22 Ağustos 2018 Çarşamba

3 yıl aradan sonra

Bir önceki yazımdan bu yana 3 yıl geçmiş. İlginç bir şekilde ülke nerede bıraktıysak oradan devam ediyor, o yazıda adımları atılan değişiklikler artık hayata geçti. Biz yine buradayız ;)

Bu geri dönüş yazımda yine kolaya kaçıp kitaplardan bahsedeceğim. Son yıllardaki düşüşteki okuma trendime 2017 yılında biraz ara verip güzel bir ritim yakaladıktan sonra 2018'i hem daha çok daha fazla kitapla tamamlayıp hem de kayıt altına almaya karar verdim. 2018 içerisinde bu güne kadar 30 adet kitabı bitirmiş durumdayım, herşey yolunda giderse sene sonuna kadar 40 kitabı rahatça geçmiş olmayı umuyorum.

Bu rakamlara ulaşmamdaki en önemli etkenler, okumayı özlemiş olmak, twitter başta olmak üzere sosyal medyaya harcadığım zamanı mümkün olduğunca azaltmak (facebook veya instagram benim için daha önemsizler ama hala twitterın hayranıyım, sadece daha az giriyorum o kadar), ve tabii ki doğru kitapları seçmiş olmak. Son 2 senedir yaptığım en önemli değişikliklerden birisi de aynı anda 2 hatta 3 kitap okumak. Aynı anda bir fiction (kurgu) bir adet de non-fiction (kurgusal olmayan diye çevrilebilir sanırım ama Türkçe bir karşılığı var mı emin olamadım şu an) okumaya dikkat ediyorum, böylece birisnden sıkılınca diğerine çok rahat bir şekilde geçiyorum ve okumaya harcadığım zamanı istekli bir şekilde yüksek tutabiliyorum, kesinlikle tavsiye ederim.

2018 içerisinde bitirdiğim kitaplardan bazıları,

- Güneş, Ay ve Rolling Stones - Rich Cohen : geçen sene bir gençlik hayalimi gerçekleştirdikten sonra bu kitabın yayınlandığını görünce almıştım, Rolling Stones tarihine kısa ve güzel bir bakış, tavsiye ederim. Okunacaklar listeme Keith Richards'tan "Hayat"ı da eklediğimi belirteyim, kütüphanemde yerini aldı, sırasını bekliyor.

- Moneyball - Michael Lewis : Artık bir terim haline dönüşmüş olan "moneyball" kavramının çıkış kitabı. Belki filmi tanıdık gelecektir. Brad Pitt'in başrolünde oynadığı uyarlama da başarılı idi ama kitabını da kesinlikle okumalısınız. Beyzbol özelinde, kemikleşmiş bazı yöntemleri sorgulayarak daha bilimsel, rakamlara dayalı bir seçim, yönetim sitemi getiren Billy Beane'in hikayesini anlatan bu kitap hem kurgusu hem de akıcı diliyle çok başarılı. Bu yöntemler artık sadece beyzbolda değil tüm spor dallarında kullanılıyor, kullanılmaya çalışılıyor.

- The Undoing Project : Michael Lewis : Son yılların favori kitaplarından birisi olan "Hızlı ve Yavaş Düşünmek"in yazarı Nobel Ekonomi ödüllü Daniel Kahneman'ı birçoğumuz duymuş olabilir ama bu kitap o kitabın arka planında iki İsrailli akademisyen psikologun, popüler tanımıyla "davranışsal ekonomi" kavramını ortaya çıkardığını ve doğru kabul birçok kavranın aaslında nasıl yanlış yorumlandığını anlatıyor. Bunu da Lewis'in yine başarılı dili ve kurgusuyla yapıyor. Amos Tversky ve Daniel Kahneman'ın arkadaşlığının nasıl da kavrayışımızı değiştirdiğini anlatıyor. Kitap daha 2017'de basıldığından henüz Türkçe çevirisi yok, ben Kindle'da okudum, şiddetle tavsiye ederim, hatta hala "Hızlı ve Yavaş Düşünmek"i okumadıysanız önce bu kitabı okumak bir tür giriş olacaktır.

- Dilini ve anlattıklarını beğendiğim bir yazar belirleyip tüm kitaplarını okumanı çok hoşuma gittiğini daha önce de birkaç kez yazmıştım. Yukarıda belirttiğim Michael Lewis bu yazarlardan birisi oldu, aralara farklı kitaplar ekleyerek tüm kitaplarını okumayı hedefliyorum. 2018 içerisinde ondann okuduğum bir diğer kitap yine Kindle üzerinden okuduğum "Flash Boys" oldu, Wall Street'te yaşanan "hız" manyaklığını anlatan bu kitap borsa veya para piyasalarıyla ilginiz olmasa da okumanız gereken ilginç bir hikaye ve yeni dünya düzeninde insanların milisaniye ve mikrosaniyelerle ölçülecek kadar hızlı olmak için neler yapabileceğini anlatıyor.

- Favori yazarlarımdan Kurt Vonnegut'un yazdığı kitap sayısı allahtan çok fazla ve ben hala okumadığım kitaplarını bulabiliyorum. Bu sene içerisinde (şu ana kadar) "Paldır Küldür", "Gece Ana", "Mavi Sakal" romanlarını okudum. Ayrıca üniversitelerde yaptığı mezuniyet konuşmalarından ve radyo programlarından derlenen iki de kısa kitabını, "Daha Ne olsun" ve "Allah senden razı olsun Dr. Kevorkian"ı bitirdim. Her Vonnegut kitabını olduğu gibi bu kitapları da tavsiye ederim tabii ki.

- Okuduğum kitapları tek tek yazmayıp özellikle önereceklerimi belirteyim artık. Fiction olarak, Nick Hornby'den Komik Kız, Neil Gaiman'dan Amerikan Tanrıları Ve Glenn Meade'den Sakkara'nın Kumları. Non-fiction olaraksa Richard Thaler ve Cass Sunstein ikilisinden Dürtme, Matthew Walker'dan Why We Sleep? (aslında bu kitaba ayrı bir yazı yazmak planım var, becerebilirsem), Mirgün Cabas'tan 2001 Eski Türkiye'nin Son Yılı ve Barry Scwartz'dan Neden Çalışırız?.


1 Kasım 2015 Pazar

Anestezi etkisi

Mevcut gundemimize yonelik kisa bir not yazmak istedim. Beni taniyanlar bilir, (belki de fazlasiyla) iyimser birisiyimdir. Onemli bir secim gununu geride biraktigimiz ve kendi sosyal cevrem acisindan hayalkirikligi diye adlandirabilecegim sonuclardan sonra etrafimda daha da buyuyen umutsuzlugu gorunce aklima bu blogda devamli bahsettigim Chuck Palahniuk'tan bir anekdot geldi, anlayana...

"Üniversitedeyken dişeti hastalığı olan insanların fotoğrafları konusunda yorumlar yapmak zorundaydık. Bunlar çürümüş dişetleri ve çarpık çurpuk, lekeli dişlerin fotoğraflarıydı ve insanların bu görüntüleri görmesinin kendi diş bakımlarını nasıl etkileyeceği araştırılıyordu.

Gruplardan birine sadece biraz çürümüş diş etleri gösteriliyordu. İkinci gruba biraz daha fazla çürümüş dişetleri, üçüncü gruba ise diş etlerinin çekildiği, yumuşadığı ve kanadığı, dişlerin kahverengi ya da eksik olduğu korkunç, kararmış ağızlar.

İlk çalışma grubundaki insanlar diş bakımlarını her zamanki gibi sürdürdüler. İkinci gruptakiler dişlerini biraz daha fazla fırçalayıp, ağızlarını daha fazla çalkaladılar. Üçüncü gruptakiler ise pes etti. Dişlerini fırçalamayı ağızlarını çalkalamayı bırakıp, dişlerinin kararmasını beklemeye başladılar.

Bu çalışmada buna "anestezi" etkisi denmişti.

Sorun çok büyükse, çok fazla gerçeğe maruz kalıyorsak, kendimizi kaptma eğilimi gösteriyoruz. İstifa ediyoruz. Felaket kaçınılmaz göründüğü için eyleme geçemiyoruz. Kapana kısılıyoruz. Buna "anestezi" deniyor.

İnsanların dişeti hastalıklarıyla bile yüzleşmeye korktuğu bir kültürde insanların bir şeylerle yüzleşmesini nasıl sağlarsınız?"

Enseyi karartmayip onumuze bakalim. Burasi bizim, gidecek bir yerimiz veya kendi adima konusmak gerekirse gitme istegimiz yok.

