1 Eylül 2012 Cumartesi

Yedinci Gün


Bir önceki yazıda bahsettigim gibi kitap okumaya verdigim araya sonunda hızlı bir geri dönüş yapabildim, zamanlama olarak da tatile çıkmış olmamız denk düştü. İyi İş bittikten sonra tatile çıkarken sıranın ona gelmeyebilecegi endişesiyle acaba bosa mı taşıyacağım diye düşündüğüm İhsan Oktay Anar'in son kitabı Yedinci Gün'e ara vermeden başladım. İhsan Oktay Anar tüm kitaplarını okuduğum ender yazarlardan birisi (söyle bir düşününce digerleri Chuck Palahniuk, Alain de Botton, Tom Robbins) ve hakkında hep karmaşık duygular beslemisimdir. Normalde bol tasvir içeren romanlar hoşuma gitmez, hep somut bir seyler anlatılmasını, hareket olmasını tercih ederim, hele bir de eski Türkçe'ye bu kadar düşkün bir yazardan hoşlanıyor olmam bana çok ilginç geliyor. Sanırım bunun sebebi Anar'in ne olursa olsun çok iyi bir öykü anlatıcısı olması ve daldan dala misali bir öyküden digerine atlarken seni hep tetikte tutuyor olması, eski Türkçe konusunda ise beni rahatsız etmemesini, belki bana öyle geliyordur ama, bu dili biraz karikatürize olarak kullanıyor olması ve kendini çok ciddiye almaksızın, ukalalik gutmeksizin, samimi bir havada yazıyor olmasına bağlıyorum. Romanin icerigi hakkında birşeyi söylemeyeceğim, hatta çok uzun bir süre nereye bağlanacağı konusunda bir fikir sahibi bile olunmuyor ama yine de o kadar enerjik ve merak uyandırici ki akıcılığından birşey kaybetmiyor ve yazarın nereye varacağını meraktan ara vermeden okumaya devam etmek istiyorsunuz. Kitabın birçok noktasına yerleştirilmiş zeka işi göndermeler yüzünden kitabı daha bir dikkatli okumaya çalışıyor ve herhangi bir referansı kaçırmamak için elinizden geleni yapıyorsunuz, ki bu da okumayı daha zevkli hale getiriyor. Sonuc olarak, diğer tüm kitapları gibi İhsan Oktay Anar'in bu kitabı da mutlaka okunacak kitaplar arasında yer alıyor, yazar elinden gelenin yine en iyisini ortaya koymus ama daha da iyisini koyabilecegini de ima ediyor, Cenab-i Hakk kendisine uzun ömür versin, daha birçok roman yazmak nasib olsun. Bu arada kitabın son 30 sayfasindaki dile getirilen bir terim ve olaylar örgüsü bizim erkekler grubumuz için yıllardan beri var olan bir terminolojidir ve edebiyat dunyası tarafından da tanınması bizim için gurur vericidir :)) Cocukların tümü kitabı okumadan ne olduğunu söyleyip sürprizi bozmak istemem... Aklıma gelen bir teşekkür de, İletişim Yayinlari'na, genelde yayinevleri ya bu tarz çok beklenen kitapları yaz basında yayınlar ve yaz tatiline giderken insanların alacağını umut eder ya da Ekim aylarında gerçekleşecek Kitap Fuar'ını beklerler, İletişim'in bu tarzda hareket etmemiş bence teşekkürü hakediyor.

