Bir önceki yazımı Meriç'in pedagogunun bekleme odasında iphone üzerinden hızla yazmaya çalıştığımdan yazının başlığındaki ana fikri tam vermemişim gibi hissediyorum. Buradan sizin çıkarma yapma konusunda beceriksizmişsiniz fikri vermek istemem ama yine de biliyorum ki, "ne kadar iyi anlatırsan anlat, anlatabildiğin karşındakinin anlayabildiği kadardır", o nedenle mümkün olduğunca açık olmak her zaman tercih sebebimdir.
Bu kadar uzun bir girizgahtan sonra diyorum ki, Hornby'nin kısa yazılar o kadar eğlenceliki ve son yazdığı 1-2 roman bana göre o kadar vasatın biraz üzeriki, ben onun hep güncel olaylar ve konular üzerine bu denli zeki yazılar yazmasını tercih ederim. Hep müzik, kitap ve Arsenal yazsın mesela...
Shakespeare Para İçin Yazdı'nın Believer dergisinde yazdığı yazıların bir toplaması olduğunu söylemiştim, onun hemen ardından aslında bu toplamaların ilk kitabı olan ve uzun süredir kitaplık rafımda sırasının gelmesini bekleyen "Hece Cümbüşü"nü okudum. Gördüğünüz gibi aynı yazarın aynı çerçevede yazdığı iki kitabın aslında ikincisi sırf adı daha çekici geldiği için seçmişim, bu da kitapların adının aslında ilk intibayı bırakmadaki etkisini gösteriyor.
Hece Cümbüşü için özel bir yazıya gerek yok, Shakespeare Para için Yazdı'da ne söylediysem bunun için de geçerli, bkz. bir önceki yazım. Kitaptan sadece çok hoşuma giden bir alıntı yapıp bu seferki birlikteliğimizin sonuna geleceğim. Amerikan okurlarına kriket sporu hakkında okuduğu bir kitabı tanıttıktan sonra yazısını şöyle bitiriyor Hornby : "... Bu kitabı okumayacağınızı biliyorum. Öyleyse şöyle diyelim : Ben sizler adına da okudum ve hepimiz çok keyif aldık."
24 Ocak 2011 Pazartesi
8 Ocak 2011 Cumartesi
Nick Hornby hep dergilere yazsin
Bir cok kez tekrarlamis oldugum uzere en sevdigim ve eserlerini ilgiyle takip ettigim modern yazarlardan birisi olan Nick Hornby'nin "Shakespeare Para İcin Yazdi" adli, ABD'de yayinlanan Believer adli bir dergi icin yazdigi kitap elestirilerinin bir derlemesini okudum.
Yine direkt konuya girecek olursam bu sasirtici derecede eglenceli kitabi okurken Hornby'nin populer kultur uzerine bu tarz elestiri mi dersiniz, inceleme mi dersiniz makaleler yazsin diye karar aldim, sira bunu kendisine nasil haber vermem gerektigine geldi (twitter hesabi var mi diye baktim ama sanirim yok). 2006 ile 2008 yillari arasinda yazdigi bu kitap elestirilerinde Hornby daha once 31 Sarki kitabinda yaptigi gibi kimseyi eglendirmek icin degil, entel zumreler ne der diye kendisini kasmadan ve kendini kanitlamak kaygisini coktan asmis bir insan olarak okudugu kitaplar hakkindaki goruslerini direkt olarak sunuyor. Bunu da cok ilginc bir bicimde son derece eglenceli kilmanin yolunu bulmus. Okudugu kitaplarin hicbirisini okumadim, acikcasi 1-2 tanesi haricinde okumayi dusundugum de cikmadi ama yine de kitaptan cok zevk aldim (en ilgimi ceken kitap Daniel Pennac'in Reader's Rights adli bir kitap oldu ama henuz turkceye cevrilmemis, ingilizcesini mi alsam diye dusunuyorum). Kitabin en ilginc yazilarindan birisi 2006'daki Dunya Kupasi maclari nedeniyle o 1 ay hic kitap okumadigini Amerikalilara anlattigi yaziydi.
Hazir konu Hornby'den acilmisken uzun bir suredir haber vermek istedigim projesini henuz duymamis olanlariniza duyurayim. Nick Hornby ve Ben Folds Five grubundan tanidigimiz Ben Folds ortak bir girisimle bir muzik albumu cikarttilar. Hornby'nin sozleri Folds'un da muzigi hallettigini soylememe gerek yok sanirim. Albumun ilk single'i From Above bence 2010 yilinin en guzel sarkilarindan birisi, kesinlikle bulun ve dinleyin, hatta youtube'dan klibini seyredin, o da bayagi hos olmus. Sarkiyi dinlerken sozlerine ozellikle dikkat etmenizi rica ederim, o zaman aslinda huzunlu olmasi gereken bir sarkini ne kadar eglenceli olduguna daha cok sasiracaksiniz. Bir cumlesi hep aklimda mesela, "maybe we're the unlucky ones".