10 Mart 2013 Pazar

Chuck'tan bir kısa hikaye

En favori yazarlarımdan Chuck Palahniuk'un üretken yazım süreci sadece romanlarla değil kısa öykülerle de devam ediyor. Kısa süre önce yayınladığı kısa hikayesi "Phoenix"i bir türlü kullanmaya alışamadığım Kindle vasıtasıyla Amazon'dan sadece 99 cente satın aldım ve aç kurt gibi okudum.

Bir hevesle yıllar önce aldığım ama biraz hard copy kitap okumanın getirdiği haz biraz da okumam gereken onlarca çevrilmiş kitap varken ingilizce kitap okumayı tercih etmememden dolayı Kindle'ı tam performansıyla ilk kez kullanmış oldum. Kullanmasının ve web üzerinden kitap satın almasının çok kolay olduğunu zaten biliyordum ama hikayeyi okurken çok hoş bir detay gözüme çarptı; Amazon bizim tabirimizle okuyucuların altını çizdiği cümleleri sana göstererek (bu bir opsiyon tabi, istersen kapayabilirsin) insanların nereleri beğendiğini anlamanı sağlıyor, ya da başka bir gözle bakarsak hızla okuyup geçmek yerine dur bir bak düşün diyor.

Chuck bu kısa hikayede iş gezisine çıkmış bir kadının eviyle kurduğu iletişim üzerinden, evlilik, sadakat, tembellik fonlarında gergin bir hikaye ortaya koyuyor, hem de o güzel tarzının örneklerini sunarak. Kesinlikle okuyun derim ama ne tarz formatlarda kitaba erişim olduğunu bilemiyorum, Amazon.com 'u biraz kurcalayın.

Hikayenin en çok altı çizilmiş ve benim de en çok sevdiğim cümle hem iş hem de özel hayatımıza ne kadar da uygun : "Pasif insanlarla ilgili en önemli sorun, sizi harekete geçmeniz için zorlarlar ve sonra da sizden bunun için nefret ederler. Asla affetmezler."

Şimdi sırada yine Kindle üzerinden bu sefer bir diğer favori yazarım Nick Hornby'nin bir hikayesini okumak var. Bu iş hoşuma gitti.

9 Mart 2013 Cumartesi

Eco'dan çok kişisel bir roman

Uzun süredir bir tür okumaya fırsat bulamadığım (aslında çıkar çıkmaz Amerika'dan hard cover'ını almıştım ama bir türlü okumaya başlayamamıştım, her zaman olduğu gibi ben okuyana kadar da Türkçeye çevrilmişti) Umberto Eco'nun "Kraliçe Loana'nın Gizemli Alevi"ni uzun bir okuma serüveninin ardından bitirebildim. Başlıkta da belirttiğim gibi kişisel bir roman olan Kraliçe Loana yazarın diğer romanlarından farklı bir yapıya sahip. Otobiyografik olduğunu rahatlıkla tahmin edebileceğimiz bir çok noktayla süslenmiş bu kitabı okuması bence biraz sıkıcı da olsa Eco'nun o zekice gözlemlerini, yorumlarını ve diyaloglarını okumanın hazzı kitabı sonuna kadar rahatlıkla ulaştırıyor.

Roman hafızasını kaybetmiş 60 yaşlarında bir sahafı anlatıyor. Kim olduğunu, eşini, çocuklarını, geçmişini hatırlayamayan bu adam özel hayatına dair olmayan herşeyi, kitapları, tarihsel olayları vs. rahatlıkla hatırlayabiliyor. Eco bu adam özelinde hafızaya, benliğe çok ilginç gözlemler sunuyor ve sonrasında da adamın çocukluğunu hatırlama çabalarına odaklanıp 2. Dünya Savaşı döneminde İtalya'nın kırsalındaki faşist Mussolini (Duçe) diktasını anlatıyor. İktidara sahip olanların (ki bunun sadece faşistlere ait bir özellik olmadığını hepimiz iyi biliyoruz) medyayı, basılı yayınları (çocuk kitapları da dahil olmak üzere) nasıl kullandığını birinci elden görüyor, bir çocuğun saf gözünden televizyon öncesi o dönemin bilgiye aç insanlar için radyo, kitap ve dergilerin önemini anlıyoruz. Romanı okurken beni hem en çok şaşırtan hem de bir o kadar garip bir mutlu eden konu Eco'nun 40'lı yıllarda yaşadığı çocuklukla benim 80'li yıllarda yaşadığım çocukluk arasında ciddi bir fark olmamasıydı. Eco'nun anlattığı sokak oyunları, okuduğu kitaplar, özellikle çizgi romanlar hep benim de oynadığım oyunlar, okuduğum kitaplar ve çizgi romanlardı (ana hatlarıyla diyelim en azından). Kabaca 1900'lu yılların başıyla sonu arasındaki farkın az olması çok ilgi çekici. Ama şimdi öyle mi, Meriç'in çocukluğunun benim çocukluğumla alakası yok, bir çok açıdan daha iyi durumda olsa bile bizim yaşadığımız o basitlikleri göremeyecek olması üzücü. Bu yaz en azından parkta misket oynamayı denemeliyiz...

Kraliçe Loana popüler kültüre mümkün olduğunca yer veren nostaljik bir çalışma ve aralarda karşılaşacağınız hayranlık uyandırıcı gözlemlere dikkat edebilirseniz iyi bir okuma olabilir, özellikle kötülük ve Tanrı temalı pasaj harika.

19 Şubat 2013 Salı

Django, D okunmaz

Uzun zamandır dört gözle beklediğim son Tarantino filmi Django, Unchained sonunda sinemalara geldi ve ben de biraz gecikmeyle de olsa izleme şansı yakaladım. Tarantino filmlerinin en temel özelliklerinden bir tanesi, daha fikir aşamasındayken Tarantino tarafından röportajlarda duyurulması. Aklımda bir intikam filmi var deyip yıllar sonra Kill Bill'i, aklımda bir ikinci dünya savaşı var deyip Inglourious Basterds'ı ve son olarak da bir western fikri var deyip Django, Unchained'i çekti. Sinemaseverler uzun bir süredir b filmi bekliyordu yani.

Bir Tarantino hayranı olarak ve en çok etkilendiği isimlerden birisinin benim de en favori yönetmenlerimden birisi olan Sergio Leone olduğunu göz önüne alırsak, bir western filmi çekmeye karar vermiş olması insanı ister istemez çok büyük beklentilere sokuyor (ki hemen söyleyeyim, beklentiler karşılanıyor). Bir film hayranı olarak kariyerine başlayan ve janrlara yönelik filmler çekmek suretiyle kariyerine devam eden yönetmen için western çekmek bence en zor denemelerden bir tanesi olmuştur diye  düşünüyorum. Bu türde çoğu İtalyanlar tarafından çekilmiş olsa da çok önemli başyapıtlar olması ona birçok esinlenme ve saygı duruşu imkanı sağladığı kadar onların kült seviyesine erişmek gibi bir de çıta ortaya koymuştur elbet.

Zincirsiz olarak sinemalarımızda gösterilen Django, Unchained şimdi burada listeleyemeyeceğim kadar çok gönderme, esinlenme, anekdot içeriyor. Size tavsiyem internette biraz dolaşıp film üzerine okumanızdır, çok ilginç notlarla karşılaşacaksınız. Film her Tarantino filminde olduğu gibi her bir sahnesi görsel olarak tasarlanmış ve zekice diyaloglarla dolu bir senaryo üzerine kurulmuş. Ama bir o kadar da önemli bir parametre iyi casting ve o oyuncuların mükemmel yönetilmesi sonucu elde edilen harikulade oyunculuk. DiCaprio, Waltz ve Foxx gerçekten döktürmüşler, Tarantino da sanırım onlar bu kadar döktürdükçe onlara daha fazla alan bırakmış ve sahnelerini uzatmış.

Fazla uzatmadan, müzikleriyle, görselliğiyle, karikatürize edilmiş şiddetiyle, westernlere saygı duruşuyla, Amerikan tarihine yönelik kölelik eleştirisiyle ve Oscarlık oyuncu performanslarıyla Tarantino yine kendi filmografisinde önemli bir eser ortaya koymuş. Ha, en iyi filmlerinden birisi değil ama zaten benim için Reservoir Dogs gibi bir ilk filmden sonra daha iyi bir film çıkartması zor. Bu arada, sıradaki projesi mi olur bilmiyorum ama Tarantino bir düşüncesini daha resmen açıkladı : Inglourious Basterds ve Django, Unchained ile hafif modifiye edilmiş tarihsel filmlerini bir üçlemeye dönüştürmeyi değerlendiriyormuş.

