Yine soyleyecegimi en bastan soyleyeyim : cok buyuk olmasa da umutlu beklentilerle aldigim son aylarin "populer" romani İsvecli yazar Stieg Larsson'un Ejderha Dovmeli Kiz'i beni hayal kirikligina ugratti diyebilirim. Her turden kitap okumayi seven birisi olarak araya kolay-okunur, rahat-tuketilir kitaplar koymaya dikkat ederim ve zekice yazilmis, kurgulanmis polisiyeler her zaman favori janrlarimdandir. Bu kitaba biraz da o nedenle yaklastim.
Rahat okundugunu ve akici oldugunu soylemeliyim ama gerek kurgusu gerekse hikayesi oyle ahim sahim bir yaraticiliga sahip degil. Kitap veya yazari hakkinda neredeyse hicbir yan bilgiye sahip degilim ama kitabin arkasindaki yazarin tanitim yazisindan anladigim kadariyla artik aramizda olmayan Larsson İsvec'te taninan ve saygi duyulan bir gazeteciymis. Kitabi okurken icimde olusan his, bu iyi gazetecinin icinde polisiye bir roman yazma istegi duydugu, etraftaki iyi orneklerden etkilendigi ve belki de deneysel olarak basladogi calismasi hosuna gidince devam ettirdigi. Kitabin ana hikayesinde paralel olarak gazetecilik ve seri cinayetler olmasi iyi bildigi bir alandan cok da uzaklasmadan bir seyler yapma istegini ortaya koyuyor.
Hikayenin iki ana karakteri Mikael ve Lisbeth iyi cizilmis karakterler ama asil hikayenin yavanligini gideremiyorlar. Kitabin tam olarak ne zaman yazildigini blmiyorum ama 2000'li yillarin basi gibi oldugunu tahmin ediyorum ve nedense icimde Larsson'un Jean-Christophe Grange'in romanlarindan etkilendigi ve benzer calismalar ortaya koymaya calistigini hissediyorum.
Millenium uclemesi olarak adlandirilan bir serinin ilk halkasini olusturan Ejderha Dovmeli Kiz'i Atesle Oynayan Kiz takip ediyor. Acikcasi bu iki kitabi ayni anda satin almamis olsaydim, seriyi okumaya devam eder miydim bilmiyorum ama simdi de oyle aceleci olmayacagim, araya birkac kitap sokarim. Yillik idefix alisverisimi yapip beni 1 sene goturecek kadar kitabi depoladim, hetecanla okumayi bekledigim kitaplar var elimde, size onumuzdeki aylarda guzel kitap onerileri yapmayi umuyorum... simdiki hedef Nick Hornby'den bir denemeler derlemesi, Shakespeare Para icin Yazdi.
Edit : 4 Ocak 2011... New Yorker derigisinde Stieg Larsson fenomeniyle ilgili guzel bir makale gordum ve yukarida tarif etmeye calistigim hislerimin edebiyatcilarca da paylasildigini gordum, okumak isterseniz biraz uzun da olsa yazinin linki...
Sonrasinda da daha kisa olan su yaziyi okuyun, yazarina dikkat (tembellik yapmayin wikipedia'dan aratin kim oldugunu).
24 Aralık 2010 Cuma
11 Aralık 2010 Cumartesi
Yeni bir keşif
Çok uzun zamandan beri müzik dünyasında yer alan bir ismi daha yeni keşfetmiş bulunuyorum, Jonathan Richman. 70'li yıllardan beri müzik yapan Richman'a ait youtube videolarını izlediğinizde çok eğlenceli birisiyle karşı karşıya olduğunu anlıyoruz. Umarım müzik hayatını noktalamadan bir yerlerde izleme şansımız olur.
Size birkaç şarkısının ismi, internetten bulun, dinleyin, izleyin. Umarım beğenirsiniz...
- I was dancing in a lesbian bar
- My baby loves loves loves me
- Cosi veloce
- In che mondo viviamo
- Egyptian Reggae
Not : son bir naekdot daha, Farrelly kardeslerin yonettigi ve Cameron Diaz, Ben Stiller, Matt Dillon'in basrollerinde oynadigi "There's Something About Mary"i izlediyseniz arada gitarıyla çıkıp şarkı söyleyen karakteri hatırlıyorsanız Richman'la sizin de yolunuz bir yerlerde kesişmiş demektir.
Size birkaç şarkısının ismi, internetten bulun, dinleyin, izleyin. Umarım beğenirsiniz...
- I was dancing in a lesbian bar
- My baby loves loves loves me
- Cosi veloce
- In che mondo viviamo
- Egyptian Reggae
Not : son bir naekdot daha, Farrelly kardeslerin yonettigi ve Cameron Diaz, Ben Stiller, Matt Dillon'in basrollerinde oynadigi "There's Something About Mary"i izlediyseniz arada gitarıyla çıkıp şarkı söyleyen karakteri hatırlıyorsanız Richman'la sizin de yolunuz bir yerlerde kesişmiş demektir.