Son olarak 2000 yilindaki rezaletten beri bir turlu tekrardan isinamadigim Arsenal ile tekrar kismen de olsa barismam Hornby yuzundendir, Arsenal boyle bir taraftari oldugu icin cok sansli bir kulup.
Yine direkt konuya girecek olursam bu sasirtici derecede eglenceli kitabi okurken Hornby'nin populer kultur uzerine bu tarz elestiri mi dersiniz, inceleme mi dersiniz makaleler yazsin diye karar aldim, sira bunu kendisine nasil haber vermem gerektigine geldi (twitter hesabi var mi diye baktim ama sanirim yok). 2006 ile 2008 yillari arasinda yazdigi bu kitap elestirilerinde Hornby daha once 31 Sarki kitabinda yaptigi gibi kimseyi eglendirmek icin degil, entel zumreler ne der diye kendisini kasmadan ve kendini kanitlamak kaygisini coktan asmis bir insan olarak okudugu kitaplar hakkindaki goruslerini direkt olarak sunuyor. Bunu da cok ilginc bir bicimde son derece eglenceli kilmanin yolunu bulmus. Okudugu kitaplarin hicbirisini okumadim, acikcasi 1-2 tanesi haricinde okumayi dusundugum de cikmadi ama yine de kitaptan cok zevk aldim (en ilgimi ceken kitap Daniel Pennac'in Reader's Rights adli bir kitap oldu ama henuz turkceye cevrilmemis, ingilizcesini mi alsam diye dusunuyorum). Kitabin en ilginc yazilarindan birisi 2006'daki Dunya Kupasi maclari nedeniyle o 1 ay hic kitap okumadigini Amerikalilara anlattigi yaziydi.
Hazir konu Hornby'den acilmisken uzun bir suredir haber vermek istedigim projesini henuz duymamis olanlariniza duyurayim. Nick Hornby ve Ben Folds Five grubundan tanidigimiz Ben Folds ortak bir girisimle bir muzik albumu cikarttilar. Hornby'nin sozleri Folds'un da muzigi hallettigini soylememe gerek yok sanirim. Albumun ilk single'i From Above bence 2010 yilinin en guzel sarkilarindan birisi, kesinlikle bulun ve dinleyin, hatta youtube'dan klibini seyredin, o da bayagi hos olmus. Sarkiyi dinlerken sozlerine ozellikle dikkat etmenizi rica ederim, o zaman aslinda huzunlu olmasi gereken bir sarkini ne kadar eglenceli olduguna daha cok sasiracaksiniz. Bir cumlesi hep aklimda mesela, "maybe we're the unlucky ones".
Son olarak 2000 yilindaki rezaletten beri bir turlu tekrardan isinamadigim Arsenal ile tekrar kismen de olsa barismam Hornby yuzundendir, Arsenal boyle bir taraftari oldugu icin cok sansli bir kulup.
24 Aralık 2010 Cuma
Ejderha Dovmeli Kiz
Yine soyleyecegimi en bastan soyleyeyim : cok buyuk olmasa da umutlu beklentilerle aldigim son aylarin "populer" romani İsvecli yazar Stieg Larsson'un Ejderha Dovmeli Kiz'i beni hayal kirikligina ugratti diyebilirim. Her turden kitap okumayi seven birisi olarak araya kolay-okunur, rahat-tuketilir kitaplar koymaya dikkat ederim ve zekice yazilmis, kurgulanmis polisiyeler her zaman favori janrlarimdandir. Bu kitaba biraz da o nedenle yaklastim.
Rahat okundugunu ve akici oldugunu soylemeliyim ama gerek kurgusu gerekse hikayesi oyle ahim sahim bir yaraticiliga sahip degil. Kitap veya yazari hakkinda neredeyse hicbir yan bilgiye sahip degilim ama kitabin arkasindaki yazarin tanitim yazisindan anladigim kadariyla artik aramizda olmayan Larsson İsvec'te taninan ve saygi duyulan bir gazeteciymis. Kitabi okurken icimde olusan his, bu iyi gazetecinin icinde polisiye bir roman yazma istegi duydugu, etraftaki iyi orneklerden etkilendigi ve belki de deneysel olarak basladogi calismasi hosuna gidince devam ettirdigi. Kitabin ana hikayesinde paralel olarak gazetecilik ve seri cinayetler olmasi iyi bildigi bir alandan cok da uzaklasmadan bir seyler yapma istegini ortaya koyuyor.
Hikayenin iki ana karakteri Mikael ve Lisbeth iyi cizilmis karakterler ama asil hikayenin yavanligini gideremiyorlar. Kitabin tam olarak ne zaman yazildigini blmiyorum ama 2000'li yillarin basi gibi oldugunu tahmin ediyorum ve nedense icimde Larsson'un Jean-Christophe Grange'in romanlarindan etkilendigi ve benzer calismalar ortaya koymaya calistigini hissediyorum.
