi degisiriyor iste. Bir kere, buradaki kitapcilar mekan olarak cok genis bir alan uzerine kuruluyorlar ve iceriye girdiginiz zaman kendinizi binlerce kitabin oldugu ama ferah, raflar arasinda genis alanlarin oldugu bir ortamda bulyorsunuz. Ve inanin bana bir kitapsever olarak o raflarin arasinda dolasmak cok zevkli. Amrikalilarin pazarlama konusundaki yetenekleri kitaplar konusunda da gecerli... bir kitap nasil pazarlanir diye dusunebilirsiniz ama gelip gormeniz lazim; kitap isimlerinin seciminden kapaklara, hardcover veya paperback surumlerden su anda aklima gelmeyen bircok orjinal fikirle kitapseverlerin ilgisini cekmeyi basariyorlar (en ilgimi cekenlerden bir tanesi bloguma adini da veren kitap olan Hitchhiker's Guide to the Galaxy'nin yeni bir edisyonu oldu, bende farkli bir edisyonu oldugu halde almamak icin kendimi zor tuttum). Bu kitapcilara gitmek benim icin cok zor oluyor cunku her gidisimde mutlaka 1-2 kitap aliyorum ve donus zamani geldiginde bavula konmayi bekleyen bircok kitap oluyor, ki bu hem tasimak acisindan sorun yaratiyor hem de sira o kitaplari okumaya gelinceye kadar bircogu Turkeceye cevrilmis oluyor. Turkcesi varken de Ingilizcesini okumak artik cekici gelmiyor ama ingilizcelerini okumaya zorluyorum kendimi yine de (ya da o kitaplara o kadar para harcadiktan sonra, Ciler Turkcesini almama izin vermiyor dersem daha uygun olur). Bu sefer (simdilik) kendimi zorladim ve sadece Chuck Palahniuk'un son 2 kitabini aldim (o da, biraz koleksiyonculuk ruhundan kaynaklaniyor, diger kitaplarinin Ingilizcelerini daha onceki ziyaretlerimde almistim, bunlar eksik kalsin istemedim; kayitlara gecmesi acisindan hepsinin Turkceleri de var ve Ingilizcelerini okuduktan 1-2 yil sonra Turkcelerini de okuyorum).
Gordugum ilginc sunumlardan bir tanesi de gectigimiz haftalarda uzerine yazi yazdigim Jack Kerouac'in Yolda'si oldu. Yazimi okuduysaniz (okumadiysaniz ahan da linki) yazarin kitabi nasil yazdigi konusundaki anekdotu hatirlarsiniz, daktilosunun basina oturup daha onceden rulo haline getirdigi ve bu sayede sayfa degistirmek icin zaman kaybetmek zorunda kalmaksizin aklina gelen kelimeleri oldugu gibi kagida doktugu... iste bu gordugum edisyonda editorler yazarin orjinal sunumunu korumuslar ve satirbasi, paragraf falan gibi sonradan yapilan hicbir duzeltmeyi yapmaksizin kagitta yazilanlari kitap haline getirmisler. Kabul ediyorum onlarca yaprak yaziyi paragraf olmaksizin okumak kolay olmuyordur herhalde ama bu anekdotu bildikten ve yazarin o kitabi yazdigi modu dusundukten sonra kabul edersiniz ki cok yaratici bir eitorluk ornegiyle karsi karsiyayiz. Kitap bu haliyle satmaz diye dusunmemisler ve piyasaya surmusler, bu sadece yaraticilik degil ayni zamanda cesaret ve gercek kitapseverlere karsi duyulan guven bence (sanirim yarin gidip o kitabi alacagim :))
Kisa dedim ama yazmaya baslayinca yine uzadikca uzadi, notlarim devam edecek onumuzdeki gunlerde.