29 Ağustos 2012 Çarşamba

İyi iş


Yogun bir sekilde kitap okumaya başladığım ve evle okul arasındaki uzun mesafeden dolayı otobüs ve minibüslerde ciddi sayıda kitap tükettiğim yıllardan bu yana gecen yaklaşık 18 yıl içerisinde hatırladığım kadarıyla sadece 2 kez kitap okuyamama dönemim oldu. İlki yaklaşık 6 ay sürmüştü ama isin kötüsü bir kitabı okuma sürecinin ortasindaydim ve inat ederek kitabı ise gidip gelirken (o donem part-time çalısmaya da başlamıştım) bırakmıyor, başka bir kitaba da geçmiyordum (sorunun kitaptan değil benden kaynaklandığını biliyordum), kitap sanırım Papağan Teoremi gibi bir şeydi. 6. ayın sonunda kitabı bitirmiş ve şirkette bir Bayram havası ettirmiştim. İkincisi ise geçtiğimiz 6-8 ayı kapsıyor ama bu durgunluğun sebebi sadece bendeki isteksizlik değil aynı zamanda Onur Air'in yeni taşındığı hangar nedeniyle calışma saatlerinin ve ulaşım şartlarının değişmiş olması, artık metroya değil, metro+servis yapmak durumdayım, bu da metroda 6-7 dakika serviste de 10 dakikaya denk düşüyor ki kitabın kapağını açıp birkaç sayfa gidemeden yolculuğun sona ermesi anlamına geliyor. Yine de bir itiraf yapmam gerekirse iPhone kullanım alışkanlığımın bu sürece ciddi etkisi var çünkü sabah yola çıktığımda hem twitterda bir önceki geceden o yana meydana gelen gelişmeleri okuyorum, ilgi alanlarımı takip ediyorum sonrasindaysa maillerimi hizlica kontrol ederek ofise vardığımda kontrol etmem gereken mail sayısını ciddi anlamda azaltarak hemen ise başlayabiliyorum. Ancak son haftalarda kitap özlemim tavana vurdu ve elimdeki kitaplara göz atmaya karar verdim. Elimde garanti sonuc alabileceğim bir iki kitap vardı ama neden bilmiyorum son yıllarda daha çok başvurduğum "sürpriz faktör"e başvurdum. Su anda ne zaman ve nerede okuduğumu bile hatırlamadıgim bir referansla David Lodge adlı İngiliz bir yazarın yine tamamen gelisiguzel bir sekilde idefix'ten aldığım "İyi İş" adlı romanını okumaya karar verdim. Kitap 1980'ler İngiltere'sinde Thatcher döneminde geçiyor (ki kitabın orijinal basım yılı 1988'mis zaten) ve akademik dünya ile sanayi dunyası gibi birbirinden kopuk (en azından o donem için, su anda bunu söylemek pek doğru değil bence) iki ortamdan bir erkek ile kadının iliskisini anlatıyor. Su haliyle kabul etmeliyim ki sıkıcı gözüken bir konuyu yazar çok akıcı bir dille, zeka dolu diyaloglarla ve sanayi ile akademik hayatın iliskisi konusundaki ilginç gözlemleri ile hızla okunan bir yazın haline getirmiş (ha, benim kitabı bitirmem 2 ay sürdü sanırım, o ayrı). Ondokuzuncu yüzyıl İngiliz kadın romanları konusunda universitede araştırma yapan Robyn Penrose'un bir program nedeniyle makine parçaları üreten bir fabrikanın genel müdürü Vic Vilcox'un yanında bir süre zaman geçirmeye başlaması ile ikisinin de hayatı garip bir sekilde etkilenir. Daha fazla detaya girmeye gerek yok ama açıkcası kitabı okumaya başladığımda ve bir süre sonrasında çok da tavsiye edebileceğim bir kitap gibi durmuyorken sonlarına doğru yon değiştirdi ve birazcik da tatilin sağladığı kafa huzuruyla daha bir anlam ifade etmeye başladı. Özellikle kitabın bitiş seklinin kitabın içeriğinde orneklenen 19. yüzyıl edebiyatindaki umutsuz hayat hikayelerinin bitişine benzetilmesi çok zekica ve ustaca bir dokunuş olmuş (tabi bunu anlamış olabilmenin getirdiği "okur" mutluluğu da var :)). Thatcher donemi benim kuşağım için çocukluk zamanına denk gelir ve Demir Lady'nin çok güçlü bir figür olması dısında bizim için siyasi ve ticari anlamda kendi ülkesine veya dünyaya nasıl etkileri olduğunu göremedik, yıllar sonra birçok İngiliz filmci tarafından o dönemdeki mavi yakalıların umutsuzluğu genellikle farklı bir formatta ekrana aktarıldı (Billy Elliot, The Full Monty vb.). Bu kitapta o donemi biraz da olsun hissetseniz de aslında anlatılanlar sadece bir doneme ait değil, kapitalizmin zaman ve mekandan bağımsız bir etkisi. Londra 2012 Yaz Olimpiyatları henüz yakınlarda bitmiş ve büyük filmci Danny Boyle yonetmenligindeki etkileyici açılış törenini daha yeni izlemişken, hizlica akan İngiliz tarihindeki bacası tuten fabrikaların önemini ve yerini biraz da acimasizca gösterilmesinin üzerine bu kitabı tesadüfen aynı zamanda okumuş olmak iyi bir şanstı. Şimdi sırada İhsan Oktay Anar'in yıllardan sonraki ilk kitabı Yedinci Gün var.Z