Millenium uclemesi olarak adlandirilan bir serinin ilk halkasini olusturan Ejderha Dovmeli Kiz'i Atesle Oynayan Kiz takip ediyor. Acikcasi bu iki kitabi ayni anda satin almamis olsaydim, seriyi okumaya devam eder miydim bilmiyorum ama simdi de oyle aceleci olmayacagim, araya birkac kitap sokarim. Yillik idefix alisverisimi yapip beni 1 sene goturecek kadar kitabi depoladim, hetecanla okumayi bekledigim kitaplar var elimde, size onumuzdeki aylarda guzel kitap onerileri yapmayi umuyorum... simdiki hedef Nick Hornby'den bir denemeler derlemesi, Shakespeare Para icin Yazdi.
Edit : 4 Ocak 2011... New Yorker derigisinde Stieg Larsson fenomeniyle ilgili guzel bir makale gordum ve yukarida tarif etmeye calistigim hislerimin edebiyatcilarca da paylasildigini gordum, okumak isterseniz biraz uzun da olsa yazinin linki...
Sonrasinda da daha kisa olan su yaziyi okuyun, yazarina dikkat (tembellik yapmayin wikipedia'dan aratin kim oldugunu).
Rahat okundugunu ve akici oldugunu soylemeliyim ama gerek kurgusu gerekse hikayesi oyle ahim sahim bir yaraticiliga sahip degil. Kitap veya yazari hakkinda neredeyse hicbir yan bilgiye sahip degilim ama kitabin arkasindaki yazarin tanitim yazisindan anladigim kadariyla artik aramizda olmayan Larsson İsvec'te taninan ve saygi duyulan bir gazeteciymis. Kitabi okurken icimde olusan his, bu iyi gazetecinin icinde polisiye bir roman yazma istegi duydugu, etraftaki iyi orneklerden etkilendigi ve belki de deneysel olarak basladogi calismasi hosuna gidince devam ettirdigi. Kitabin ana hikayesinde paralel olarak gazetecilik ve seri cinayetler olmasi iyi bildigi bir alandan cok da uzaklasmadan bir seyler yapma istegini ortaya koyuyor.
Hikayenin iki ana karakteri Mikael ve Lisbeth iyi cizilmis karakterler ama asil hikayenin yavanligini gideremiyorlar. Kitabin tam olarak ne zaman yazildigini blmiyorum ama 2000'li yillarin basi gibi oldugunu tahmin ediyorum ve nedense icimde Larsson'un Jean-Christophe Grange'in romanlarindan etkilendigi ve benzer calismalar ortaya koymaya calistigini hissediyorum.
Millenium uclemesi olarak adlandirilan bir serinin ilk halkasini olusturan Ejderha Dovmeli Kiz'i Atesle Oynayan Kiz takip ediyor. Acikcasi bu iki kitabi ayni anda satin almamis olsaydim, seriyi okumaya devam eder miydim bilmiyorum ama simdi de oyle aceleci olmayacagim, araya birkac kitap sokarim. Yillik idefix alisverisimi yapip beni 1 sene goturecek kadar kitabi depoladim, hetecanla okumayi bekledigim kitaplar var elimde, size onumuzdeki aylarda guzel kitap onerileri yapmayi umuyorum... simdiki hedef Nick Hornby'den bir denemeler derlemesi, Shakespeare Para icin Yazdi.
Edit : 4 Ocak 2011... New Yorker derigisinde Stieg Larsson fenomeniyle ilgili guzel bir makale gordum ve yukarida tarif etmeye calistigim hislerimin edebiyatcilarca da paylasildigini gordum, okumak isterseniz biraz uzun da olsa yazinin linki...
Sonrasinda da daha kisa olan su yaziyi okuyun, yazarina dikkat (tembellik yapmayin wikipedia'dan aratin kim oldugunu).
11 Aralık 2010 Cumartesi
Yeni bir keşif
Çok uzun zamandan beri müzik dünyasında yer alan bir ismi daha yeni keşfetmiş bulunuyorum, Jonathan Richman. 70'li yıllardan beri müzik yapan Richman'a ait youtube videolarını izlediğinizde çok eğlenceli birisiyle karşı karşıya olduğunu anlıyoruz. Umarım müzik hayatını noktalamadan bir yerlerde izleme şansımız olur.
Size birkaç şarkısının ismi, internetten bulun, dinleyin, izleyin. Umarım beğenirsiniz...
- I was dancing in a lesbian bar
- My baby loves loves loves me
- Cosi veloce
- In che mondo viviamo
- Egyptian Reggae
Not : son bir naekdot daha, Farrelly kardeslerin yonettigi ve Cameron Diaz, Ben Stiller, Matt Dillon'in basrollerinde oynadigi "There's Something About Mary"i izlediyseniz arada gitarıyla çıkıp şarkı söyleyen karakteri hatırlıyorsanız Richman'la sizin de yolunuz bir yerlerde kesişmiş demektir.
Size birkaç şarkısının ismi, internetten bulun, dinleyin, izleyin. Umarım beğenirsiniz...
- I was dancing in a lesbian bar
- My baby loves loves loves me
- Cosi veloce
- In che mondo viviamo
- Egyptian Reggae
Not : son bir naekdot daha, Farrelly kardeslerin yonettigi ve Cameron Diaz, Ben Stiller, Matt Dillon'in basrollerinde oynadigi "There's Something About Mary"i izlediyseniz arada gitarıyla çıkıp şarkı söyleyen karakteri hatırlıyorsanız Richman'la sizin de yolunuz bir yerlerde kesişmiş demektir.