24 Ağustos 2010 Salı
Bu sefer de müzik üzerine doyumsuz bir kitap : Nick Hornby'den "31 Şarkı"
Geniş kitlelere başrolünde Hugh Grant'in oynadığı "About A Boy" adlı filmin uyarlandığı kitabın yazarı olarak ulaşan ama benim gibi birçok sinema ve kitapseverin ondan çok daha önce "High Fidelity" (kitabı çok anlamlı bir şekilde Yüksek Sadakat olarak Türkçeye çevrilirken, filmi ise Sensiz Olmaz gibi sıradan bir çeviriyle salonlara gelmişti) adlı kitap ve kitap kadar olmasa da yine de rahatlıkla iyi bir uyarlama olarak adlandırabileceğimiz filmle keşfetmiş olduğu Nick Hornby'nin Türkçeye son çevrilen eseri "31 Şarkı"yı bir çırpıda bitirdim.
Yaklaşık 110 sayfalık kitabın ingilizcesini aslında yıllar önce okumuştum ama açıkçası aklımda ciddi bir yer bırakmamış anlaşılan. Betül Kadıoğlu'nun başarılı çevirisi ile okuduğum Türkçesi ise çok zevkli, eğlenceli, ilham verici, tatmin edici ve rahatlatıcıydı. Rahatlatıcıydı çünkü Hornby müziği müzik olduğu için seven, klasik müzik veya caz müzikten hoşlanmadığını açık açık nedenleriyle söyleyen, pop müziğin her türünün hayranı, kendiyle barışık bir müziksever. Bu kitapta da çok sevdiği 31 şarkıyı yazmış ama ne yazılar. Müzik üzerine bu kadar güzel yazıları kolay kolay hiçbir yerde bulamazsınız. Hornby'nin kitabında hangi şarkıların olduğundan bahsetmeyeceğim çünkü bu bence önemsiz bir ayrıntı. Kendi deyimiyle her fırsatta pop müzik dinleyen bu denli entelektüel birisinin müziğin hayatındaki anlamı konusunda ne söyledğini mutlaka okumalısınız. Blog yazıları tadında okuyabileceğiniz "31 Şarkı"dan kesinlikle çok memnun kalacağınıza eminim.
Not : Okumadıysanız (ya da izlemediyseniz) High Fidelity'i de şiddetle öneririm.
Yaklaşık 110 sayfalık kitabın ingilizcesini aslında yıllar önce okumuştum ama açıkçası aklımda ciddi bir yer bırakmamış anlaşılan. Betül Kadıoğlu'nun başarılı çevirisi ile okuduğum Türkçesi ise çok zevkli, eğlenceli, ilham verici, tatmin edici ve rahatlatıcıydı. Rahatlatıcıydı çünkü Hornby müziği müzik olduğu için seven, klasik müzik veya caz müzikten hoşlanmadığını açık açık nedenleriyle söyleyen, pop müziğin her türünün hayranı, kendiyle barışık bir müziksever. Bu kitapta da çok sevdiği 31 şarkıyı yazmış ama ne yazılar. Müzik üzerine bu kadar güzel yazıları kolay kolay hiçbir yerde bulamazsınız. Hornby'nin kitabında hangi şarkıların olduğundan bahsetmeyeceğim çünkü bu bence önemsiz bir ayrıntı. Kendi deyimiyle her fırsatta pop müzik dinleyen bu denli entelektüel birisinin müziğin hayatındaki anlamı konusunda ne söyledğini mutlaka okumalısınız. Blog yazıları tadında okuyabileceğiniz "31 Şarkı"dan kesinlikle çok memnun kalacağınıza eminim.
Not : Okumadıysanız (ya da izlemediyseniz) High Fidelity'i de şiddetle öneririm.
21 Ağustos 2010 Cumartesi
Doyumsuz bir entelektüel sohbet : Kitaplardan Kurtulabileceğinizi Sanmayın !
Can Yayınları'nın yeni serisi "Kırkmerak" kapsamında yayınlanan "Kitaplardan Kurtulabileceğinizi Sanmayın" Jean-Philippe de Tonnac yönetiminde ünlü Fransız sinemacı Jean-Claude Carrière ve kapağında adını gördüğüm için kitabı hiç düşünmeden almamı sağlayan Umberto Eco ile yapılan bir söyleşinin yazıya dökülmüş hali. Adından da anlaşılabileceği üzerine söyleşinin ana konusu kitaplar. Kitap derken sadece (veya çoğunlukla) edebiyattan bahsetmediğini bir nesne (ya da söyleşideki tabiriyle "maddi ortam") olarak kitaptan bahsettiğini belirteyim hemen. Başlangıçtan bu yana yazılı eserlerin gelişiminden, teknolojiden nasıl etkilendiğinden (ya da etkilenip etkilenmediğinden), değişik kültürlerin kitaplarla olan ilişkisinden, tarih boyunca yapılan sansürleme girişimlerinden bahsediyor bu iki kültürlü adam.
Ağır bir konudan bahsediyor gibi görünse de çok güzei yönetilmiş ve yağ gibi akan bir söyleşi olmuş, okuması da bir o kadar rahat ve keyifli. Birçok anekdotla süslenen kitapta çok ilginç şeyler keşfedeceğinize eminim. Eco'yu takip edenlerin onun gerek romanlarında gerekse denemelerinde kitaplarla olan ilişkisini bilenler (ki söyleşide bol bol lafı geçecek) bu kitaptan çok hoşlanacaktır.