15 Aralık 2012 Cumartesi

Steve Jobs

Su anda dusunuyorum da geriye donup bakinca o kadar kitap okudugum halde hic biyografi okudugumu animsamiyorum, ama Steve Jobs'un biyografisini okurken eger iyi yazilmissa her turlu kitabin rahatlikla okunabilecegimi gordum, aynen iyi yonetmenlerin elinde farkli bir hayat bulan siradan oykuler gibi. Bunu soylerken Jobs'un hayatinin siradan oldugunu iddia etmekten cok, kitabin yazarinin ne kadar da olaganustu bir is cikardigini vurgulamak isterim sadece. Walter Isaacson kitabin arkasinda sadece 2 cumleyle verilen ozgecmisini hakli cikartan bir performans ortaya koymus (CNN'de baskanlik ve Time dergisinde sorumlu yazi isleri mudurlugu). Bu kitabi bitirdikten sonra hemen bu sefer de Einstein hakkindaki biyografisini aldim, bir ara onu da okuyacagim.

Kitap Steve Jobs'un hayatini anlatiyor ama disaridan bir gozlemci gibi degil de uzun sureler yanyana takilmak, aile ve is hayatini yakindan birebir takip etmek seklinde hazirlanmis. Her ne kada Jobs'un ozel istegiyle baslanmis olsa da, bu proje hicbir sekilde bir reklam havasina burunmemis aksine Jobs'u olabilecek en ciplak haliyle anlatmis. Kitabin en sonunda hatta Jobs kitapta yazilanlar pek de hosuma gitmeyecek di mi diye sormadan edemiyor.

Nedense cok huzunlu buldugum bu kitaba baslarken acikcasi cok temel seyler disinda Jobs hakkinda pek bilgim yoktu, Apple'in kurucusu olmasi, sirketten kovulmasi, sonra Pixar'i kurmasi ve basarili olarak Apple'a geri cagrilmasi, heyecan verici Stanford konusmasi (ki blogumda yer almistir, merak ederseniz) ve tabii ki cigir acan urunleri. Ama kitap tam bir surpriz, Jobs'un dahi olmasinin yaninda ne kadar da kisilik problemleri olan, sorunlu, manipulatif, obsesif ve duygusuz birisi oldugunu anlatiyor. Tum bunlari okurken adama hayran olmakla uzulmek arasinda gidip geliyorsunuz. İste ben de kitap boyunca genelde huznu hissettim ve bittiginde agzimda garip bir tat kaldi.

Bircok fark yaratan ozelligi disinda bence en onemli ozelligi, ingilizce kelimesi cok guzel oldugu icin onu tercih ediyorum, "execution" yetenegi. Etrafta bircok guzel fikri olan insan bulabilirsiniz ama bunlari uygulamaya koyabilmek cok farkli bir yetenek ve disiplin gerektiriyor. Jobs bu noktada da olaganustu bir yetenege sahip ve benim en hayran oldugum ozelligi bu oldu. Kitapta bilgisayar, animasyon, muzik, yayincilik, kisisel tablet, telefon sektorlerinde yaptigi degisiklikler ve bunlarin tum detaylarini gorebilir, bu noktalara nasil geldigini okuyabilirsiniz.

Kitabi ilginc bir karakterin hayatini okumak kadar bir is kitabi okumak seklinde de degerlendirebilirsiniz ama kendi adima onun insanlara davranis bicimini uygulamak pek bana gore degil. Bu cok guzel yazilmis ve icerik olarak da cok ilginc bu kitabi kesinlikle okumanizi tavsiye ederim.

28 Eylül 2012 Cuma

Palahniuk'tan vasati asmayan bir kitap : Pigme

Artik benim icin bir klasik hale gelen ortalama 2-3 yilda bir yaptigim Amerika ziyaretlerindeki kitapci ziyaretlerimde kendimi tutamayip ingizlicesini aldigim ama bir turlu okumak icin firsat yaratmaip sonunda Turkcesi yayinlaninca kolayina kacip Turkceden okudugum Chuck Palahniuk romanlari serisinin simdilik sonuncusu olan Pigme'yi (orj. adiyla Pygmy) bitirmis bulunuyorum. Birkac hafta icerisinde Amerika'ya gidiyor olmam da bu kadar denk duser, ben de kendimi taniyorsam bu ziyaretten donuste henuz Turkceye cevrilmemis son 2 kitabini (Tell-All ve Damned) alip, serinin burada sonlanmasina izin vermem.

Bir Palahniuk fanatigi olarak Pigme cok guzel baslamasina ve cok sey vaad etmesine ragmen acikcasi sonlara dogru vasatlasti ve bitirisi de kendi adima cok basit oldu. Adi soylenmeyen ama uzak dogu komunist ulkelerinden birisinden geldigi ima edilen bir grup cocuk gorunuslu super ajanin Amerika'ya karsi bir operasyon duzenlemek amaciyla degisim ogrencisi olarak Birlesik Devletlere girmesiyle baslayan ve onlardan birisinin agzindan gerek yanina yerlestigi ortalama Amerikan ailesiyle olan iliskisini, gizli planlarina yonelik hazirliklarini, bu noktaya nasil geldigine dair anilarini okudugumuz bir roman bu. Tum bunlari anlatirken her zamanki gibi Palahniuk gunumuz toplumunun tuketim cilginligini ve modern hayatin bize vurdugu rangalari anlatiyor. Bu seferki ilginc yaklasimlarindan birisi bu hayat tarzinin ziddi olan devletci bir toplumu da (eski komunist ulkeleri odagina alan bir sekilde) odagina koyup bir acidan ikisini karsilastirma imkani vermesi. Tabi bunu soylerken ciddi veya bilimsel bir karsilastirmadan bahsetmiyorum, karikaturize edilmis bir durum sozkonusu.

Dedigim gibi iyi bir plotla baslayan ve ozellikle ilk sayfalarinda sahip oldugu mizah ogesiyle de kitabin gerisi icin cok umut veren Pigme sonradan vasata donuyor ve kendi acimdan en hayal kirikligi yaratan romani oluyor Palahniuk'un. Ha, bu benim icin bir kayip mi, hayir. Palahniuk'un yazdigi her kitap bence iyi bir edebiyat ornegidir. Kendi alamet-i farikalari bu kitapta da her zamanki gibi yer aliyorlar. Kendini tekrarlayan yapilar, ilginc anekdotlar vs.

Son olarak, kitapta kim olduklarini soylemeyecegim unlu tarihi sahsiyetlerden bol bol alintilar goreceksiniz. Ben bu alintilari okurken nedense hep gunumuz Turkiye'sini dusundum ve korktum, neden korktugumu anlamaniz icin size iki ornek :

- Tek bir olum bir trajedidir; bir milyon olum ise bir istatistik.
- Muzaffer olan asla sorgulanmayacaktir, sayet gercegin ne oldugunu kendisi soyluyorsa.

Son alintiyi da 3 Temmuz 2011'den bu yana mucadelesini surduren ve asla biat etmeyen Fenerbahce taraftarina hitaben yaziyorum : Ilerleme, itaatsizlikle olur, itaatsizlik ve isyanla.

18 Eylül 2012 Salı

Genc Romanci, Eco

Gunumuzun en iyi ve entelektuel romancilarindan ama aslen akademisyen olan Umberto Eco'dan Genc Bir Romancinin İtiraflari'ni biraz hizli da olsa bitirdim. Nispeten kisa denebilecek bu kitabi hizli bitirmemin sebebi sayfa sayisi degil daha cok bircok noktasini capraz okumayla gecmis olmam. Yaratici yazarlik (ne demek istedigini kitabi okursaniz anlayabilirsiniz) uzerine dusuncelerini, gozlemlerini ve anekdotlarini anlattigi bu kitap isin akademik ya da bilimsel ! yanina odaklanmis. Kitaplari sadece okuyup gecmeyen ama arkasindaki dinamikleri de biraz olsun en azindan Eco'nun acisindan anlamak isteyenler icin iyi bir sans. Benim gibi ortalama bir okur icin biraz agir kactigini kabul etmem lazim ama yine de korlemesine de olsa kitaptan mazosistce bir zevk aldigimi soylemeliyim.

Oncelikle Eco'nun yillar oncesinde okudugum kitaplari ne kadar ozledigimi farkettim ve ayni zamanda 50'sinden sonra roman yazmaya baslamis Eco'nun biz okurlar icin gec basladigi bu kariyeri acisindan ne kadar buyuk bir firsat kaybi olduguna hayiflandim. İcindeki cevheri soyle bir 10-15 yil daha once kesfetmis olsa belki 2-3 roman daha sikistirabilirdi. Yine de okudugum o kadar kitap arasinda Gulun Adi, Foucault Sarkaci ve Onceki Gunun Adasi'nin cok onemli yerleri vardir (sonraki romanlari beni ayni derecede etkilememistir ama onlar da iyi birer okumadirlar).