24 Ağustos 2010 Salı
Bu sefer de müzik üzerine doyumsuz bir kitap : Nick Hornby'den "31 Şarkı"
Geniş kitlelere başrolünde Hugh Grant'in oynadığı "About A Boy" adlı filmin uyarlandığı kitabın yazarı olarak ulaşan ama benim gibi birçok sinema ve kitapseverin ondan çok daha önce "High Fidelity" (kitabı çok anlamlı bir şekilde Yüksek Sadakat olarak Türkçeye çevrilirken, filmi ise Sensiz Olmaz gibi sıradan bir çeviriyle salonlara gelmişti) adlı kitap ve kitap kadar olmasa da yine de rahatlıkla iyi bir uyarlama olarak adlandırabileceğimiz filmle keşfetmiş olduğu Nick Hornby'nin Türkçeye son çevrilen eseri "31 Şarkı"yı bir çırpıda bitirdim.
Yaklaşık 110 sayfalık kitabın ingilizcesini aslında yıllar önce okumuştum ama açıkçası aklımda ciddi bir yer bırakmamış anlaşılan. Betül Kadıoğlu'nun başarılı çevirisi ile okuduğum Türkçesi ise çok zevkli, eğlenceli, ilham verici, tatmin edici ve rahatlatıcıydı. Rahatlatıcıydı çünkü Hornby müziği müzik olduğu için seven, klasik müzik veya caz müzikten hoşlanmadığını açık açık nedenleriyle söyleyen, pop müziğin her türünün hayranı, kendiyle barışık bir müziksever. Bu kitapta da çok sevdiği 31 şarkıyı yazmış ama ne yazılar. Müzik üzerine bu kadar güzel yazıları kolay kolay hiçbir yerde bulamazsınız. Hornby'nin kitabında hangi şarkıların olduğundan bahsetmeyeceğim çünkü bu bence önemsiz bir ayrıntı. Kendi deyimiyle her fırsatta pop müzik dinleyen bu denli entelektüel birisinin müziğin hayatındaki anlamı konusunda ne söyledğini mutlaka okumalısınız. Blog yazıları tadında okuyabileceğiniz "31 Şarkı"dan kesinlikle çok memnun kalacağınıza eminim.
Not : Okumadıysanız (ya da izlemediyseniz) High Fidelity'i de şiddetle öneririm.
Yaklaşık 110 sayfalık kitabın ingilizcesini aslında yıllar önce okumuştum ama açıkçası aklımda ciddi bir yer bırakmamış anlaşılan. Betül Kadıoğlu'nun başarılı çevirisi ile okuduğum Türkçesi ise çok zevkli, eğlenceli, ilham verici, tatmin edici ve rahatlatıcıydı. Rahatlatıcıydı çünkü Hornby müziği müzik olduğu için seven, klasik müzik veya caz müzikten hoşlanmadığını açık açık nedenleriyle söyleyen, pop müziğin her türünün hayranı, kendiyle barışık bir müziksever. Bu kitapta da çok sevdiği 31 şarkıyı yazmış ama ne yazılar. Müzik üzerine bu kadar güzel yazıları kolay kolay hiçbir yerde bulamazsınız. Hornby'nin kitabında hangi şarkıların olduğundan bahsetmeyeceğim çünkü bu bence önemsiz bir ayrıntı. Kendi deyimiyle her fırsatta pop müzik dinleyen bu denli entelektüel birisinin müziğin hayatındaki anlamı konusunda ne söyledğini mutlaka okumalısınız. Blog yazıları tadında okuyabileceğiniz "31 Şarkı"dan kesinlikle çok memnun kalacağınıza eminim.
Not : Okumadıysanız (ya da izlemediyseniz) High Fidelity'i de şiddetle öneririm.
21 Ağustos 2010 Cumartesi
Doyumsuz bir entelektüel sohbet : Kitaplardan Kurtulabileceğinizi Sanmayın !
Can Yayınları'nın yeni serisi "Kırkmerak" kapsamında yayınlanan "Kitaplardan Kurtulabileceğinizi Sanmayın" Jean-Philippe de Tonnac yönetiminde ünlü Fransız sinemacı Jean-Claude Carrière ve kapağında adını gördüğüm için kitabı hiç düşünmeden almamı sağlayan Umberto Eco ile yapılan bir söyleşinin yazıya dökülmüş hali. Adından da anlaşılabileceği üzerine söyleşinin ana konusu kitaplar. Kitap derken sadece (veya çoğunlukla) edebiyattan bahsetmediğini bir nesne (ya da söyleşideki tabiriyle "maddi ortam") olarak kitaptan bahsettiğini belirteyim hemen. Başlangıçtan bu yana yazılı eserlerin gelişiminden, teknolojiden nasıl etkilendiğinden (ya da etkilenip etkilenmediğinden), değişik kültürlerin kitaplarla olan ilişkisinden, tarih boyunca yapılan sansürleme girişimlerinden bahsediyor bu iki kültürlü adam.