28 Ağustos 2012 Salı

Uzun aradan sonra kısa kısa


Kendi bloğuma uzun bir aradan sonra girince gözlerim faltasi gibi açıldı, en son yazıyı tam 1 sene önce yazmışim, evet yazmayalı çok olduğunun farkındaydim ama 1 sene... zaman çabuk geçiyor :)) Arada yazmak için birçok sebep oldu ama hem tembellik hem de yoğunluk bahanelerim oldu. Sadece yaptıklarımı, gördüklerimi paylaşmam değil aynı zamanda Meriç için de bir tür günce olması düşüncesi yerleşti aklıma, o nedenle becerebildigim sürece devam ettirmek istiyorum. Meriç büyüdüğünde belki bu yazdıklarım hala burada olur ve o da okur. Söyle geriye bir bakacak olursam neler oldu diye... gecen yaz çalıştığım Panasonic Avionics'ten ayrılıp kurkcu dükkanı hesabı Onur Air'deki isime geri dondüm, Meriç okula başladı, ilk dönemden sonrası bayağı iyi gecti, hem okul etkisi hem de artık 4 yasında olmasının etkisiyle artık rahat geçiriyoruz günlerimizi. 4 yıldan sonra bu yaz hem Avignon hem de su an itibariyle güneyde tatil koyü tatili yapabildik. Bu bloga konu olacak konulara donecek olursam, Ciler'le her yıl yapmayı planladığımız Avignon tatiline gecen seneki is degisikligi nedeniyle zorunlu bir aradan sonra bu sene devam ettirebildik, Meriç ile birlikte yaptığımız bu gezi mükemmel değil ama çok güzeldi, önümüzdeki seneler için umut vericiydi ve ciddi engeller olmadıgı sürece bunu bir gelenek haline getirme planlarımız devam ediyor. Üstelik bu sefer İlker'in de bize katılması sayesinde onunla 2 oyuna gitme şansım da oldu, türlerinin iyi ornekleri degildi ama sürpriz faktöründen iyi bir seyler çıkması hep olmasıdır, önümüzdeki oyunlara bakacağız. Çocuklarla yaptığımız yilik erkekler gezisi ise bu yazın yogun düğün programları (Midget ve Erman kardeslerimin Gözde ve Didem ile izdivaçları) nedeniyle biraz format değiştirdi ve ilkbaharda Uludağ haftasonu seklinde gerçekleşti, yine de alternatif ama ufak çaplı bir geziyi Mert ve Hakan ile birlikte Patron'u Prag'da izlemek suretiyle hayata geçirdik ve seriyi bir sekilde bozmamış olduk. Prag için diyeceğim mutlaka görülmesi gereken bir yer olmadıgı (ama benim şansıma benim bu yaz 10 gün arayla iki defa gitmek durumunda kaldığım), hatta 1 günlük bir gezinin bile fazlasıyla yeteceği seklinde. Bruce babaya donecek olursak 3 yıl aradan sonra yine bir Avrupa turnesinde onu kaçırmak mümkün olamazdı ve biz de bu şansı iyi değerlendirdik, yine tüyler ürperten bir performans ama dogruya doğru Roma'daki performansı kadar iyi degildi. Ancak bu fark patronun kendisinden değil, seyirci kitlesinden kaynaklanıyor diye düşünüyorum, Patron seyirci katılımcı oldugunda daha iyi bir performans sergiliyor, yanlış anlaşılmasın performansı yine mükemmeldi ama ortalama 3 saat süren konserlerine kıyasla bu 20 dakika daha kısaydı :)) Müzik olarak bu sene aklıma gelen başka bir kayda deger etkinlik ise kendi adıma canlı görmek için bir süredir fırsat kovaladıgim Pulp konseriydi. Efes Pilsen One Love Festival kapsamında görme şansı yakaladığım Pulp ile canlı görmek istediğim gruplar listemden bir tanesini daha sildim (sırada Pixies var, biraz şanslar belki olanları da görebilirim). Jarvis Cocker'in etkileyici liderliği ile iyi bir konser izledik ve normal olarak Common People ile coştuk, bir ara çalmazlarsa diye korkmadım değil. Şimdi hedefe 10 gün sonra Red Hot Chili Peppers konseri var. Belki o konsere kadar ufak bir iki yazı daha ciziktiririm.