Eger Eco'nun hicbir romanini okumadiysaniz da bu kitap iyi bir sans cunku yazilarinda sundugu derinligi, detayciligi ve hinzirca zekayi gorunce romanlarini okumaya baslamak icin sabirsizlanacaksiniz.

Son olarak, benim daha onceden de bildigim ama kitabinda bahsettigi bir not : Gulun Adi'nda olaylarin gectigi manastiri oyle guzel tasarlamis ve benimsemistir ki, zaten kitabin basinda da sundugu krokiyle uyumlu olarak, mesela iki rahibin bir koridorda yururken yaptiklari konusmalar gercek-zamanli olarak adlandirabilecegimiz sekilde normalde o koridoru yurumeleri ne kadar surecekse o kadarlik bir diyalogla tamamlanir. İste isini ciddiye almak budur. Kitaplariyla ilgili daha bir cok anekdot icin ozellikle ilk 2 bolumu okumalisiniz.

13 Eylül 2012 Perşembe

RHCP izlenimleri

2012 yılı kendi açımdan müzikal anlamda verimli geçti diyebilirim. Bruce Springsteen, Pulp, Kaiser Chiefs, Anthony and the Johnsons vs. derken sezonun kapanışını (aslında kapanış demek için erken sayılır, Stevie Wonder, Leonard Cohen, Bombay Bicycle Club gibi bir çok konser var önümüzdeki günlerde) yıllardır görmek için beklediğimiz bir başka isim Red Hot Chili Peppers ile yaptık.

Biletleri satışa çıkar çıkmaz olağan şüpheli kadromuz ile paraya kıymayıp birinci kategoriden aldığımız biletlerimiz ile konsere aylar öncesinden hazırdık. Konser günü gelip çattığında standart bir İstanbul cumartesi trafiğinde 15 dakikalık mesafedeki Santral İstanbul'a 1 saat 40 dakikada varırken zaten birkaç hafta öncesinde Efes Pilsen One Love festivalindeki sponsorluk rezaletinden dolayı kıl olduğum ama aslında nispeten çok da kalabalık olmayacak konserler için iyi bir mekan olan Santral'in herhalde şu ana kadar gördüğü ve bir daha da göremeyeceği bir kalabalıkla karşılaştık. 10 kişilik kadromuzla içeri girip ciddi kalabalık içerisinde düzgün bir noktaya konuşlandıktan sonra RHCP'nin çıkış saatini beklemeye başladık. Normalde 21.00'de başlayacağı duyurulan konserin başlaması geciktikçe endişelenmeye başladık ama bu endişenin sebebi hala sahneye çıkmamış olmaları değil, normal şartlarda bu mekanda konserlerin 23.00'te bittiğini bildiğimiz için geç çıktıkları her dakikanın bizim müzik keyfimizden alınacağındandı.

Yaklaşık 40 dakikalık gecikmeyle sahneye çıkan RHCP yazılanların aksine çok iyi bir sahne performansıyla bizleri coşturdu, klasikleşmiş onlarca şarkısının çoğunluğunu çaldı (ben bir Cabron çalmalarını isterdim mesela ama ona sıra gelmedi) ve seyirciyle iyi bir ilişki kurdu. Konserin en çok hoşuma giden yanlarından bir tanesi parçalarını albümlerde dinlediğimiz ticarileştirilmiş kısa versiyonlarıyla değil, gitar ve bateri sololarının bolca yer aldığı, grubun her bir elemanının yeteneğini rahatça sergileyebildiği versiyonlarıyla çalmalarıydı. Yeteneğinden kimsenin kuşku duymadığı elemanların bunu birinci elden canlı olarak kanıtlaması bizler için olduğu kadar onlar için de bir keyif kaynağı oldu.

Konser sonrası ise rezaletti. Binlerce kişinin aynı anda çıkmaya çalışmasının kolay olmadığını tahmin ediyorduk ama yıllar önce futbol stadlarında karşılaştığımız sahnelerle karşılaşmayı da hak etmiyorduk. Yukarıda da bahsettiğim gibi bence bu olayla da artık Santral İstanbul büyük organizasyonlarda önceliğini kaybettiğini mühürlemiştir. Eyüp Belediye başkanı da turşusunu kurar artık. Olmadı olimpiyat yaparlar seneye...

Sisle Gelen Yolcu, Turk isi bir roman

Meric'in okulunun baslayacak olmasi nedeniyle oryantasyon gunlerinin oldugu su gunlerde guzel oglumun sinifinin onunde oturmus beklerken bosa zaman gecirmeyip kisa da olsa son okudugum kitaptan bahsedeyim dedim.

Oncelikle basligin aciklamasini yapacak olursam Jean-Christophe Grangé'nin romani cok guzel baslayip surukleyici bir sekilde devam edip bitirisi ayni sekilde yapamiyor. Biz Turklerin karakteristik bir ozelligi olan iyi baslayip iyi bitirememe ne yazik ki bu kitabin kisa bir ozeti denebilir.

Eger hafizam beni yaniltmiyorsa ilk kitaplarini bundan tam 10 yil once yine bir yaz okudugum Grangé basta Kizil Nehirler ile kesinlikle bir yildiz romanci kategorisine ulasmisti gozumde. Arkasindan gelen kitaplar ayni etkide olmasa da yine basarili birer thriller romanlardi. Adeta sinema icin yazilmis senaryovari bu romanlar ile sayfalari gecerken sanki filmden sahneler seyrediyordunuz.

Okumasi cok rahat kitaplar yazan Grangé ozellikle yaz tatillerinde ya da agir okumalar arasinda okumaya ara vermeksizin bir tur aktif dinlenme misali zevkli, rahat okumalar sunuyor. Son kitabina bakacak olursak ilginc baslayan ve devam eden kitabin sonlarina geldikce artik fazla uzatildigini hissetmeye basliyorsunuz ve yaratici bir plota ragmen hikayenin sonunun vasattan oteye gecmedigini goruyorsunuz. Bana hikayeyi kurup gelistirdikten sonra sonunu toparlayamayip neredeyse sirf bitsin diye kestirip atmis gibi geldi.

Sonunun vasatligina ragmen kisa surede tuketebilecek uzerinde cok dusunmeye gerek olmayan hos bir roman. Onumuzdeki yaza havuzbasinda okumak uzere degerlendirebilirsiniz.

1 Eylül 2012 Cumartesi

Yedinci Gün


Bir önceki yazıda bahsettigim gibi kitap okumaya verdigim araya sonunda hızlı bir geri dönüş yapabildim, zamanlama olarak da tatile çıkmış olmamız denk düştü. İyi İş bittikten sonra tatile çıkarken sıranın ona gelmeyebilecegi endişesiyle acaba bosa mı taşıyacağım diye düşündüğüm İhsan Oktay Anar'in son kitabı Yedinci Gün'e ara vermeden başladım. İhsan Oktay Anar tüm kitaplarını okuduğum ender yazarlardan birisi (söyle bir düşününce digerleri Chuck Palahniuk, Alain de Botton, Tom Robbins) ve hakkında hep karmaşık duygular beslemisimdir. Normalde bol tasvir içeren romanlar hoşuma gitmez, hep somut bir seyler anlatılmasını, hareket olmasını tercih ederim, hele bir de eski Türkçe'ye bu kadar düşkün bir yazardan hoşlanıyor olmam bana çok ilginç geliyor. Sanırım bunun sebebi Anar'in ne olursa olsun çok iyi bir öykü anlatıcısı olması ve daldan dala misali bir öyküden digerine atlarken seni hep tetikte tutuyor olması, eski Türkçe konusunda ise beni rahatsız etmemesini, belki bana öyle geliyordur ama, bu dili biraz karikatürize olarak kullanıyor olması ve kendini çok ciddiye almaksızın, ukalalik gutmeksizin, samimi bir havada yazıyor olmasına bağlıyorum. Romanin icerigi hakkında birşeyi söylemeyeceğim, hatta çok uzun bir süre nereye bağlanacağı konusunda bir fikir sahibi bile olunmuyor ama yine de o kadar enerjik ve merak uyandırici ki akıcılığından birşey kaybetmiyor ve yazarın nereye varacağını meraktan ara vermeden okumaya devam etmek istiyorsunuz. Kitabın birçok noktasına yerleştirilmiş zeka işi göndermeler yüzünden kitabı daha bir dikkatli okumaya çalışıyor ve herhangi bir referansı kaçırmamak için elinizden geleni yapıyorsunuz, ki bu da okumayı daha zevkli hale getiriyor. Sonuc olarak, diğer tüm kitapları gibi İhsan Oktay Anar'in bu kitabı da mutlaka okunacak kitaplar arasında yer alıyor, yazar elinden gelenin yine en iyisini ortaya koymus ama daha da iyisini koyabilecegini de ima ediyor, Cenab-i Hakk kendisine uzun ömür versin, daha birçok roman yazmak nasib olsun. Bu arada kitabın son 30 sayfasindaki dile getirilen bir terim ve olaylar örgüsü bizim erkekler grubumuz için yıllardan beri var olan bir terminolojidir ve edebiyat dunyası tarafından da tanınması bizim için gurur vericidir :)) Cocukların tümü kitabı okumadan ne olduğunu söyleyip sürprizi bozmak istemem... Aklıma gelen bir teşekkür de, İletişim Yayinlari'na, genelde yayinevleri ya bu tarz çok beklenen kitapları yaz basında yayınlar ve yaz tatiline giderken insanların alacağını umut eder ya da Ekim aylarında gerçekleşecek Kitap Fuar'ını beklerler, İletişim'in bu tarzda hareket etmemiş bence teşekkürü hakediyor.