Ağır bir konudan bahsediyor gibi görünse de çok güzei yönetilmiş ve yağ gibi akan bir söyleşi olmuş, okuması da bir o kadar rahat ve keyifli. Birçok anekdotla süslenen kitapta çok ilginç şeyler keşfedeceğinize eminim. Eco'yu takip edenlerin onun gerek romanlarında gerekse denemelerinde kitaplarla olan ilişkisini bilenler (ki söyleşide bol bol lafı geçecek) bu kitaptan çok hoşlanacaktır.
Çok ilginç tespitlerin paylaşıldığı söyleşide özellikle ilgimi çeken bir iki tanesi şöyle : kitap okumanın, sadece okunan kitabın içeriği ile ilgili olmadığı, kitap okuma olgusunun kendisine olan düşkünlük ile de çok yakından bağlı olduğu; günümüzdeki haliyle "kitap"ın kendisinin tüm teknolojik gelişmelere karşı koyarak gelecek nesillere kalacağı (aynı yüzyıllardır neredeyse hiç değişmeyen tekerlek ve bisiklette olduğu gibi) gibi...
Eğer kitap okumayı, okumaya olan düşkünlüğünüzden gerçekleştirenlerdenseniz bu kitabı mutlaka okuyun diyorum ve sonsöz olarak söyleşinin derin anlarından birini aktarıyorum : "Okumayı öğrenmekle neyi kaybettik? Tarihöncesindeki insanlar ya da yazısı olmayan halklar, hangi bilme biçimlerine sahiptiler ki biz bunlari geriye dönüşü olmayacak şekilde kaybettik? Bütün derin sorular gibi, cevabı olmayan bir soru."
Ağır bir konudan bahsediyor gibi görünse de çok güzei yönetilmiş ve yağ gibi akan bir söyleşi olmuş, okuması da bir o kadar rahat ve keyifli. Birçok anekdotla süslenen kitapta çok ilginç şeyler keşfedeceğinize eminim. Eco'yu takip edenlerin onun gerek romanlarında gerekse denemelerinde kitaplarla olan ilişkisini bilenler (ki söyleşide bol bol lafı geçecek) bu kitaptan çok hoşlanacaktır.
Çok ilginç tespitlerin paylaşıldığı söyleşide özellikle ilgimi çeken bir iki tanesi şöyle : kitap okumanın, sadece okunan kitabın içeriği ile ilgili olmadığı, kitap okuma olgusunun kendisine olan düşkünlük ile de çok yakından bağlı olduğu; günümüzdeki haliyle "kitap"ın kendisinin tüm teknolojik gelişmelere karşı koyarak gelecek nesillere kalacağı (aynı yüzyıllardır neredeyse hiç değişmeyen tekerlek ve bisiklette olduğu gibi) gibi...
Eğer kitap okumayı, okumaya olan düşkünlüğünüzden gerçekleştirenlerdenseniz bu kitabı mutlaka okuyun diyorum ve sonsöz olarak söyleşinin derin anlarından birini aktarıyorum : "Okumayı öğrenmekle neyi kaybettik? Tarihöncesindeki insanlar ya da yazısı olmayan halklar, hangi bilme biçimlerine sahiptiler ki biz bunlari geriye dönüşü olmayacak şekilde kaybettik? Bütün derin sorular gibi, cevabı olmayan bir soru."
12 Ağustos 2010 Perşembe
Şurdan burdan : Rock Werchter, Avignon ve Kıvılcım Anı
Birkaç haftadır hakkında yazmak istediğim ama zaman yokluğundan bir türlü yazamadığım konuları, baktım ki sıcaklıklarını kaybediyorlar ve böyle giderse hiçbir zaman yazamayacağım, kısa başlıklar halinde tek bir yazı altında toplmaya karar verdim.
- 2010 yılının geleneksel etkinliği : Amsterdam ve Rock Werchter Festivali. Bizim çocuklarla geçen sene Berlin Maratonu ile başlattığımız her sene "bir tema, bir şehir" gezisinin ikincisini geçtiğimiz Temmuz başında gerçekleştirdik. Bu seneki başlığımızı bir Rock festivali olarak belirlemiş ve seçenekler arasından geek zama gerekse line-up açısından en uygununun Brüksel yakınlarındaki Rock Werchter'de karar kılmıştık. Birtakım nedenlerle bu organizasyonu zamanında yapamayınca etkinliğin tüm biletleri tükendi ve bizde 4 gün sürecek bu festivalin sadece son gününe gidip kapıda bilet bulmaya odaklanıp gezimizi bir miktar modifiye ettik ve ilk 3 günü Amsterdam'da geçirdik. Her erkeğin hayali olan bir-grup-erkek-arkadaşla-Amsterdama-gitmek fantezimizi de böylece aradan çıkardık. Amsterdam'da yazın bir farklı olduğunu gördük, Dünya Kupası heyecanını (biz oradayken çeyrek finalde Brezilyayı yendiler) yaşadık, gezdik, dolaştık, geyik yaptık, çok eğlendik.