17 Ağustos 2011 Çarşamba

Borders'ın sonu


Son yıllarda düştüğü zor durumdan bir türlü kurtulamayan ve bu yılın başında resmen artık iflasını açıklayan Borders'ın mağazalarını kapatma, elindeki malları likite dönüştürme sürecinin neredeyse tamamlandığını ve Eylül ayının sonunda süreci tamamlayacağını okudum internetten. Okuduğum bir iki yazı da Borders gibi Amerika çapında 400 mağazası ve 11.000 çalışanı olan Amerika'nın en önemli iki kitap mağaza zincirinden birisinin (diğeri Barnes&Noble) neden böyle çöktüğünü ve gelişen teknolojinin (online mağazaları ama daha da çok Kindle başta olmak üzere eReader'ları kastediyorlar) bu çöküşteki etkisini tartışıyorlar.

Kendi açımdan değişen iş süreçlerinin, değişime ayak uydurmayı beceremeyen şirketleri nasıl yiyip bitirdiğini okumak, analiz etmek entelektüel açıdan çekici olsa da, Borders'ı bu gözle incelemek istemezdim. Borders ile ilişkim çok kısıtlı olmuşsa da, 2005 - 2010 yılları arasında toplamda yaklaşık 7 aylık bir Amerika tecrübesi, o ayların benim için en kaydadeğer zamanları Borders ve Barnes&Noble'da geçirdiğim zamanlardı diyebilirim. Özellikle Amerika'ya ilk gidişimi hatırlıyorum da, Seattle'da kaldığımız otelin hemen yakınındaki klasik Amerikan avlu-alışveriş-merkezlerinden birisindeki Borders'ı ilk gördüğümde ve içeriye girdiğimde çok mutlu olduğumu hatılıyorum, evet, içeri girince içimi bir mutluluk kaplamıştı. Çok geniş bir alan, sıkış tepiş olmayan raf sistemleri, janra göre ve sonrasında yazarların adıyla sıralanmış yüzlerce kitap, rafların arasında yerlerde oturmuş kitapları inceleyen (okuyan diyebiliriz rahatlıkla) gençler, mağazanın değişik yerlerinde rahat koltuklar, dergi reyonlarının yanıbaşındaki Starbucks... O ilk Amerika ziyaretide zaman geçirmek için mağazaya her gidişimde 1-2 kitap alınca 10 günün sonunda birdenbire çok ağır yükle karşı karşıya kalmış, hatta dönüş uçuşunu kaçırınca tüm o kitapları New York'a taşımış, birkaç gün yanında gezdirmek zorunda kalmıştım. Bu zevkli kitap deneyimleri sonraki yıllarda da hep devam etti. Amerika ziyaretlerimde yaptığım alışverilşerin neredeyse çoğunu Amazon'dan alırken, asıl çıkış noktası olan kitap sağlayıcı özelliğinden faydalanmamış, kitapları Borders veya Barnes&Noble'dan almayı tercih etmişimdir. Bu yılların en çok satanı benm için (eski yazılarımdan tahmin edebileceğiniz üzere) Chuck Palahniuk olmuştur, yazarın kitaplarının neredeyse hepsinin birer ingilizce kopyası da raflarımı süslüyor (sadece süslemiyor tabi, okudum ben onları tamam mı?).