29 Ağustos 2012 Çarşamba

İyi iş


Yogun bir sekilde kitap okumaya başladığım ve evle okul arasındaki uzun mesafeden dolayı otobüs ve minibüslerde ciddi sayıda kitap tükettiğim yıllardan bu yana gecen yaklaşık 18 yıl içerisinde hatırladığım kadarıyla sadece 2 kez kitap okuyamama dönemim oldu. İlki yaklaşık 6 ay sürmüştü ama isin kötüsü bir kitabı okuma sürecinin ortasindaydim ve inat ederek kitabı ise gidip gelirken (o donem part-time çalısmaya da başlamıştım) bırakmıyor, başka bir kitaba da geçmiyordum (sorunun kitaptan değil benden kaynaklandığını biliyordum), kitap sanırım Papağan Teoremi gibi bir şeydi. 6. ayın sonunda kitabı bitirmiş ve şirkette bir Bayram havası ettirmiştim. İkincisi ise geçtiğimiz 6-8 ayı kapsıyor ama bu durgunluğun sebebi sadece bendeki isteksizlik değil aynı zamanda Onur Air'in yeni taşındığı hangar nedeniyle calışma saatlerinin ve ulaşım şartlarının değişmiş olması, artık metroya değil, metro+servis yapmak durumdayım, bu da metroda 6-7 dakika serviste de 10 dakikaya denk düşüyor ki kitabın kapağını açıp birkaç sayfa gidemeden yolculuğun sona ermesi anlamına geliyor. Yine de bir itiraf yapmam gerekirse iPhone kullanım alışkanlığımın bu sürece ciddi etkisi var çünkü sabah yola çıktığımda hem twitterda bir önceki geceden o yana meydana gelen gelişmeleri okuyorum, ilgi alanlarımı takip ediyorum sonrasindaysa maillerimi hizlica kontrol ederek ofise vardığımda kontrol etmem gereken mail sayısını ciddi anlamda azaltarak hemen ise başlayabiliyorum. Ancak son haftalarda kitap özlemim tavana vurdu ve elimdeki kitaplara göz atmaya karar verdim. Elimde garanti sonuc alabileceğim bir iki kitap vardı ama neden bilmiyorum son yıllarda daha çok başvurduğum "sürpriz faktör"e başvurdum. Su anda ne zaman ve nerede okuduğumu bile hatırlamadıgim bir referansla David Lodge adlı İngiliz bir yazarın yine tamamen gelisiguzel bir sekilde idefix'ten aldığım "İyi İş" adlı romanını okumaya karar verdim. Kitap 1980'ler İngiltere'sinde Thatcher döneminde geçiyor (ki kitabın orijinal basım yılı 1988'mis zaten) ve akademik dünya ile sanayi dunyası gibi birbirinden kopuk (en azından o donem için, su anda bunu söylemek pek doğru değil bence) iki ortamdan bir erkek ile kadının iliskisini anlatıyor. Su haliyle kabul etmeliyim ki sıkıcı gözüken bir konuyu yazar çok akıcı bir dille, zeka dolu diyaloglarla ve sanayi ile akademik hayatın iliskisi konusundaki ilginç gözlemleri ile hızla okunan bir yazın haline getirmiş (ha, benim kitabı bitirmem 2 ay sürdü sanırım, o ayrı). Ondokuzuncu yüzyıl İngiliz kadın romanları konusunda universitede araştırma yapan Robyn Penrose'un bir program nedeniyle makine parçaları üreten bir fabrikanın genel müdürü Vic Vilcox'un yanında bir süre zaman geçirmeye başlaması ile ikisinin de hayatı garip bir sekilde etkilenir. Daha fazla detaya girmeye gerek yok ama açıkcası kitabı okumaya başladığımda ve bir süre sonrasında çok da tavsiye edebileceğim bir kitap gibi durmuyorken sonlarına doğru yon değiştirdi ve birazcik da tatilin sağladığı kafa huzuruyla daha bir anlam ifade etmeye başladı. Özellikle kitabın bitiş seklinin kitabın içeriğinde orneklenen 19. yüzyıl edebiyatindaki umutsuz hayat hikayelerinin bitişine benzetilmesi çok zekica ve ustaca bir dokunuş olmuş (tabi bunu anlamış olabilmenin getirdiği "okur" mutluluğu da var :)). Thatcher donemi benim kuşağım için çocukluk zamanına denk gelir ve Demir Lady'nin çok güçlü bir figür olması dısında bizim için siyasi ve ticari anlamda kendi ülkesine veya dünyaya nasıl etkileri olduğunu göremedik, yıllar sonra birçok İngiliz filmci tarafından o dönemdeki mavi yakalıların umutsuzluğu genellikle farklı bir formatta ekrana aktarıldı (Billy Elliot, The Full Monty vb.). Bu kitapta o donemi biraz da olsun hissetseniz de aslında anlatılanlar sadece bir doneme ait değil, kapitalizmin zaman ve mekandan bağımsız bir etkisi. Londra 2012 Yaz Olimpiyatları henüz yakınlarda bitmiş ve büyük filmci Danny Boyle yonetmenligindeki etkileyici açılış törenini daha yeni izlemişken, hizlica akan İngiliz tarihindeki bacası tuten fabrikaların önemini ve yerini biraz da acimasizca gösterilmesinin üzerine bu kitabı tesadüfen aynı zamanda okumuş olmak iyi bir şanstı. Şimdi sırada İhsan Oktay Anar'in yıllardan sonraki ilk kitabı Yedinci Gün var.Z