6 Aralık 2009 Pazar
7 Kasım 2009 Cumartesi
Bazıları hala bilginin güç olduğunu sanıyor...*

Mutluluğun Mimarisi'ni bitirdikten sonra kitaplıkta okunmayı bekleyen kitaplara şöyle bir baktığımda uzun süredir beklettiğim "Ninni"yi gördüm ve yazarı Chuck Palahniuk'un Türkçeye çevrilen son kitabını önümüzdeki günlerde satın alıp okumadan önce bu kitabı tekrar ama bu sefer anadilimde okumaya karar verdim.
Birkaç yıl önce Amerika'dan alıp ingilizcesinden okuduğum "Lullaby"ın daha sonra Türkçe çevirisini de kütüphaneme eklemiştim. Kitaba başlamamla büyüsüne tekrar kapılmam bir oldu diyebilirim, dili, tarzı, içeriği, duruşu ile sayfalar birbirini kovaladı ve normalde sadece metroda okuma alışkanlığımı nadiren bozarak evde de okuma fırsatı yarattığım enden kitaplardan birisi oldu. Daha önceki yazılarımda da belirttiğim üzere "eğer yazma kabiliyetim olsayı Palahniuk gibi yazabilmek isterdim".
Ninni'nin konusu kısaca sebepsiz yere ölen bebek olaylarını araştıran bir gazetecinin, bu ölümlerin bir ninniden kaynaklandığını öğrenmesi ve bu ölüm büyüsünün yer aldığı tüm kitapları yok etmek için yola çıkmasını anlatıyor. Ama bu romanın sadece katmanlarından bir tanesi ve bununla beraber başka katmanlar daha var. Cinli, perili evler kovalayıp, daha sonra bunları portföyüne katıp insanlara satarak, sonra geri alıp tekrar satarak iş yapan bir emlakçı; bu emlakçının büyüye inanan ve bu yönde araştırmalar yapan sekreteri ve sekrertrin ekolojik terörist, anarşist olarak adlandırabileceğimiz sevgilisi bu romanın diğer anti-kahramanları.
Kitapta bol bol alt-okuma var diyebiliriz, eline gerçekten ciddi bir güç geçen insanoğlunun bunu kaldırıp kaldıramayacağı, modern kültürün bizi dönüştürdüğü tek tip, düşünmeyen, sorgulamayan birey modeli, başkasının yaşama hakkını elimizde tutuyor olsak bunu nasıl kullanacağımız gibi... Burada önemli bir anekdot ise şu : Palahniuk'u bu kitabı yazmaya götüren etkenlerden birisi, babasının ve görüştüğü bayan arkadaşının, kadının eski kocası tarafından (kadın kocasını şiddet uyguladığı gerekçesiyle tutuklattırmış ve hapse attırmış, adam hapse girerken çıktığında intikam alacağı konusunda kadını tehdit etmiş) vahşi bir şekilde öldürülmüş olması ve mahkeme sürecinde ölüm cezasının tartışılmış olması. Chuck bu süreçte herhangi bir yorum yapmamış ama bu kitabı yazarak bir açıdan içini boşaltmış.
Ninni (tekrar) çok zevk alarak okuduğum bir kitap oldu ve açıkçası hemen yarın gidip Chuck'ın son kitabını ("Tekinsiz") alıp başlamak için sabırsızlanıyorum.
* Başlıktaki cümle, Palahniuk'un yazı stilinin bir parçası olan bazı söz dizilerinin kitap boyunca değişik yerlerde, zamanlarda tekrarlanmasının bu kitaptaki örneklerinden bir tanesi. Kitabı okurken bu ve benzeri birkaç söz dizisini birçok kez okuyacaksınız.
Bir Alain de Botton daha : Mutluluğun Mimarisi

Blogu takip edenlerin daha önce de birkaç kez konu ettiğimi bilecekleri Alain de Botton'a ait bir kitabı daha bitirmiş bulunuyorum : "Mutluluğun Mimarisi".