Gezinin son gününde trenle Brüksel'e geçtik ve son anda konsere gelmekten vazgeçen Erman ve Mert'i bisikletle şehir turuna çıkarken bırakıp Midget ile festival alanına yollandık. Önce Brüksel'den Leuven'e yaklaşık 40 dakikalık bir tren yolculuğu (konser biletleri olanlara tren bedavaydı, çok hoş bir organizasyon hareketi bence), sonra Leuven'den festival alanına 15 dakikalık bir otobüs (ücretsiz) yolculuğu ve sonrasında da yayan olarak 10 dakikalık bir yürüyüşle sonunda mekana vardık. Organizatörler yine çok hoş bir girişimde bulunarak, karaborsayı engellemek ve edebiyle elindeki bileti satmak isteyenle, konsere bilet arayanı buluşturmak amacıyla bir masa kurmuşlar ve hiçbir komisyon almaksızın biletlerin orjinal fiyatlarıyla el değiştirmeleri için hareket etmiler. Bizde bu sırada yaklaşık 3 saat bekleyerek (Alice In Chains'i bu sıradayken dinledik, bayağı iyilerdi) sonunda biletlerimize kavuştuk. 76'şar Euro vererek 2 adet biletimizle etkinlik alanına girdikten kısa bir süre son zamanların en "süpergrup"larından Them Crooked Vultures ile etkinliğe hemen ısındık, ardından Radyo Eksen'de birçok şarkısını dinlediğim ama pek tanımadığım Arcade Fire'ın muhteşem canlı performansıyla yeni bir keşifte bulunmuş olmanın keyfini yaşadık ve gecenin sonunda asıl beklediğimiz Pearl Jam'ın dudak uçuklatan performansıyla geceyi tamamladık. Eddie Veder'in vokalinin ne kadar iyi olduğunu canlı görmek çok etkileyiciydi, sesini bir enstrüman gibi kullanan bu güzel abimizi de canlı izlemiş olmaktan mutluluk duyduğumuz insanlar listesine ekleyip geceyi noktaladık.
Etkinlikten kısaca bahsedersek, ulaşım gidişte kolaydı, konser alanına giriş çıkış çok rahattı, tuvaletler başarısızdı, büyük tuvaletim gelmediği için kendimi şanslı saydım, yemek mekanları çoktu, çeşitliydi ve erişim kolaydı. Alandaki yine hoş aksiyonlardan birisi çevre temizliği ile alakalıydı, içkilerin içinde satıldığı plastik bardaklardan 20 tanesini yerden toplayıp toplama alanlarına götürenlere bir adet içki bedava veriliyordu. Etrafta bir içki daha alabilmek için dört dönen onlarca insanı görmek eğlenceliydi. Etkinlikle ilgili en önemli sorunumuz dönüş yolculuğu oldu. Normal olarak dönüşte de önce bir miktar yürüdük, sonra otobüslere binip tren istasyonunun olduğu Leuven'e geldik ama orada takıldık; çünkü etkinliğin bittiği saatte trenler yoktu, şehre trenle gitmek için sabahı beklemek gerekiyordu, oradaki görevlilere o kadar insanın ne yaptığını sormak biraz saçma da olsa, asıl olayın kendi saçmalığı yanında bizim sorumuz hafif kalıyordu. Ne yapsak diye düşünürken bilet sırasında tanıştığımız bir grup Amerikalıyla tekrar rast geldik de, 75 Euro tutan taksi yolculuğunu paylaşmak suretiyle geceyi yine de iyi bir şekilde kapatmayı başardık.
- 11 yıl aradan sonra bir hayalim gerçek oldu, Avignon Tyatro Festivali. Hayatımdaki ilk yurtdışı tecrübem olan 1999 Temmuz'undaki Avignon gezisi (o zamanlar gittiğim Fransız Kültür Merkezi'ndeki çok sevgili hocam Ayşe Başkut Garcin ve eşi Eric Garcin'e çok şey borçluyum) ömrümün en güzel 10 günlük zaman dilimlerinden birisini oluşturur. Bodrum tarzı küçük ve sevimli bir kasabada yaklaşık 25 günde 500 civarında oyun sahnelendiğini düşünün, tüm kasabanın tiyatroyla yatıp kalktığını hayal edin; hayal edin ama inanın daha fazlası var, gidip görülmesi gereken bir yer ve mutlaka yaşanması gereken bir tecrübe. Fransızca bilmemek hiç sorun değil, ortamı yaşayın, dans gösterilerine gidin, sokaktaki şovları izleyin.