28 Ağustos 2012 Salı

Uzun aradan sonra kısa kısa


Kendi bloğuma uzun bir aradan sonra girince gözlerim faltasi gibi açıldı, en son yazıyı tam 1 sene önce yazmışim, evet yazmayalı çok olduğunun farkındaydim ama 1 sene... zaman çabuk geçiyor :)) Arada yazmak için birçok sebep oldu ama hem tembellik hem de yoğunluk bahanelerim oldu. Sadece yaptıklarımı, gördüklerimi paylaşmam değil aynı zamanda Meriç için de bir tür günce olması düşüncesi yerleşti aklıma, o nedenle becerebildigim sürece devam ettirmek istiyorum. Meriç büyüdüğünde belki bu yazdıklarım hala burada olur ve o da okur. Söyle geriye bir bakacak olursam neler oldu diye... gecen yaz çalıştığım Panasonic Avionics'ten ayrılıp kurkcu dükkanı hesabı Onur Air'deki isime geri dondüm, Meriç okula başladı, ilk dönemden sonrası bayağı iyi gecti, hem okul etkisi hem de artık 4 yasında olmasının etkisiyle artık rahat geçiriyoruz günlerimizi. 4 yıldan sonra bu yaz hem Avignon hem de su an itibariyle güneyde tatil koyü tatili yapabildik. Bu bloga konu olacak konulara donecek olursam, Ciler'le her yıl yapmayı planladığımız Avignon tatiline gecen seneki is degisikligi nedeniyle zorunlu bir aradan sonra bu sene devam ettirebildik, Meriç ile birlikte yaptığımız bu gezi mükemmel değil ama çok güzeldi, önümüzdeki seneler için umut vericiydi ve ciddi engeller olmadıgı sürece bunu bir gelenek haline getirme planlarımız devam ediyor. Üstelik bu sefer İlker'in de bize katılması sayesinde onunla 2 oyuna gitme şansım da oldu, türlerinin iyi ornekleri degildi ama sürpriz faktöründen iyi bir seyler çıkması hep olmasıdır, önümüzdeki oyunlara bakacağız. Çocuklarla yaptığımız yilik erkekler gezisi ise bu yazın yogun düğün programları (Midget ve Erman kardeslerimin Gözde ve Didem ile izdivaçları) nedeniyle biraz format değiştirdi ve ilkbaharda Uludağ haftasonu seklinde gerçekleşti, yine de alternatif ama ufak çaplı bir geziyi Mert ve Hakan ile birlikte Patron'u Prag'da izlemek suretiyle hayata geçirdik ve seriyi bir sekilde bozmamış olduk. Prag için diyeceğim mutlaka görülmesi gereken bir yer olmadıgı (ama benim şansıma benim bu yaz 10 gün arayla iki defa gitmek durumunda kaldığım), hatta 1 günlük bir gezinin bile fazlasıyla yeteceği seklinde. Bruce babaya donecek olursak 3 yıl aradan sonra yine bir Avrupa turnesinde onu kaçırmak mümkün olamazdı ve biz de bu şansı iyi değerlendirdik, yine tüyler ürperten bir performans ama dogruya doğru Roma'daki performansı kadar iyi degildi. Ancak bu fark patronun kendisinden değil, seyirci kitlesinden kaynaklanıyor diye düşünüyorum, Patron seyirci katılımcı oldugunda daha iyi bir performans sergiliyor, yanlış anlaşılmasın performansı yine mükemmeldi ama ortalama 3 saat süren konserlerine kıyasla bu 20 dakika daha kısaydı :)) Müzik olarak bu sene aklıma gelen başka bir kayda deger etkinlik ise kendi adıma canlı görmek için bir süredir fırsat kovaladıgim Pulp konseriydi. Efes Pilsen One Love Festival kapsamında görme şansı yakaladığım Pulp ile canlı görmek istediğim gruplar listemden bir tanesini daha sildim (sırada Pixies var, biraz şanslar belki olanları da görebilirim). Jarvis Cocker'in etkileyici liderliği ile iyi bir konser izledik ve normal olarak Common People ile coştuk, bir ara çalmazlarsa diye korkmadım değil. Şimdi hedefe 10 gün sonra Red Hot Chili Peppers konseri var. Belki o konsere kadar ufak bir iki yazı daha ciziktiririm.

17 Ağustos 2011 Çarşamba

Borders'ın sonu


Son yıllarda düştüğü zor durumdan bir türlü kurtulamayan ve bu yılın başında resmen artık iflasını açıklayan Borders'ın mağazalarını kapatma, elindeki malları likite dönüştürme sürecinin neredeyse tamamlandığını ve Eylül ayının sonunda süreci tamamlayacağını okudum internetten. Okuduğum bir iki yazı da Borders gibi Amerika çapında 400 mağazası ve 11.000 çalışanı olan Amerika'nın en önemli iki kitap mağaza zincirinden birisinin (diğeri Barnes&Noble) neden böyle çöktüğünü ve gelişen teknolojinin (online mağazaları ama daha da çok Kindle başta olmak üzere eReader'ları kastediyorlar) bu çöküşteki etkisini tartışıyorlar.

Kendi açımdan değişen iş süreçlerinin, değişime ayak uydurmayı beceremeyen şirketleri nasıl yiyip bitirdiğini okumak, analiz etmek entelektüel açıdan çekici olsa da, Borders'ı bu gözle incelemek istemezdim. Borders ile ilişkim çok kısıtlı olmuşsa da, 2005 - 2010 yılları arasında toplamda yaklaşık 7 aylık bir Amerika tecrübesi, o ayların benim için en kaydadeğer zamanları Borders ve Barnes&Noble'da geçirdiğim zamanlardı diyebilirim. Özellikle Amerika'ya ilk gidişimi hatırlıyorum da, Seattle'da kaldığımız otelin hemen yakınındaki klasik Amerikan avlu-alışveriş-merkezlerinden birisindeki Borders'ı ilk gördüğümde ve içeriye girdiğimde çok mutlu olduğumu hatılıyorum, evet, içeri girince içimi bir mutluluk kaplamıştı. Çok geniş bir alan, sıkış tepiş olmayan raf sistemleri, janra göre ve sonrasında yazarların adıyla sıralanmış yüzlerce kitap, rafların arasında yerlerde oturmuş kitapları inceleyen (okuyan diyebiliriz rahatlıkla) gençler, mağazanın değişik yerlerinde rahat koltuklar, dergi reyonlarının yanıbaşındaki Starbucks... O ilk Amerika ziyaretide zaman geçirmek için mağazaya her gidişimde 1-2 kitap alınca 10 günün sonunda birdenbire çok ağır yükle karşı karşıya kalmış, hatta dönüş uçuşunu kaçırınca tüm o kitapları New York'a taşımış, birkaç gün yanında gezdirmek zorunda kalmıştım. Bu zevkli kitap deneyimleri sonraki yıllarda da hep devam etti. Amerika ziyaretlerimde yaptığım alışverilşerin neredeyse çoğunu Amazon'dan alırken, asıl çıkış noktası olan kitap sağlayıcı özelliğinden faydalanmamış, kitapları Borders veya Barnes&Noble'dan almayı tercih etmişimdir. Bu yılların en çok satanı benm için (eski yazılarımdan tahmin edebileceğiniz üzere) Chuck Palahniuk olmuştur, yazarın kitaplarının neredeyse hepsinin birer ingilizce kopyası da raflarımı süslüyor (sadece süslemiyor tabi, okudum ben onları tamam mı?).

Neyse, artık tek söyleyebileceğim bundan sonraki Amerika ziyaretlerimde bir eksiklik olacağı. Umarım Barnes&Noble biraz daha hayatta kalmayı becerebilir, umarım gidip destekleme şansı olur. (Bunları söylerken aklıma birden Tom Hanks ve Meg Ryan'ın "You've Got Mail" filmi geldi, filmi izlediyseniz orada zincir mağazalar yüzünden kapanan küçük işletmeleri konu ediyordu kabaca, şimdi kendimi biraz arip hissettim, kimbilir Borders yüzünden kaç tane küçük bağımsız kitapçı kapanmıştır. İşte "her imparatorluğun bir sonu vardır" önermesinin bir kanıtı daha).

24 Temmuz 2011 Pazar

Hello! Benicassim...

3. Geleneksel Erkekler gezimizin bu seneki durağı Barselona - Benicassim oldu. Çocuklarla (demirbaşlar Mert, Midget, Erman ve bu seneki organizasyonumuzu şereflendiren Hakan) geçen seneki organizasyonumuzun lokasyonu Amsterdam'da kararlaştırdığımız ve 2010 Aralık'ında çoktan uçak bileti, konser bileti ve otel rezervasyonlarımızı yaptığımız bu geziyle artık her yıl bir tema seçerek gerçekleştirdiğimiz bu oganizasyonlarda ustalaşmaya başladığımızı rahatlıkla söyleyebilirim.

Avrupa'nın en önemli Rock festivallerinden birisi olan ve Valencia yakınlarındaki Benicassim'de gerçekleştirilen Fiberfib festivali denizi, güneşi ve iyi müziği bünyesinden barındıran yapısıyla birçok açıdan çok çekici. Gerçi artık 35 yaşına gelmiş bizler için kendimizi yaşlı hissetmemize neden olan genç kitlesi nedeniyle artık caz festivalleri, kültür gezileri gibi yönlere mi odaklansak diye düşündüysek de şevkimizi kırmadık ve 2012'de hedefi Budapeşte'deki Sziget Festivali olarak belirledik.

Gezimizin il 3 gününü geçirdiğimiz Barselona'dan kısaca bahsedersem, güzel bir şehir ama mimarisi dışında çok da etkilendiğimi söyleyemeyeceğim. Evet yeşil, evet denizi günlük yaşamın bir parçası, evet gördüğüm en güzel mimari eserlerin bir kısmı burada, evet kızları çok güzel (ama bunun ne kadarı lokal, ne kadarı turist emin olamadık), evet iyi paella ve tapas muhabbetleri yapılıyor ama yine de vaaayy diyemedim. Belki de ben yeterince heyecanlı birisi değilim, bilemiyorum. Benim için bu gezinin hatırlanacak tarafları Gaudi'nin eserlerini görmek, güzel yemekler yemek, bol bol sangria içmek, Erman'ın unutulmaz rövaşatası, yaptığımız uzuuun yürüyüşler olacak. Bir de Gaudi'nin Casa Batllo'sundaki caz akşamı yaparak müzik dolu gecelere farklı da olsa bir başlangıç yaptık.