Çok ilginç tespitlerin paylaşıldığı söyleşide özellikle ilgimi çeken bir iki tanesi şöyle : kitap okumanın, sadece okunan kitabın içeriği ile ilgili olmadığı, kitap okuma olgusunun kendisine olan düşkünlük ile de çok yakından bağlı olduğu; günümüzdeki haliyle "kitap"ın kendisinin tüm teknolojik gelişmelere karşı koyarak gelecek nesillere kalacağı (aynı yüzyıllardır neredeyse hiç değişmeyen tekerlek ve bisiklette olduğu gibi) gibi...
Eğer kitap okumayı, okumaya olan düşkünlüğünüzden gerçekleştirenlerdenseniz bu kitabı mutlaka okuyun diyorum ve sonsöz olarak söyleşinin derin anlarından birini aktarıyorum : "Okumayı öğrenmekle neyi kaybettik? Tarihöncesindeki insanlar ya da yazısı olmayan halklar, hangi bilme biçimlerine sahiptiler ki biz bunlari geriye dönüşü olmayacak şekilde kaybettik? Bütün derin sorular gibi, cevabı olmayan bir soru."
Ağır bir konudan bahsediyor gibi görünse de çok güzei yönetilmiş ve yağ gibi akan bir söyleşi olmuş, okuması da bir o kadar rahat ve keyifli. Birçok anekdotla süslenen kitapta çok ilginç şeyler keşfedeceğinize eminim. Eco'yu takip edenlerin onun gerek romanlarında gerekse denemelerinde kitaplarla olan ilişkisini bilenler (ki söyleşide bol bol lafı geçecek) bu kitaptan çok hoşlanacaktır.
Çok ilginç tespitlerin paylaşıldığı söyleşide özellikle ilgimi çeken bir iki tanesi şöyle : kitap okumanın, sadece okunan kitabın içeriği ile ilgili olmadığı, kitap okuma olgusunun kendisine olan düşkünlük ile de çok yakından bağlı olduğu; günümüzdeki haliyle "kitap"ın kendisinin tüm teknolojik gelişmelere karşı koyarak gelecek nesillere kalacağı (aynı yüzyıllardır neredeyse hiç değişmeyen tekerlek ve bisiklette olduğu gibi) gibi...
Eğer kitap okumayı, okumaya olan düşkünlüğünüzden gerçekleştirenlerdenseniz bu kitabı mutlaka okuyun diyorum ve sonsöz olarak söyleşinin derin anlarından birini aktarıyorum : "Okumayı öğrenmekle neyi kaybettik? Tarihöncesindeki insanlar ya da yazısı olmayan halklar, hangi bilme biçimlerine sahiptiler ki biz bunlari geriye dönüşü olmayacak şekilde kaybettik? Bütün derin sorular gibi, cevabı olmayan bir soru."
12 Ağustos 2010 Perşembe
Şurdan burdan : Rock Werchter, Avignon ve Kıvılcım Anı
Birkaç haftadır hakkında yazmak istediğim ama zaman yokluğundan bir türlü yazamadığım konuları, baktım ki sıcaklıklarını kaybediyorlar ve böyle giderse hiçbir zaman yazamayacağım, kısa başlıklar halinde tek bir yazı altında toplmaya karar verdim.
- 2010 yılının geleneksel etkinliği : Amsterdam ve Rock Werchter Festivali. Bizim çocuklarla geçen sene Berlin Maratonu ile başlattığımız her sene "bir tema, bir şehir" gezisinin ikincisini geçtiğimiz Temmuz başında gerçekleştirdik. Bu seneki başlığımızı bir Rock festivali olarak belirlemiş ve seçenekler arasından geek zama gerekse line-up açısından en uygununun Brüksel yakınlarındaki Rock Werchter'de karar kılmıştık. Birtakım nedenlerle bu organizasyonu zamanında yapamayınca etkinliğin tüm biletleri tükendi ve bizde 4 gün sürecek bu festivalin sadece son gününe gidip kapıda bilet bulmaya odaklanıp gezimizi bir miktar modifiye ettik ve ilk 3 günü Amsterdam'da geçirdik. Her erkeğin hayali olan bir-grup-erkek-arkadaşla-Amsterdama-gitmek fantezimizi de böylece aradan çıkardık. Amsterdam'da yazın bir farklı olduğunu gördük, Dünya Kupası heyecanını (biz oradayken çeyrek finalde Brezilyayı yendiler) yaşadık, gezdik, dolaştık, geyik yaptık, çok eğlendik.