Orjinal adı "The Architecture of Happiness" olan kitap mutluluğun nasıl inşa edileceğini değil, mimarinin insan hayatı üzerindeki etkileri, toplumsal, sosyal, ekonomik vb. etkenlerle nasıl değiştiğini anlatan güzel bir inceleme olmuş. Olayı sadece mimari boyutta tutmayıp, endüstriyel tasarıma da uzanmış ve geçmişten bu yana gelen akımları ana hatlarıyla incelemiş. Bu aşamada kitabın en önemli artılarından birisi, yazarın diğer kitabından da görmeye alışkın olduğumuz ama bu kitap da kullanımı daha çok önem kazanan fotoğraf kullanımı olmuş. Kitabın değişik noktalarında refere ettiği yapıların, nesnelerin, illüstrasyonların resimlerinin de kitaba monte edilmesi okunması daha eğlenceli bir kitap haline getiriyor Mutluluğun Mimarisi'ni.

Modern yaşamın günümüz insanları üzerindeki etkisini, baskısını anlamaya yönelik özel bir çaba gösteren ve bu yönde çalışmalar sürdüren de Botton bu kitabıyla da oturduğumuz evin, mahallenin, şehrin ruh halimize etkilerini bize göstermeye uğraşıyor ve bence her zamanki gibi başarılı oluyor.
Çok zevk alarak okudum, size de tavsiye ederim.
13 Eylül 2009 Pazar
Jack Kerouac'ın Yolda'sı

Edebiyat tarihinin en ünlü ve en cool akımlarından olan Beat Kuşağı'nın belki de en ünlü eseri olan Jack Kerouac'ın "Yolda"sını ilk Beat tecrübem olarak okudum. Edebiyatla tamamen sıradan bir okuyucu olarak bulunduğum ilişkiyi gözönüne alarak kitap hakkında edebi eleştiriler veya akımın gerek kitap üzerindeki etkileri veya modern edebiyata katkıları konusunda söyleyebileceğim fazla birşey (hatta hiç birşey) yok.
Merak edenler internetten detaylı bakabilir ama 1950'lerde New York'ta bir grup Amerikan yazarının oluşturduğu ve Beat Kuşağı olarak adlandırılan grup (en önemli isimlerini Allen Ginsberg, William Burroughs ve Jack Kerouac oluşturuyor) 2. Dünya Savaşı sonrası Amerika'sında oluşan aşırı ahlakçı ve refah hayat değerlerine uyuşturucu, seks ve mistik öğeler tabanında karşı duruşun simgesi haline dönüştüler ve kendilerini takip eden dönemde gerek edebi, gerek sosyal (60'lı yıllardaki hippi akımının temelidirler) gerekse müzik alanında (Bob Dylan, Beatles, Jim Morrison gibi) birçok akımı, ismi derinden etkilediler.
Dediğim gibi bu akımın belki de en ünlü eseri 1951'de yazılmasına rağmen ancak 1957'de yayınlanan "On the Road" adlı eser. Benim kitap hakkındaki naçizane görüşlerim ise şöyle : samimi, akıcı, coşkulu, kışkırtıcı, gülümsetici... Kitabı okurken hissettiğiniz yazarın sanki hikayeyi (aslında otobiyografik bir roman) dümdüz ve çok sıradan yazdığı hissi, kitabın sonuna konan önsözle (ya da sonsöz mü demeliyim) doğrulanıyor. Anlatılana göre Kerouac kitabı yazarken (bir iddiaya göre uyuşturucu, kendi iddiasına göre kahvenin etkisi altında) daktilosuna yerleştirdiği şimdilerin faks kağıdı benzeri uzun sayfalarla (kağıt değişimi gibi aralarla uğraşmamak için)hiç ara vermeksizin kafasından geçen herşeyi ilk haliyle, olduğu gibi sayfalara aktarmış. Bu da kitaba gerçekten de orjinallik ve yukarıda ifade ettiğim samimiyeti katmış.