O günden bu yana her Temmuz aynı duyguyu yaşadım (hatta bir sene grev oldu ve festival yapılmadı da, utanarak da olsa yapılmadığına sevindim) "keşke şimdi ben de orada olsam". Sonunda bu sene Çiler'in bir iş gezisinin zamanlamasının uygunluğunu fırsat bilerek yıllar süren bu hasreti noktaladık ve 2 günlüğüne de olsa Avignon'u tekrar gördüm. Hala 11 yıl önce bıraktığım gibiydi, ortamın coşkusu, hareketliliği, sokaklarda soluduğunuz yüzde yüz sanat havası hiç değişmemişti. Geçen sefer 10 günde sanırım 11 oyun izlemiştim (hala izlediğim en güzel tek kişilik oyun olan "Ildebrando Biribo : un souffle a l'ame" ve tiyatro sanatına çok farklı bakmama neden olan olağanüstü Royal de Luxe ekibinin kukla gösterisi demenin basit kaçacağı sahne şovu unutulmaz listemdedir), bu sefer sadece 2 günümüz olduğundn Çiler'le ortamı yaşamaya ve sokak şovlarının tadını çıkarmaya karar verdik ve harika örneklerle karşılaştık. Tadı damağımızda kalmış olarak ayrılırken artık her sene 2-3 günlüğüne de olsa mutlaka Avignon'a gelmek için kendimize söz verdik.
- Malcolm Gladwell'den bir kitap daha : Kıvılcım Anı (orjinal adıyla Tipping Point). Normalde arka arkaya aynı yazarın kitaplarını okumayı tercih etmem (daha önce bir dönem arka arkaya Ahmet Altan, bir dönem Amin Maalouf, bir dönem Jean Christophe Grange okumuştum da tüm hikayeler biririne karışmıştı) ama Malcolm Gladwell'in kurgusal olmayan kitapları bu yöndeki eğilimimi kırdı. Son okuduğum kitabı "Kıvılcım Anı" anladığım kadarıyla yazarın ününün asıl nedeni olan kitabı. Yine çok çarpıcı gözlemlere yer veren bu kitapta, değişik örneklerle, anekdotlarla, bilimsel araştırmalardan alıntılarla farklı bir perspektiften olaylara bakıyoruz. Genel tabirle "salgın"ların dinamiğini anlamaya çalışan bu çalışma benim çok hoşuma gitti, mutlaka okumanızı öneririm.
- 2010 yılının geleneksel etkinliği : Amsterdam ve Rock Werchter Festivali. Bizim çocuklarla geçen sene Berlin Maratonu ile başlattığımız her sene "bir tema, bir şehir" gezisinin ikincisini geçtiğimiz Temmuz başında gerçekleştirdik. Bu seneki başlığımızı bir Rock festivali olarak belirlemiş ve seçenekler arasından geek zama gerekse line-up açısından en uygununun Brüksel yakınlarındaki Rock Werchter'de karar kılmıştık. Birtakım nedenlerle bu organizasyonu zamanında yapamayınca etkinliğin tüm biletleri tükendi ve bizde 4 gün sürecek bu festivalin sadece son gününe gidip kapıda bilet bulmaya odaklanıp gezimizi bir miktar modifiye ettik ve ilk 3 günü Amsterdam'da geçirdik. Her erkeğin hayali olan bir-grup-erkek-arkadaşla-Amsterdama-gitmek fantezimizi de böylece aradan çıkardık. Amsterdam'da yazın bir farklı olduğunu gördük, Dünya Kupası heyecanını (biz oradayken çeyrek finalde Brezilyayı yendiler) yaşadık, gezdik, dolaştık, geyik yaptık, çok eğlendik.
Gezinin son gününde trenle Brüksel'e geçtik ve son anda konsere gelmekten vazgeçen Erman ve Mert'i bisikletle şehir turuna çıkarken bırakıp Midget ile festival alanına yollandık. Önce Brüksel'den Leuven'e yaklaşık 40 dakikalık bir tren yolculuğu (konser biletleri olanlara tren bedavaydı, çok hoş bir organizasyon hareketi bence), sonra Leuven'den festival alanına 15 dakikalık bir otobüs (ücretsiz) yolculuğu ve sonrasında da yayan olarak 10 dakikalık bir yürüyüşle sonunda mekana vardık. Organizatörler yine çok hoş bir girişimde bulunarak, karaborsayı engellemek ve edebiyle elindeki bileti satmak isteyenle, konsere bilet arayanı buluşturmak amacıyla bir masa kurmuşlar ve hiçbir komisyon almaksızın biletlerin orjinal fiyatlarıyla el değiştirmeleri için hareket etmiler. Bizde bu sırada yaklaşık 3 saat bekleyerek (Alice In Chains'i bu sıradayken dinledik, bayağı iyilerdi) sonunda biletlerimize kavuştuk. 76'şar Euro vererek 2 adet biletimizle etkinlik alanına girdikten kısa bir süre son zamanların en "süpergrup"larından Them Crooked Vultures ile etkinliğe hemen ısındık, ardından Radyo Eksen'de birçok şarkısını dinlediğim ama pek tanımadığım Arcade Fire'ın muhteşem canlı performansıyla yeni bir keşifte bulunmuş olmanın keyfini yaşadık ve gecenin sonunda asıl beklediğimiz Pearl Jam'ın dudak uçuklatan performansıyla geceyi tamamladık. Eddie Veder'in vokalinin ne kadar iyi olduğunu canlı görmek çok etkileyiciydi, sesini bir enstrüman gibi kullanan bu güzel abimizi de canlı izlemiş olmaktan mutluluk duyduğumuz insanlar listesine ekleyip geceyi noktaladık.