Gezinin son gününde trenle Brüksel'e geçtik ve son anda konsere gelmekten vazgeçen Erman ve Mert'i bisikletle şehir turuna çıkarken bırakıp Midget ile festival alanına yollandık. Önce Brüksel'den Leuven'e yaklaşık 40 dakikalık bir tren yolculuğu (konser biletleri olanlara tren bedavaydı, çok hoş bir organizasyon hareketi bence), sonra Leuven'den festival alanına 15 dakikalık bir otobüs (ücretsiz) yolculuğu ve sonrasında da yayan olarak 10 dakikalık bir yürüyüşle sonunda mekana vardık. Organizatörler yine çok hoş bir girişimde bulunarak, karaborsayı engellemek ve edebiyle elindeki bileti satmak isteyenle, konsere bilet arayanı buluşturmak amacıyla bir masa kurmuşlar ve hiçbir komisyon almaksızın biletlerin orjinal fiyatlarıyla el değiştirmeleri için hareket etmiler. Bizde bu sırada yaklaşık 3 saat bekleyerek (Alice In Chains'i bu sıradayken dinledik, bayağı iyilerdi) sonunda biletlerimize kavuştuk. 76'şar Euro vererek 2 adet biletimizle etkinlik alanına girdikten kısa bir süre son zamanların en "süpergrup"larından Them Crooked Vultures ile etkinliğe hemen ısındık, ardından Radyo Eksen'de birçok şarkısını dinlediğim ama pek tanımadığım Arcade Fire'ın muhteşem canlı performansıyla yeni bir keşifte bulunmuş olmanın keyfini yaşadık ve gecenin sonunda asıl beklediğimiz Pearl Jam'ın dudak uçuklatan performansıyla geceyi tamamladık. Eddie Veder'in vokalinin ne kadar iyi olduğunu canlı görmek çok etkileyiciydi, sesini bir enstrüman gibi kullanan bu güzel abimizi de canlı izlemiş olmaktan mutluluk duyduğumuz insanlar listesine ekleyip geceyi noktaladık.
Etkinlikten kısaca bahsedersek, ulaşım gidişte kolaydı, konser alanına giriş çıkış çok rahattı, tuvaletler başarısızdı, büyük tuvaletim gelmediği için kendimi şanslı saydım, yemek mekanları çoktu, çeşitliydi ve erişim kolaydı. Alandaki yine hoş aksiyonlardan birisi çevre temizliği ile alakalıydı, içkilerin içinde satıldığı plastik bardaklardan 20 tanesini yerden toplayıp toplama alanlarına götürenlere bir adet içki bedava veriliyordu. Etrafta bir içki daha alabilmek için dört dönen onlarca insanı görmek eğlenceliydi. Etkinlikle ilgili en önemli sorunumuz dönüş yolculuğu oldu. Normal olarak dönüşte de önce bir miktar yürüdük, sonra otobüslere binip tren istasyonunun olduğu Leuven'e geldik ama orada takıldık; çünkü etkinliğin bittiği saatte trenler yoktu, şehre trenle gitmek için sabahı beklemek gerekiyordu, oradaki görevlilere o kadar insanın ne yaptığını sormak biraz saçma da olsa, asıl olayın kendi saçmalığı yanında bizim sorumuz hafif kalıyordu. Ne yapsak diye düşünürken bilet sırasında tanıştığımız bir grup Amerikalıyla tekrar rast geldik de, 75 Euro tutan taksi yolculuğunu paylaşmak suretiyle geceyi yine de iyi bir şekilde kapatmayı başardık.
- 11 yıl aradan sonra bir hayalim gerçek oldu, Avignon Tyatro Festivali. Hayatımdaki ilk yurtdışı tecrübem olan 1999 Temmuz'undaki Avignon gezisi (o zamanlar gittiğim Fransız Kültür Merkezi'ndeki çok sevgili hocam Ayşe Başkut Garcin ve eşi Eric Garcin'e çok şey borçluyum) ömrümün en güzel 10 günlük zaman dilimlerinden birisini oluşturur. Bodrum tarzı küçük ve sevimli bir kasabada yaklaşık 25 günde 500 civarında oyun sahnelendiğini düşünün, tüm kasabanın tiyatroyla yatıp kalktığını hayal edin; hayal edin ama inanın daha fazlası var, gidip görülmesi gereken bir yer ve mutlaka yaşanması gereken bir tecrübe. Fransızca bilmemek hiç sorun değil, ortamı yaşayın, dans gösterilerine gidin, sokaktaki şovları izleyin.
O günden bu yana her Temmuz aynı duyguyu yaşadım (hatta bir sene grev oldu ve festival yapılmadı da, utanarak da olsa yapılmadığına sevindim) "keşke şimdi ben de orada olsam". Sonunda bu sene Çiler'in bir iş gezisinin zamanlamasının uygunluğunu fırsat bilerek yıllar süren bu hasreti noktaladık ve 2 günlüğüne de olsa Avignon'u tekrar gördüm. Hala 11 yıl önce bıraktığım gibiydi, ortamın coşkusu, hareketliliği, sokaklarda soluduğunuz yüzde yüz sanat havası hiç değişmemişti. Geçen sefer 10 günde sanırım 11 oyun izlemiştim (hala izlediğim en güzel tek kişilik oyun olan "Ildebrando Biribo : un souffle a l'ame" ve tiyatro sanatına çok farklı bakmama neden olan olağanüstü Royal de Luxe ekibinin kukla gösterisi demenin basit kaçacağı sahne şovu unutulmaz listemdedir), bu sefer sadece 2 günümüz olduğundn Çiler'le ortamı yaşamaya ve sokak şovlarının tadını çıkarmaya karar verdik ve harika örneklerle karşılaştık. Tadı damağımızda kalmış olarak ayrılırken artık her sene 2-3 günlüğüne de olsa mutlaka Avignon'a gelmek için kendimize söz verdik.