Neyse, artık tek söyleyebileceğim bundan sonraki Amerika ziyaretlerimde bir eksiklik olacağı. Umarım Barnes&Noble biraz daha hayatta kalmayı becerebilir, umarım gidip destekleme şansı olur. (Bunları söylerken aklıma birden Tom Hanks ve Meg Ryan'ın "You've Got Mail" filmi geldi, filmi izlediyseniz orada zincir mağazalar yüzünden kapanan küçük işletmeleri konu ediyordu kabaca, şimdi kendimi biraz arip hissettim, kimbilir Borders yüzünden kaç tane küçük bağımsız kitapçı kapanmıştır. İşte "her imparatorluğun bir sonu vardır" önermesinin bir kanıtı daha).

24 Temmuz 2011 Pazar

Hello! Benicassim...

3. Geleneksel Erkekler gezimizin bu seneki durağı Barselona - Benicassim oldu. Çocuklarla (demirbaşlar Mert, Midget, Erman ve bu seneki organizasyonumuzu şereflendiren Hakan) geçen seneki organizasyonumuzun lokasyonu Amsterdam'da kararlaştırdığımız ve 2010 Aralık'ında çoktan uçak bileti, konser bileti ve otel rezervasyonlarımızı yaptığımız bu geziyle artık her yıl bir tema seçerek gerçekleştirdiğimiz bu oganizasyonlarda ustalaşmaya başladığımızı rahatlıkla söyleyebilirim.

Avrupa'nın en önemli Rock festivallerinden birisi olan ve Valencia yakınlarındaki Benicassim'de gerçekleştirilen Fiberfib festivali denizi, güneşi ve iyi müziği bünyesinden barındıran yapısıyla birçok açıdan çok çekici. Gerçi artık 35 yaşına gelmiş bizler için kendimizi yaşlı hissetmemize neden olan genç kitlesi nedeniyle artık caz festivalleri, kültür gezileri gibi yönlere mi odaklansak diye düşündüysek de şevkimizi kırmadık ve 2012'de hedefi Budapeşte'deki Sziget Festivali olarak belirledik.

Gezimizin il 3 gününü geçirdiğimiz Barselona'dan kısaca bahsedersem, güzel bir şehir ama mimarisi dışında çok da etkilendiğimi söyleyemeyeceğim. Evet yeşil, evet denizi günlük yaşamın bir parçası, evet gördüğüm en güzel mimari eserlerin bir kısmı burada, evet kızları çok güzel (ama bunun ne kadarı lokal, ne kadarı turist emin olamadık), evet iyi paella ve tapas muhabbetleri yapılıyor ama yine de vaaayy diyemedim. Belki de ben yeterince heyecanlı birisi değilim, bilemiyorum. Benim için bu gezinin hatırlanacak tarafları Gaudi'nin eserlerini görmek, güzel yemekler yemek, bol bol sangria içmek, Erman'ın unutulmaz rövaşatası, yaptığımız uzuuun yürüyüşler olacak. Bir de Gaudi'nin Casa Batllo'sundaki caz akşamı yaparak müzik dolu gecelere farklı da olsa bir başlangıç yaptık.

Barselona'dan Hakan'ı İstanbul'a geri yolladıktan sonra tayfanın geri kalanıyla hemen bir araba kiraladık ve yaklaşık 3 saatlik mesafedeki Benicassim'e yollandık. Hemen o akşam önce Killers'ın solisti Brandon Flowers ve sonra da The Strokes ile kulaklarımızın paslarını sildik (arada çıkan, adını çok duyduğum ama bir türlü dinleme şansı bulamadığım Elbow tam bir hayal kırıklığıydı benim için). The Strokes'dan yeterince zevk almamı engelleyen vıdı vıdı konuşan ve bir türlü yerinde durmayıp sağa sola gezinip duran sarhoş ingilizlere bol bol giydirdiğim bu günü takip eden günde festivalin benim için en heyecan verici ismi olan Arctic Monkeys sahne aldı. Öncesinde Mumford & Sons 'ın seyirciyi ısıttığı bu gece benim için en unutulmaz müzik akşamlarından birisi olacak. Henüz 25 yaşında olan grup elemanlarının sahneyi dolduruşu, müziklerinin kalitesini canlı performansda da yansıtmaları, sadece şarkı söylerken değil sustukları anlarda da seyirciyi coşturmaları inanılmazdı.