Etkinlikten kısaca bahsedersek, ulaşım gidişte kolaydı, konser alanına giriş çıkış çok rahattı, tuvaletler başarısızdı, büyük tuvaletim gelmediği için kendimi şanslı saydım, yemek mekanları çoktu, çeşitliydi ve erişim kolaydı. Alandaki yine hoş aksiyonlardan birisi çevre temizliği ile alakalıydı, içkilerin içinde satıldığı plastik bardaklardan 20 tanesini yerden toplayıp toplama alanlarına götürenlere bir adet içki bedava veriliyordu. Etrafta bir içki daha alabilmek için dört dönen onlarca insanı görmek eğlenceliydi. Etkinlikle ilgili en önemli sorunumuz dönüş yolculuğu oldu. Normal olarak dönüşte de önce bir miktar yürüdük, sonra otobüslere binip tren istasyonunun olduğu Leuven'e geldik ama orada takıldık; çünkü etkinliğin bittiği saatte trenler yoktu, şehre trenle gitmek için sabahı beklemek gerekiyordu, oradaki görevlilere o kadar insanın ne yaptığını sormak biraz saçma da olsa, asıl olayın kendi saçmalığı yanında bizim sorumuz hafif kalıyordu. Ne yapsak diye düşünürken bilet sırasında tanıştığımız bir grup Amerikalıyla tekrar rast geldik de, 75 Euro tutan taksi yolculuğunu paylaşmak suretiyle geceyi yine de iyi bir şekilde kapatmayı başardık.
- 11 yıl aradan sonra bir hayalim gerçek oldu, Avignon Tyatro Festivali. Hayatımdaki ilk yurtdışı tecrübem olan 1999 Temmuz'undaki Avignon gezisi (o zamanlar gittiğim Fransız Kültür Merkezi'ndeki çok sevgili hocam Ayşe Başkut Garcin ve eşi Eric Garcin'e çok şey borçluyum) ömrümün en güzel 10 günlük zaman dilimlerinden birisini oluşturur. Bodrum tarzı küçük ve sevimli bir kasabada yaklaşık 25 günde 500 civarında oyun sahnelendiğini düşünün, tüm kasabanın tiyatroyla yatıp kalktığını hayal edin; hayal edin ama inanın daha fazlası var, gidip görülmesi gereken bir yer ve mutlaka yaşanması gereken bir tecrübe. Fransızca bilmemek hiç sorun değil, ortamı yaşayın, dans gösterilerine gidin, sokaktaki şovları izleyin.
O günden bu yana her Temmuz aynı duyguyu yaşadım (hatta bir sene grev oldu ve festival yapılmadı da, utanarak da olsa yapılmadığına sevindim) "keşke şimdi ben de orada olsam". Sonunda bu sene Çiler'in bir iş gezisinin zamanlamasının uygunluğunu fırsat bilerek yıllar süren bu hasreti noktaladık ve 2 günlüğüne de olsa Avignon'u tekrar gördüm. Hala 11 yıl önce bıraktığım gibiydi, ortamın coşkusu, hareketliliği, sokaklarda soluduğunuz yüzde yüz sanat havası hiç değişmemişti. Geçen sefer 10 günde sanırım 11 oyun izlemiştim (hala izlediğim en güzel tek kişilik oyun olan "Ildebrando Biribo : un souffle a l'ame" ve tiyatro sanatına çok farklı bakmama neden olan olağanüstü Royal de Luxe ekibinin kukla gösterisi demenin basit kaçacağı sahne şovu unutulmaz listemdedir), bu sefer sadece 2 günümüz olduğundn Çiler'le ortamı yaşamaya ve sokak şovlarının tadını çıkarmaya karar verdik ve harika örneklerle karşılaştık. Tadı damağımızda kalmış olarak ayrılırken artık her sene 2-3 günlüğüne de olsa mutlaka Avignon'a gelmek için kendimize söz verdik.
- Malcolm Gladwell'den bir kitap daha : Kıvılcım Anı (orjinal adıyla Tipping Point). Normalde arka arkaya aynı yazarın kitaplarını okumayı tercih etmem (daha önce bir dönem arka arkaya Ahmet Altan, bir dönem Amin Maalouf, bir dönem Jean Christophe Grange okumuştum da tüm hikayeler biririne karışmıştı) ama Malcolm Gladwell'in kurgusal olmayan kitapları bu yöndeki eğilimimi kırdı. Son okuduğum kitabı "Kıvılcım Anı" anladığım kadarıyla yazarın ününün asıl nedeni olan kitabı. Yine çok çarpıcı gözlemlere yer veren bu kitapta, değişik örneklerle, anekdotlarla, bilimsel araştırmalardan alıntılarla farklı bir perspektiften olaylara bakıyoruz. Genel tabirle "salgın"ların dinamiğini anlamaya çalışan bu çalışma benim çok hoşuma gitti, mutlaka okumanızı öneririm.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)