- Malcolm Gladwell'den bir kitap daha : Kıvılcım Anı (orjinal adıyla Tipping Point). Normalde arka arkaya aynı yazarın kitaplarını okumayı tercih etmem (daha önce bir dönem arka arkaya Ahmet Altan, bir dönem Amin Maalouf, bir dönem Jean Christophe Grange okumuştum da tüm hikayeler biririne karışmıştı) ama Malcolm Gladwell'in kurgusal olmayan kitapları bu yöndeki eğilimimi kırdı. Son okuduğum kitabı "Kıvılcım Anı" anladığım kadarıyla yazarın ününün asıl nedeni olan kitabı. Yine çok çarpıcı gözlemlere yer veren bu kitapta, değişik örneklerle, anekdotlarla, bilimsel araştırmalardan alıntılarla farklı bir perspektiften olaylara bakıyoruz. Genel tabirle "salgın"ların dinamiğini anlamaya çalışan bu çalışma benim çok hoşuma gitti, mutlaka okumanızı öneririm.
- 2010 yılının geleneksel etkinliği : Amsterdam ve Rock Werchter Festivali. Bizim çocuklarla geçen sene Berlin Maratonu ile başlattığımız her sene "bir tema, bir şehir" gezisinin ikincisini geçtiğimiz Temmuz başında gerçekleştirdik. Bu seneki başlığımızı bir Rock festivali olarak belirlemiş ve seçenekler arasından geek zama gerekse line-up açısından en uygununun Brüksel yakınlarındaki Rock Werchter'de karar kılmıştık. Birtakım nedenlerle bu organizasyonu zamanında yapamayınca etkinliğin tüm biletleri tükendi ve bizde 4 gün sürecek bu festivalin sadece son gününe gidip kapıda bilet bulmaya odaklanıp gezimizi bir miktar modifiye ettik ve ilk 3 günü Amsterdam'da geçirdik. Her erkeğin hayali olan bir-grup-erkek-arkadaşla-Amsterdama-gitmek fantezimizi de böylece aradan çıkardık. Amsterdam'da yazın bir farklı olduğunu gördük, Dünya Kupası heyecanını (biz oradayken çeyrek finalde Brezilyayı yendiler) yaşadık, gezdik, dolaştık, geyik yaptık, çok eğlendik.
Gezinin son gününde trenle Brüksel'e geçtik ve son anda konsere gelmekten vazgeçen Erman ve Mert'i bisikletle şehir turuna çıkarken bırakıp Midget ile festival alanına yollandık. Önce Brüksel'den Leuven'e yaklaşık 40 dakikalık bir tren yolculuğu (konser biletleri olanlara tren bedavaydı, çok hoş bir organizasyon hareketi bence), sonra Leuven'den festival alanına 15 dakikalık bir otobüs (ücretsiz) yolculuğu ve sonrasında da yayan olarak 10 dakikalık bir yürüyüşle sonunda mekana vardık. Organizatörler yine çok hoş bir girişimde bulunarak, karaborsayı engellemek ve edebiyle elindeki bileti satmak isteyenle, konsere bilet arayanı buluşturmak amacıyla bir masa kurmuşlar ve hiçbir komisyon almaksızın biletlerin orjinal fiyatlarıyla el değiştirmeleri için hareket etmiler. Bizde bu sırada yaklaşık 3 saat bekleyerek (Alice In Chains'i bu sıradayken dinledik, bayağı iyilerdi) sonunda biletlerimize kavuştuk. 76'şar Euro vererek 2 adet biletimizle etkinlik alanına girdikten kısa bir süre son zamanların en "süpergrup"larından Them Crooked Vultures ile etkinliğe hemen ısındık, ardından Radyo Eksen'de birçok şarkısını dinlediğim ama pek tanımadığım Arcade Fire'ın muhteşem canlı performansıyla yeni bir keşifte bulunmuş olmanın keyfini yaşadık ve gecenin sonunda asıl beklediğimiz Pearl Jam'ın dudak uçuklatan performansıyla geceyi tamamladık. Eddie Veder'in vokalinin ne kadar iyi olduğunu canlı görmek çok etkileyiciydi, sesini bir enstrüman gibi kullanan bu güzel abimizi de canlı izlemiş olmaktan mutluluk duyduğumuz insanlar listesine ekleyip geceyi noktaladık.