Barselona'dan Hakan'ı İstanbul'a geri yolladıktan sonra tayfanın geri kalanıyla hemen bir araba kiraladık ve yaklaşık 3 saatlik mesafedeki Benicassim'e yollandık. Hemen o akşam önce Killers'ın solisti Brandon Flowers ve sonra da The Strokes ile kulaklarımızın paslarını sildik (arada çıkan, adını çok duyduğum ama bir türlü dinleme şansı bulamadığım Elbow tam bir hayal kırıklığıydı benim için). The Strokes'dan yeterince zevk almamı engelleyen vıdı vıdı konuşan ve bir türlü yerinde durmayıp sağa sola gezinip duran sarhoş ingilizlere bol bol giydirdiğim bu günü takip eden günde festivalin benim için en heyecan verici ismi olan Arctic Monkeys sahne aldı. Öncesinde Mumford & Sons 'ın seyirciyi ısıttığı bu gece benim için en unutulmaz müzik akşamlarından birisi olacak. Henüz 25 yaşında olan grup elemanlarının sahneyi dolduruşu, müziklerinin kalitesini canlı performansda da yansıtmaları, sadece şarkı söylerken değil sustukları anlarda da seyirciyi coşturmaları inanılmazdı.

Festivalin son gecesinde ise artık 6 günlük yorucu gezinin getirdiği bitkinlikle çimenlerde yatarak dinlenen Portishead ve 01.15'te sahneye çıkan, geçen sene Rock Werchter'de izleme şansı bulduğumuz Arcade Fire ile müzikle dolu gecelere bir süreliğine son verdik.

Bu kadar yüzeysel bir yazı için özür dilerim ama yoğunluktan bloga yeterince zaman ayıramıyorum ne yazık ki. Fiberfib için kısaca birkaç not daha girecek olursam,
- festival katılımcılarının yüzde 80'inini İngilizler oluşturuyor (British demek daha uygun olur)
- festival mekanı deniz kenarına yürüyerek 10 dakika mesafede. Gerçi biz kamp alanında değil, merkezde bir otelde kaldık.
- Headlinerlar 00.45 - 01.15 aralığında çıkıyor, sabahın 3'ünde bile gruplar sahne alıyor. Cuma gecesi Strokes konseri sonrasında sabahın ikibuçuğunda koskoca alanı terkeden bir biz vardık gibi hissettik diyebilirim.
- Benicassim'in denizi temiz ama dalgalı. Koskoca sahilleri var ve gördüğüm en güzel, temiz hatta ipek gibi kumlara sahip.
- Mert'in İngiltere Kraliçesi ile tanıştığı zaman için hazırladığı konuşma ve "How's Arthur?" sorusunu bir ara görmelisiniz.
- Son olarak da az kalsın Midget'i Benicassim sahillerinde boğacak olan Erman'a son anda vazgeçtiği ve Midget'ı bize bağışladığı için teşekkür ediyoruz.

Tembellikten yeni bir yazı yazamayacağım için burada kısaca bahsetmek istediğim bir müzik etkinliği daha var. İspanya'dan döndükten sonraki akşam bu sefer İstanbul Caz Festivali kapsamında Açıkhava Tiyatrosu'nda Paul Simon'ı izlemek için yoldaydık. Kaderin bir cilvesi, pazar gecesi Arcade Fire sonrası mekandan ayrılıp gece 2.30'da arabamıza doğru yürürken DJ alanından Paul Simon'ın Call me Al 'i çalıyordu ve biz daha o andan Salı günü yaşayacaığımız akşam için heyecanlanmaya başlamıştık. Artık iyice yaşlanan Simon'dan güzel bir konser bekliyorduk ama bu kadar başarılı bir performans hiç ama hiç öngörmüyorduk. 2 saatlik konser, mükemmel seyircinin de sayesinde harika geçti ve güzel bir İstanbul yaz akşamında güzel bir konserle şimdilik bu yazın planlı son konserini tamamladık. Aynı hafta içerisinde Arctic Monkeys ve Paul Simon gibi iki farklı çizgiden, iki farklı kuşaktan, iki farklı ortamda iki mükemmel performans izlemek çok tatmin ediciydi. Darısı önümüzdeki günlerin, yılların başına. Hep beraber...

30 Nisan 2011 Cumartesi

Palaniuk'tan iddiali bir roman : Olum Pornosu

Favori yazarim Chuck Palahniuk'un Turkceye cevrilen, benimse gecen sene yine dayanamayip Amerika'dan aldigim ama bir turlu okumaya firsat bulamadigim Olum Pornosu ya da orjinal adiyla Snuff'i kitapcilara cikar cikmaz heyecanla aldim ve hizla okudum. Yine konuya ditekt girecek olursam Palahniuk'un vasat eserlerinden birisi olmus. Kabul, tam onun cesaret edebilecegi ve korkmadan, cekinmeden yazabilecegi bir konu cevresinde onun imzasini hissedebileceginiz, alamet-i farikalarini gozlemleyebileceginiz bir roman ama daha onceki eserleriyle karsilastirinca daha dar bir cercevede ve en azindan kendi adima sonraki adimlari tahmin edilebilir bir calisma olmus.

Yine de, sozkonusu yazar Chuck Palahniuk olunca benim mutlaka okumalisiniz dememi herhalde artik yadirgamazsaniz yukaridaki nispeten olumsuz gorunebilecek goruslerden sonra. Palahniuk her zamanki gibi oncesinde ciddi bir arastirmaya girmis ve kitap boyunca sizi anekdotlarla doyuruyor. Konu kisaca, porno endustrisindeki son isini 600 erkekle birlikte oldugu bir film cekerek tamamlamak isteyen Cassie Wright adli porno film yildizi ve filmde siralarinin kendilerine gelmesini bekleyen 3 kisi ve asistan kizin agzindan anlatilan bir hikaye denebilir.

Porno kulturu hakkinda da bircok bilgi iceren bu romanla ilgili son olarak benden bir duzeltme : Turkce ceviride "yaglamaci" diye bence talihsiz bir sekilde cevrilen terim icin aslinda harika bir turkce karsilik vardir, "kiyakci". Simdi size ne oldugunu soylemeyeyim ama internette kisaca bir arastirirsaniz (eksisozlukte de bulabilirsiniz tahminen) nasil bir meslek grubundan bahsettigimi anlayabilir ve mevcut islerinizi daha da takdir etmenizi saglarsiniz.

Tom Robbins'den bir çocuk kitabı, "B, Bira"

Bu aralar çok şanslıyım, favori yazarlarımın kitapları ardarda Türkçeye çevriliyor. Chuck'tan sonra şimdi de Tom Robbins'den sürpriz olarak adlandırılabilecek bir kitap Türkçe yayınlandı, "B, Bira."

Kitabın arka kapağındaki tanıtım yazısında geçen "çocuklar için yetişkin kitabı, yetişkinler için çocuk kitabı" bu kısa roman için çok doğru bir değerlendirme olmuş. Robbins milyonlarca insanın en favori içkisi olan bira hakkında çocuklara yönelik bir dille ve tarzla ama yetişkinlerin de zevk alacağı bir yazı denemesi yapmış ve onu tanıyan herkesin tahmin edebileceği gibi çok başarılı olmuş. Bu yaklaşık 100 sayfalık kitap küçük bir kız çocuğunu odağına alarak biranın yapılış hikayesini anlatıyor ve aynı zamanda her Robbins kitabında olduğu gibi olağandışı bir yan hikayeyi de bünyesinde barındırıyor, küçük Gracie'ye biranın hikayesini anlatan bir Bira Perisi.

Bu kısa kitabı okumakla kazanacağınız şeyler şunlar, eğer hala bilmiyorsanız (veya Amsterdam'daki Heieneken müzesine hiç gitmediyseniz) biranın üretim aşamalarını öğrenebilirsiniz; çocukken algılarımızın ne kadar açık ve hayalgücümüzün ne kadar geniş olduğunu hatırlayabilir ve şu anda dönüştüğünüz günlük hayatın anlamsız kaygılarına fazlasıyla önem veren kişiliğe üzülebilir, "anarşi"nin aslında her zaman o kadar da kötü bir şey olmadığı ve derinlerde bir yerde anarşist bir ruh barındırmanın önemini anımsayabilir ve son olarak da ayakkabılarınızı biraz daha gevşek bağlamanın ruh halinizi de rahatlatacağını öğrenebilirsiniz.