Festivalin son gecesinde ise artık 6 günlük yorucu gezinin getirdiği bitkinlikle çimenlerde yatarak dinlenen Portishead ve 01.15'te sahneye çıkan, geçen sene Rock Werchter'de izleme şansı bulduğumuz Arcade Fire ile müzikle dolu gecelere bir süreliğine son verdik.

Bu kadar yüzeysel bir yazı için özür dilerim ama yoğunluktan bloga yeterince zaman ayıramıyorum ne yazık ki. Fiberfib için kısaca birkaç not daha girecek olursam,
- festival katılımcılarının yüzde 80'inini İngilizler oluşturuyor (British demek daha uygun olur)
- festival mekanı deniz kenarına yürüyerek 10 dakika mesafede. Gerçi biz kamp alanında değil, merkezde bir otelde kaldık.
- Headlinerlar 00.45 - 01.15 aralığında çıkıyor, sabahın 3'ünde bile gruplar sahne alıyor. Cuma gecesi Strokes konseri sonrasında sabahın ikibuçuğunda koskoca alanı terkeden bir biz vardık gibi hissettik diyebilirim.
- Benicassim'in denizi temiz ama dalgalı. Koskoca sahilleri var ve gördüğüm en güzel, temiz hatta ipek gibi kumlara sahip.
- Mert'in İngiltere Kraliçesi ile tanıştığı zaman için hazırladığı konuşma ve "How's Arthur?" sorusunu bir ara görmelisiniz.
- Son olarak da az kalsın Midget'i Benicassim sahillerinde boğacak olan Erman'a son anda vazgeçtiği ve Midget'ı bize bağışladığı için teşekkür ediyoruz.

Tembellikten yeni bir yazı yazamayacağım için burada kısaca bahsetmek istediğim bir müzik etkinliği daha var. İspanya'dan döndükten sonraki akşam bu sefer İstanbul Caz Festivali kapsamında Açıkhava Tiyatrosu'nda Paul Simon'ı izlemek için yoldaydık. Kaderin bir cilvesi, pazar gecesi Arcade Fire sonrası mekandan ayrılıp gece 2.30'da arabamıza doğru yürürken DJ alanından Paul Simon'ın Call me Al 'i çalıyordu ve biz daha o andan Salı günü yaşayacaığımız akşam için heyecanlanmaya başlamıştık. Artık iyice yaşlanan Simon'dan güzel bir konser bekliyorduk ama bu kadar başarılı bir performans hiç ama hiç öngörmüyorduk. 2 saatlik konser, mükemmel seyircinin de sayesinde harika geçti ve güzel bir İstanbul yaz akşamında güzel bir konserle şimdilik bu yazın planlı son konserini tamamladık. Aynı hafta içerisinde Arctic Monkeys ve Paul Simon gibi iki farklı çizgiden, iki farklı kuşaktan, iki farklı ortamda iki mükemmel performans izlemek çok tatmin ediciydi. Darısı önümüzdeki günlerin, yılların başına. Hep beraber...

30 Nisan 2011 Cumartesi

Palaniuk'tan iddiali bir roman : Olum Pornosu

Favori yazarim Chuck Palahniuk'un Turkceye cevrilen, benimse gecen sene yine dayanamayip Amerika'dan aldigim ama bir turlu okumaya firsat bulamadigim Olum Pornosu ya da orjinal adiyla Snuff'i kitapcilara cikar cikmaz heyecanla aldim ve hizla okudum. Yine konuya ditekt girecek olursam Palahniuk'un vasat eserlerinden birisi olmus. Kabul, tam onun cesaret edebilecegi ve korkmadan, cekinmeden yazabilecegi bir konu cevresinde onun imzasini hissedebileceginiz, alamet-i farikalarini gozlemleyebileceginiz bir roman ama daha onceki eserleriyle karsilastirinca daha dar bir cercevede ve en azindan kendi adima sonraki adimlari tahmin edilebilir bir calisma olmus.