Etkinlikten kısaca bahsedersek, ulaşım gidişte kolaydı, konser alanına giriş çıkış çok rahattı, tuvaletler başarısızdı, büyük tuvaletim gelmediği için kendimi şanslı saydım, yemek mekanları çoktu, çeşitliydi ve erişim kolaydı. Alandaki yine hoş aksiyonlardan birisi çevre temizliği ile alakalıydı, içkilerin içinde satıldığı plastik bardaklardan 20 tanesini yerden toplayıp toplama alanlarına götürenlere bir adet içki bedava veriliyordu. Etrafta bir içki daha alabilmek için dört dönen onlarca insanı görmek eğlenceliydi. Etkinlikle ilgili en önemli sorunumuz dönüş yolculuğu oldu. Normal olarak dönüşte de önce bir miktar yürüdük, sonra otobüslere binip tren istasyonunun olduğu Leuven'e geldik ama orada takıldık; çünkü etkinliğin bittiği saatte trenler yoktu, şehre trenle gitmek için sabahı beklemek gerekiyordu, oradaki görevlilere o kadar insanın ne yaptığını sormak biraz saçma da olsa, asıl olayın kendi saçmalığı yanında bizim sorumuz hafif kalıyordu. Ne yapsak diye düşünürken bilet sırasında tanıştığımız bir grup Amerikalıyla tekrar rast geldik de, 75 Euro tutan taksi yolculuğunu paylaşmak suretiyle geceyi yine de iyi bir şekilde kapatmayı başardık.
- 11 yıl aradan sonra bir hayalim gerçek oldu, Avignon Tyatro Festivali. Hayatımdaki ilk yurtdışı tecrübem olan 1999 Temmuz'undaki Avignon gezisi (o zamanlar gittiğim Fransız Kültür Merkezi'ndeki çok sevgili hocam Ayşe Başkut Garcin ve eşi Eric Garcin'e çok şey borçluyum) ömrümün en güzel 10 günlük zaman dilimlerinden birisini oluşturur. Bodrum tarzı küçük ve sevimli bir kasabada yaklaşık 25 günde 500 civarında oyun sahnelendiğini düşünün, tüm kasabanın tiyatroyla yatıp kalktığını hayal edin; hayal edin ama inanın daha fazlası var, gidip görülmesi gereken bir yer ve mutlaka yaşanması gereken bir tecrübe. Fransızca bilmemek hiç sorun değil, ortamı yaşayın, dans gösterilerine gidin, sokaktaki şovları izleyin.
O günden bu yana her Temmuz aynı duyguyu yaşadım (hatta bir sene grev oldu ve festival yapılmadı da, utanarak da olsa yapılmadığına sevindim) "keşke şimdi ben de orada olsam". Sonunda bu sene Çiler'in bir iş gezisinin zamanlamasının uygunluğunu fırsat bilerek yıllar süren bu hasreti noktaladık ve 2 günlüğüne de olsa Avignon'u tekrar gördüm. Hala 11 yıl önce bıraktığım gibiydi, ortamın coşkusu, hareketliliği, sokaklarda soluduğunuz yüzde yüz sanat havası hiç değişmemişti. Geçen sefer 10 günde sanırım 11 oyun izlemiştim (hala izlediğim en güzel tek kişilik oyun olan "Ildebrando Biribo : un souffle a l'ame" ve tiyatro sanatına çok farklı bakmama neden olan olağanüstü Royal de Luxe ekibinin kukla gösterisi demenin basit kaçacağı sahne şovu unutulmaz listemdedir), bu sefer sadece 2 günümüz olduğundn Çiler'le ortamı yaşamaya ve sokak şovlarının tadını çıkarmaya karar verdik ve harika örneklerle karşılaştık. Tadı damağımızda kalmış olarak ayrılırken artık her sene 2-3 günlüğüne de olsa mutlaka Avignon'a gelmek için kendimize söz verdik.
- Malcolm Gladwell'den bir kitap daha : Kıvılcım Anı (orjinal adıyla Tipping Point). Normalde arka arkaya aynı yazarın kitaplarını okumayı tercih etmem (daha önce bir dönem arka arkaya Ahmet Altan, bir dönem Amin Maalouf, bir dönem Jean Christophe Grange okumuştum da tüm hikayeler biririne karışmıştı) ama Malcolm Gladwell'in kurgusal olmayan kitapları bu yöndeki eğilimimi kırdı. Son okuduğum kitabı "Kıvılcım Anı" anladığım kadarıyla yazarın ününün asıl nedeni olan kitabı. Yine çok çarpıcı gözlemlere yer veren bu kitapta, değişik örneklerle, anekdotlarla, bilimsel araştırmalardan alıntılarla farklı bir perspektiften olaylara bakıyoruz. Genel tabirle "salgın"ların dinamiğini anlamaya çalışan bu çalışma benim çok hoşuma gitti, mutlaka okumanızı öneririm.
18 Temmuz 2010 Pazar
Blink
Daha önce başka bir kitabını önerdiğim Malcolm Gladwell'in bir kitabını daha okumayı bitirdim. Bu seferki de özellikle ABD olmak üzere birçok ülkede "Outliers" kadar ün sağlamış olan Blink : The Power of Thinking without Thinking (Türkçe adıyla Düşünmeden Düşünebilmenin Gücü : Göz Açıp Kapayıncaya Dek).