Kitabın konusu önce Amerika'yı doğudan batıya, batıdan doğuya 2 defa sonra da kuzeyden güneye Meksika'ya doğru gerçekleştirilen yolculukları anlatıyor. Otobiyografik bu romandaki kişilerin isimleri değiştirilmiş ana "sonsöz"de kimin kim olduğunu öğrenebilirsiniz. Kitabı okuduktan sonra normalde arkadaş olmaktan çekineceğiniz, ürkeceğiniz ve bir o kadar da coşkusunu kıskanacağınız Dean Moriarty karakterinin etkisinden uzun süre kurtulamayabilirsiniz.
Kitabın modern edebiyatta sahip olduğu üne istinaden kendinizi kasmayıp, çok derin anlamlar aramak gibi bir kaygıya kapılmadan okumayı başarırsanız iyi bir deneyim yaşayabilirsiniz diye düşünüyorum. Kendi adıma çok sevdim, tavsiye ederim.
Not : Yazının sonunda bir de resim ekleyeyim diye nete bakarken Wikipedia'da çok güzel bir sayfaya sahip olduğunu gördüm, oraya da göz atmanızı tavsiye ederim.
26 Ağustos 2009 Çarşamba
Soysuzlar Çetesi

Tarantino'nun 2000'li yılların başından beri proje rafında duran ama çeşitli sebeplerle bir türlü hayata geçemeyen ikinci-dünya-savaşı fonunda spagetti-western tadındaki filmi Soysuzlar Çetesi, ya da orjinal adıyla Inglourious Basterds (dikkat edin Inglorious Bastards değil) sonunda dünyayla aynı anda Türkiye'de de geçtiğimiz hafta vizyona girdi ve biz de Meriç sonrası pek görünmeyen bir biçimde daha ilk haftasonunda filmi gördük Çilerle.
En baştan söyleyeyim, Tarantino'nun en iyi filmi değil hatta şu ana kadarki 5 filmini hesaba katarsak bu filmi ben Rezervuar Köpekleri, Pulp Fiction, Kill Bill'lerin yer aldığı üst düzey filmlerin grubuna değil de onlardan bir parmak daha aşağıda duran Jackie Brown ve Death Proof'un yanına eklerim. Ama film her Tarantino filminden alacağımızdan emin olduğumuz eğlenceyi, sinefil olmanın getirdiği detayları yakalayabilmek şansının keyfini, hiç bir anlamı olmayan ama yaratıcı uzun diyalogları sunuyor.
Medyadan zaten filmin konusunu öğrenmişsinizdir ama kısaca İkinci Dünya Savaşı'nda Fransa'da bir yanda bir grup Amerikan askerinin Nazileri vahşice öldürmek üzere oluşturduğu ekibin diğer yandan da paralel olarak ailesi Naziler tarafından katledilen bir Yahudi kızın intikam hikayesini anlatıyor. Bilenler bilir, Tarantino filmlerinde önemli olan hikayenin kendisi değil hikayenin anlatılış şeklidir. Bu filmde de o "şekil"den bol bol görebilirsiniz.
Film biraz durağan sayılır ve bence Basterds'ların üzerine biraz daha yoğunlaşabilirdi ama kesinlikle görülmesi gereken bir film. Ben ilk fırsatta netten düzgün bir kopyasını indirip tekrar izlemeyi dört gözle bekliyorum. İlk seferinde göremediğim detayları daha iyi görmeyi umuyorum.
Film ile ilgili en hoşuma giden taraf ise spagetti-western filmlerine olan benzerlikleri ve yarattığı alternatif son oldu. (Benim de hayranı olduğum) Sergio Leone'nin çok büyük bir hayranı olan Tarantino, O'nun ünlü ettiği spagetti-westernlerin yakın plan göz çekimleri, Ennio Morricone müzikleri gibi alamet-i farikaların yanısıra Once Upon A Time in America ve Once Upon A Time in the West gibi film isimlerini de filmine gömmüş. Bir ara filmin adı yapmak istediği Once Upon A Time in the Nazi-Occupied France adını sonradan sadece filminin birinci bölümünün adı yapmış (not : Tarantino'nun kankası Robert Rodriguez'in de Once Upon A Time in Mexico diye bir filmi olduğunu hatırlatayım).