Yine de, sozkonusu yazar Chuck Palahniuk olunca benim mutlaka okumalisiniz dememi herhalde artik yadirgamazsaniz yukaridaki nispeten olumsuz gorunebilecek goruslerden sonra. Palahniuk her zamanki gibi oncesinde ciddi bir arastirmaya girmis ve kitap boyunca sizi anekdotlarla doyuruyor. Konu kisaca, porno endustrisindeki son isini 600 erkekle birlikte oldugu bir film cekerek tamamlamak isteyen Cassie Wright adli porno film yildizi ve filmde siralarinin kendilerine gelmesini bekleyen 3 kisi ve asistan kizin agzindan anlatilan bir hikaye denebilir.

Porno kulturu hakkinda da bircok bilgi iceren bu romanla ilgili son olarak benden bir duzeltme : Turkce ceviride "yaglamaci" diye bence talihsiz bir sekilde cevrilen terim icin aslinda harika bir turkce karsilik vardir, "kiyakci". Simdi size ne oldugunu soylemeyeyim ama internette kisaca bir arastirirsaniz (eksisozlukte de bulabilirsiniz tahminen) nasil bir meslek grubundan bahsettigimi anlayabilir ve mevcut islerinizi daha da takdir etmenizi saglarsiniz.

Tom Robbins'den bir çocuk kitabı, "B, Bira"

Bu aralar çok şanslıyım, favori yazarlarımın kitapları ardarda Türkçeye çevriliyor. Chuck'tan sonra şimdi de Tom Robbins'den sürpriz olarak adlandırılabilecek bir kitap Türkçe yayınlandı, "B, Bira."

Kitabın arka kapağındaki tanıtım yazısında geçen "çocuklar için yetişkin kitabı, yetişkinler için çocuk kitabı" bu kısa roman için çok doğru bir değerlendirme olmuş. Robbins milyonlarca insanın en favori içkisi olan bira hakkında çocuklara yönelik bir dille ve tarzla ama yetişkinlerin de zevk alacağı bir yazı denemesi yapmış ve onu tanıyan herkesin tahmin edebileceği gibi çok başarılı olmuş. Bu yaklaşık 100 sayfalık kitap küçük bir kız çocuğunu odağına alarak biranın yapılış hikayesini anlatıyor ve aynı zamanda her Robbins kitabında olduğu gibi olağandışı bir yan hikayeyi de bünyesinde barındırıyor, küçük Gracie'ye biranın hikayesini anlatan bir Bira Perisi.

Bu kısa kitabı okumakla kazanacağınız şeyler şunlar, eğer hala bilmiyorsanız (veya Amsterdam'daki Heieneken müzesine hiç gitmediyseniz) biranın üretim aşamalarını öğrenebilirsiniz; çocukken algılarımızın ne kadar açık ve hayalgücümüzün ne kadar geniş olduğunu hatırlayabilir ve şu anda dönüştüğünüz günlük hayatın anlamsız kaygılarına fazlasıyla önem veren kişiliğe üzülebilir, "anarşi"nin aslında her zaman o kadar da kötü bir şey olmadığı ve derinlerde bir yerde anarşist bir ruh barındırmanın önemini anımsayabilir ve son olarak da ayakkabılarınızı biraz daha gevşek bağlamanın ruh halinizi de rahatlatacağını öğrenebilirsiniz.

Bence Efes Pilsen'in veya Miller'ın sponsor oldukları festivallerde eşantiyon olarak dağıtmayı düşünürlerse şık bir düşünce olacak bu kitap hakkında kapanış olarak, Robbins'in beni çok rahatsız eden bir gözlemini aktarayım, "alışveriş merkezine her gittiğimizde ruhumuzdan bir parça kaybederiz". Bir baba olarak beni korkutan bir uyarı bu, umarım gerekli önlemleri alacak gücüm olur.