Kısaca Blink olarak adlandıracağım bu kitap yine Outliers gibi bize tamamen farklı bir bakış açısından gündelik hayata bakmamızı sağlıyor. Birçok durumda nedenlendiremediğimiz ama adeta bir altıncı his olarak adlandırdığımız karar mekanizmalarından; bilinçdışı verdiğimiz kararların nelerden etkilenebileceğinden; bazen hür iradeyle aldığımızı düşündüğümüz kararların aslında nasıl da oyuna getirilerek bize dikte ettirildiğinden; en akıllı, kültürlü, bilinçli olanlarımızın bile stereotiplerden nasıl etkilendiğimizden bahsediyor.
Kitap tüm bu ilginç başlıkları günlük hayattan örneklerle, bilim adamları tarafından yapılmış testlerle destekleyerek psikolojik bu tanımların havada kalmasını engelliyor ve kafamızda daha rahat yer almasına olanak sağlıyor. Kitap yapılmış ilgniç deneylerden, özellikle 20. yüzyıldan anekdotlardan oluşuyor. Bruce Springsteen'in 41 Shots (Amerikan Skin) adlı şaheserinin hikayesini, ABD'deki büyük firmaların CEO'larının boy ortalamasını, son zamanlarda en sevdiğim dizilerden olan "Lie to Me"nin çıkış noktasını, Coca-Cola'nın bir ara piyasaya çıkardığı New Coke'un neden başarısız bir girişim olarak kaldığını ve daha birçok şeyi bu kitapta okuyabilirsiniz.
Kitabın özellikle öne çıkardığı bir noktadan bahsederek yazımı bitiriyorum, "ince dilimleme (ya da thin-slicing)". Gladwell hepimizin yaptığı ama uzmanların elinde ciddi bir kabiliyete dönüşen ince dilimleme ile büyük resmin tamamına değil de sadece bir kısmına bakmak suretiyle neyin ne kadar önemli olduğu konusunda saatlerce düşünerek, teoriler üreterek alabileceğimiz kararları anında alabileceğimizi iddia ediyor. İnce dilimlemenin örneklerinden bahsederken pozitif yanlarının yanısıra negatif yanlarından da ve bunun nedenlerinden de bahsediyor.
Gerçekten çok ilginç bir kitap olduğunu düşünüyorum. Psikoloji üzerine bir kitap olarak, iş hayatı konusunda ilginç bilgiler edinmek için veya günlük hayatımızda aldığımız kararların ne kadar bilinçli olup olmadığını anlamak için okuyabilirsiniz. Tavsiye ederim.
Kısaca Blink olarak adlandıracağım bu kitap yine Outliers gibi bize tamamen farklı bir bakış açısından gündelik hayata bakmamızı sağlıyor. Birçok durumda nedenlendiremediğimiz ama adeta bir altıncı his olarak adlandırdığımız karar mekanizmalarından; bilinçdışı verdiğimiz kararların nelerden etkilenebileceğinden; bazen hür iradeyle aldığımızı düşündüğümüz kararların aslında nasıl da oyuna getirilerek bize dikte ettirildiğinden; en akıllı, kültürlü, bilinçli olanlarımızın bile stereotiplerden nasıl etkilendiğimizden bahsediyor.
Kitap tüm bu ilginç başlıkları günlük hayattan örneklerle, bilim adamları tarafından yapılmış testlerle destekleyerek psikolojik bu tanımların havada kalmasını engelliyor ve kafamızda daha rahat yer almasına olanak sağlıyor. Kitap yapılmış ilgniç deneylerden, özellikle 20. yüzyıldan anekdotlardan oluşuyor. Bruce Springsteen'in 41 Shots (Amerikan Skin) adlı şaheserinin hikayesini, ABD'deki büyük firmaların CEO'larının boy ortalamasını, son zamanlarda en sevdiğim dizilerden olan "Lie to Me"nin çıkış noktasını, Coca-Cola'nın bir ara piyasaya çıkardığı New Coke'un neden başarısız bir girişim olarak kaldığını ve daha birçok şeyi bu kitapta okuyabilirsiniz.
Kitabın özellikle öne çıkardığı bir noktadan bahsederek yazımı bitiriyorum, "ince dilimleme (ya da thin-slicing)". Gladwell hepimizin yaptığı ama uzmanların elinde ciddi bir kabiliyete dönüşen ince dilimleme ile büyük resmin tamamına değil de sadece bir kısmına bakmak suretiyle neyin ne kadar önemli olduğu konusunda saatlerce düşünerek, teoriler üreterek alabileceğimiz kararları anında alabileceğimizi iddia ediyor. İnce dilimlemenin örneklerinden bahsederken pozitif yanlarının yanısıra negatif yanlarından da ve bunun nedenlerinden de bahsediyor.
Gerçekten çok ilginç bir kitap olduğunu düşünüyorum. Psikoloji üzerine bir kitap olarak, iş hayatı konusunda ilginç bilgiler edinmek için veya günlük hayatımızda aldığımız kararların ne kadar bilinçli olup olmadığını anlamak için okuyabilirsiniz. Tavsiye ederim.