Filmdeki oyunculuklar hakkında söylenecek çok birşey yok çünkü Tarantino filmlerinde casting her zaman iyi olmuştur, bu film de bir istisna değil. Pitt her zaman olduğu gibi başarılı ama bu filmin yıldızı Nazi subayı Hans Landa rolündeki Avusturyalı oyuncu Christoph Waltz'a dikkat (ki kendisi bu sene Cannes Film Festivali'nde en iyi erkek oyuncu ödülünü kazandı, adı şimdi de Oscar için geçiyor). Tarantino Waltz için eğer onu bulmamış olsaydım filmi yapmaktan vaz bile geçebilirdim demiş.
Tarantinoseverler için keşfedilecek yeni bir macera, ama herkesin hoşuna gitmeyebilir, Hakan sana söylüyorum, sen izleme, izlersen de filmi ben çekmişim gibi bana giydirme...
24 Ağustos 2009 Pazartesi
Tarantino'nun En İyi 20 Filmi
Geçtiğimiz hafta gösterime giren son filmi Soysuzlar Çetesi (orj. Inglourious Basterds) ile tekrar gündemde olan favori yönetmenim Quentin Tarantino film yönetmeye başladığı 1992'den sonra piyasaya sürülmüş filmler arasından kendi favori 20 tanesini listelemiş. En favorisini başta göreceksiniz, geri kalanı harf sırasına göre dizilmiş durumda. Aralarından şahsen benim de bilmediklerim var, QT'den daha iyi referans olmaz herhalde, izlenecekler listeme ekliyorum hemen.
Battle Royale
Anything Else
Audition
Blade
Boogie Nights
Dazed & Confused
Dogville
Fight Club
Fridays
The Host
The Insider
Joint Security Area
Lost In Translation
The Matrix
Memories of Murder
Police Story 3
Shaun of the Dead
Speed
Team America
Unbreakable
Bu arada "Soysuzlar Çetesi"ni izledim, ilk fırsatta film hakkındaki görüşlerimi yazacağım.
Battle Royale
Anything Else
Audition
Blade
Boogie Nights
Dazed & Confused
Dogville
Fight Club
Fridays
The Host
The Insider
Joint Security Area
Lost In Translation
The Matrix
Memories of Murder
Police Story 3
Shaun of the Dead
Speed
Team America
Unbreakable
Bu arada "Soysuzlar Çetesi"ni izledim, ilk fırsatta film hakkındaki görüşlerimi yazacağım.
11 Ağustos 2009 Salı
Dinleyin...
Bir yenilerden : Eksen’de son gunlerde siklikla duyabileceginiz Pearl Jam’'n son single’i "The Fixer". Yakin zamanda dinledigim en iyi rock parcalarindan birisi olmus, dinlemeye doyamadim.
Bir de nispeten eskilerden : Antony and the Johnsons’dan "Shake that Devil". Bu parcayi cogunuzun daha once dinledigini zannetmiyorum. Yanilmiyorsam 2007’de Caz Festival’inin Genc Ozanlar programi kapsaminda Istanbul’da konser veren ama kacirdigim Antony Hegarty’nin liderligini yaptigi bu grubun en etkileyici sarkilarindan birisi, cok farkli ve deneysel, kesinlikle dinleyin.
Bir de nispeten eskilerden : Antony and the Johnsons’dan "Shake that Devil". Bu parcayi cogunuzun daha once dinledigini zannetmiyorum. Yanilmiyorsam 2007’de Caz Festival’inin Genc Ozanlar programi kapsaminda Istanbul’da konser veren ama kacirdigim Antony Hegarty’nin liderligini yaptigi bu grubun en etkileyici sarkilarindan birisi, cok farkli ve deneysel, kesinlikle dinleyin.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)