19 Haziran 2010 Cumartesi
Genç Bir İşadamına
Artık bazı çevrelerce kült statüsüne erişmiş olan ve ilk yayınlandığı 1995 yılından bu yana güncelliğini kaybetmemeyi başaran Emre Yılmaz'ın "Genç Bir İşadamına" denemesini son zamanlarda iş hayatı üzerine daha çok kitap okuma arzusunun son nesnesi haline getirdim.
Hakkında değişik yerlerde yazılar okumuş ve göndermelere rastlamıştım ama zaman geçirmek için girdiğimiz D&R'da raflar arasında gezinirken görünce İlker'in de tavsiyesiyle almaya karar verdim.
Kesinlikle çok ilginç bir kitap. Yazarı henüz 35 yaşındayken tüm işlerini tasfiye edip iş hayatını bırakmış ve bu kitabı yazmış. Şu anda ne yapıyordur ne ediyordur bilmiyorum ama edebiyattan kazandığı parayla geçinmeye çalışmadığına eminim. Tanıtım yazısından anladığım kadarıyla zengin bir aileden geliyor ve büyük ihtimalle de direkt olarak hep üst düzey seviyelerde bulundu, çalıştı. O yüzden 35 yaşında işlerini tasfiye ediyor olması bizim gibi "sıradan" insanlar için çok bir anlam ifade etmeyecektir ancak yine de yazarın gözlemlerinin başarısı ve verdiği derslerin niteliği kesinlikle çok başarılıdır.
Kitabın özellikle ilk 60-70 sayfası çok ilgimi çekti, daha sonra o başlardaki vurucu etkisini kaybettiyse de benim için yine de bir solukta bitirdim ve çok da zevk aldım. Yazar, "genç işadamı"na hitap ederel yazdığı bu denemede, iş hayatında başarılı olmak ama çok başarılı olmak için neler yapması, neler yapmaması gerktiğini anlatıyor. Sonuçta bu yazarın kişisel görüşleri olsa da, yazarın kitap boyunca yaptığı ironik yaklaşım kitabın hem etkisini artırıyor hem de kitabı gerek varoluşsal açıdan okuyanlara gerekse gerçekten "ruhunu sat"maya karar verenlere hizmet etmiş oluyor.
Kitap altı çizilmesi gereken bir çok gözlem içeriyor, ki bunlardan bir tanesini bir süre önce bloga yazmıştım. Yazarın değişik konular üzerine yaptığı zeki gözlemler ve yaklaşımlar çok ilgi çekici, daha ilginç olanı ise kitabın yazılmasından bu yana 15 yıl geçmiş olmasına rağmen güncelliğini hala koruyor olması.
Okuyun derim.
not : Yazarın bir de "Şeytanın Fısıldadıkları" diye bir kitabı varmış, eğer bulabilirsem onu da okunacaklar listesine eklemeyi planlıyorum.
Hakkında değişik yerlerde yazılar okumuş ve göndermelere rastlamıştım ama zaman geçirmek için girdiğimiz D&R'da raflar arasında gezinirken görünce İlker'in de tavsiyesiyle almaya karar verdim.
Kesinlikle çok ilginç bir kitap. Yazarı henüz 35 yaşındayken tüm işlerini tasfiye edip iş hayatını bırakmış ve bu kitabı yazmış. Şu anda ne yapıyordur ne ediyordur bilmiyorum ama edebiyattan kazandığı parayla geçinmeye çalışmadığına eminim. Tanıtım yazısından anladığım kadarıyla zengin bir aileden geliyor ve büyük ihtimalle de direkt olarak hep üst düzey seviyelerde bulundu, çalıştı. O yüzden 35 yaşında işlerini tasfiye ediyor olması bizim gibi "sıradan" insanlar için çok bir anlam ifade etmeyecektir ancak yine de yazarın gözlemlerinin başarısı ve verdiği derslerin niteliği kesinlikle çok başarılıdır.
Kitabın özellikle ilk 60-70 sayfası çok ilgimi çekti, daha sonra o başlardaki vurucu etkisini kaybettiyse de benim için yine de bir solukta bitirdim ve çok da zevk aldım. Yazar, "genç işadamı"na hitap ederel yazdığı bu denemede, iş hayatında başarılı olmak ama çok başarılı olmak için neler yapması, neler yapmaması gerktiğini anlatıyor. Sonuçta bu yazarın kişisel görüşleri olsa da, yazarın kitap boyunca yaptığı ironik yaklaşım kitabın hem etkisini artırıyor hem de kitabı gerek varoluşsal açıdan okuyanlara gerekse gerçekten "ruhunu sat"maya karar verenlere hizmet etmiş oluyor.
Kitap altı çizilmesi gereken bir çok gözlem içeriyor, ki bunlardan bir tanesini bir süre önce bloga yazmıştım. Yazarın değişik konular üzerine yaptığı zeki gözlemler ve yaklaşımlar çok ilgi çekici, daha ilginç olanı ise kitabın yazılmasından bu yana 15 yıl geçmiş olmasına rağmen güncelliğini hala koruyor olması.
Okuyun derim.
not : Yazarın bir de "Şeytanın Fısıldadıkları" diye bir kitabı varmış, eğer bulabilirsem onu da okunacaklar listesine eklemeyi planlıyorum.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)