Bence Efes Pilsen'in veya Miller'ın sponsor oldukları festivallerde eşantiyon olarak dağıtmayı düşünürlerse şık bir düşünce olacak bu kitap hakkında kapanış olarak, Robbins'in beni çok rahatsız eden bir gözlemini aktarayım, "alışveriş merkezine her gittiğimizde ruhumuzdan bir parça kaybederiz". Bir baba olarak beni korkutan bir uyarı bu, umarım gerekli önlemleri alacak gücüm olur.

20 Şubat 2011 Pazar

Seriye baglanmis halde Hornby

Blogdaki son 2 kitap yazima bakarsaniz Nick Hornby'nin nispeten kisa derlemelerini okudugumu ve cok begendigimi gorursunuz. Hornby'nin kivrak ve zeki kaleminin tadini alinca acikcasi ara vermeden rafta okunmayi bekleyen romanlarindan birisine gecis yaptim, Juliet Ciplak.

Spor ve muzikle fazlasiyla icice olan Hornby'den yine cok dahiyane bir kitap adi ve fikriyle karsi karsiyayiz. Bilmiyorum muzik endustrisinde daha once kullanilmis bir kalip midir ama kitabin adi, "Juliet" adli bir albumun bildigimiz tabiriyle unplugged olarak piyasaya surulmus versiyonuna "Juliet, Ciplak" denmesinden geliyor. Kitap 80'lerin basinda birdenbire muzik yapmayi birakan ve inzivaya cekilen (burada da edebiyata ufak bir gonderme var denebilir, bkz. JD Salinger) Tucker Crowe ve onun bu kaybolusu sonrasi onu bir tur dahi olarak goren ve kaybolusu da dahil olmak uzere yaptigi her hareketin arkasinda bir anlam arayan ve internet uzerinden iletisim icinde olan insanlardan (aslinda ozellikle 2 tanesinden) bahsediyor.

"Juliet, Ciplak" Hornby'nin bir suredir ortaya cikardigi bence-vasat (Hornby standartlarina gore) romanlardan sonra kesinlikle bir geri donus olmus. Belki de dogru bir zamanda okudugum icin boyle hissediyorumdur bilmiyorum. İnsan iliskileri, hayatin cok hizli akip gitmesi, cocuk sahibi olmanin (ya da olmamanin) getirdigi baski gibi bircok konu uzerinde cok zekice gozlemler ve diyaloglar ortaya koyuyor. Kitap cok akici ve zekice yazilmis, hem zevkle okuyor hem de ayni anda derin dusuncelere dalabiliyorsunuz, mutlaka okumanizi tavsiye ederim.

Son olarak, kitaptan bir alinti, "... birinin ne hissettigini tatminkar bir bicimde ifade etme yetersizliginin, bizlerin ebedi trajedilerinden birisi oldugunu ifade etmeye calisiyordu."

9 Şubat 2011 Çarşamba

Bir sürpriz faktörü denemesi : Isobell Campbell ve Mark Lanegan

Geçtiğimiz cumartesi akşamı İstanbul'un nispeten yeni denebilecek konser mekanlarından Salon İKSV'de Isobell Campbell ve Mark Lanegan konserdindeydik Çiler'le. Bu konserin duyurusunu gördüğümde okuduğum kısa tanıtım yazısındaki "Belle and Sebastien" ve "Screaming Trees, Queens of the Stone Age" referanslarını görünce isimlerini açıkcası parçaları oldukları gruplar dışında hiç duymadığım bu iki ismin konserine biraz sürpriz faktörü olsun diye biraz da uzun süredir dışarı çıkmamış olmanın getirdiği hınçla gitme kararı verdim.

Öncelikle ilk defa görme şansı bulduğum mekandan bahsetmek istiyorum. Salon İKSV Şişhane'de Haliç'ten Tarlabaşı'na giden yol üzerinde hemen yol kenarında güzel bir lokasyona sahip. Hemen metro durağının çıkışında, etrafında bir sürü park yeri var, Tünel'e yürüyerek 5 dakika mesafede... Mekan hakkında sıfır bilgiyle gittiğim için ne ile karşılaşacağım konusunda pek bir fikrim yoktu, o nedenle içeri girince biraz şaşkınlık yaşamadım dersem yalan olur, çünkü karşımızda tam anlamıyla Babylon'un bir türevi vardı. Aynı ebatlar, benzer bir sahne, aynı balkon tipi ve bar formatı. İlk düşüncelerim İstanbul'da Babylon gibi güzel ve kaliteli bir mekan varken İKSV neden onlara alternatif bir yer yaratma gayretine girdi oldu, halbuki kaynaklarını önemli isimler getirmeye ayırabilir ve Babylon'u bu isimlerin sahne alacağı mekanlardan birisi olarak destekleyebilirdi. Ama biraz daha düşününce Babylon'un halihazırda yeterince iyi isimlere evsahipliği yaptığını ve Pozitif sayesinde kendi organizasyonlarını da düzenlediğini dikkate alınca biraz rekabetin iyi olacağını ve mekanların kalitesini artıracağını anladım. Hele bir süre önce Babylon'daki Tindersticks konserinde yaşadığımız konser esnasında bir türlü eksilmeyen bar gürültüsünü hatırlayınca açıkçası iyi de olmuş dedim. Gerçi burada da konser başladıktan sonra devam eden bar kargaşasını görünce tam sinirlenmeye başlamıştım ki, barın ışığı söndü ve sesler neredeyse sıfıra indi, hizmet vermeyi tam anlamıyla durdurdular mı emin değilim ama konserin ortamını bozacak hiçbir ses çıkmadı diyebilirim, umarım bu hassasiyetleri hep sürer.

Konsere geçecek olursak çok fazla birşey söyleyemeyeceğim ama sürpriz faktörü beni hayal kırıklığına uğratmadı. Yumuşak, derinden, fısıldarcasına şarkı söyleyen Campbell ile güçlü ama bir o kadar kontrollü, rock temelli Lanegan'ın birlikteliği ilk başta çok tezat gözükmesine rağmen çok ilginç bir sonuç ortaya çıkmış. Arkalrında yer alan bir gitar ve kontrbas ile akustik bir ortamda genelde çok yavaş ve yumuşak şarkıları tek tek çok güzel ve kaliteli olmalarına rağmen arka arkaya 15 tanesini dinleyince açıkçası biraz terapi gibi oldu. Çıkışta kulak misafiri olduğumuz bir diyalogda yapılan bir tespite katılmamak elde değil, "hadi eve gidip uyuyalım, tam o moddayım." Bu hissi yukarıda bahsini ettiğim Tindersticks konserinde de yaşamıştım, Tindersticks favori gruplarımdan birisi olmasına rağmen arka arkaya 15 şarkısını dinlemek açıkçası eğer fazlasıyla down modda değilseniz (ki o halde de dinlemek iyi gelmez herhalde) ya da down olmak gibi özel bir isteğiniz yoksa fazla geliyor.

Son olarak konser sonrasında okuduğum yazılardan bazılarında Lanegan'dan bahsederlerken Tom Waits'e benzettiklerini gördüm. Waits'in gençlik zamanlarındaki konserlerini bilmiyorum ve kayıtlarını da izlemedim ama şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki 2008'de izlediğim Tom Waits izleyicisini idare etmeyi çok iyi bilen, onlarla iletişim içinde olan bir müzisyendir, Lanagean ise tüm konser boyunca kafasını nerdeyse yerden hiç kaldırmadan şarkılarını söyledi ve gitti. Bunu cool olarak adlandırmak bence çok saflık olur; aynı şekilde vokallerini de en azından bu performansıyla karşılaştırmak istemem, Lanegan'ın iyi olduğu belli ama referans olarak Tom Waits'i alırsanız Lanegan'ı harcarsınız bence.

24 Ocak 2011 Pazartesi

Nick Hornby hep dergilere yazsin #2

Bir önceki yazımı Meriç'in pedagogunun bekleme odasında iphone üzerinden hızla yazmaya çalıştığımdan yazının başlığındaki ana fikri tam vermemişim gibi hissediyorum. Buradan sizin çıkarma yapma konusunda beceriksizmişsiniz fikri vermek istemem ama yine de biliyorum ki, "ne kadar iyi anlatırsan anlat, anlatabildiğin karşındakinin anlayabildiği kadardır", o nedenle mümkün olduğunca açık olmak her zaman tercih sebebimdir.

Bu kadar uzun bir girizgahtan sonra diyorum ki, Hornby'nin kısa yazılar o kadar eğlenceliki ve son yazdığı 1-2 roman bana göre o kadar vasatın biraz üzeriki, ben onun hep güncel olaylar ve konular üzerine bu denli zeki yazılar yazmasını tercih ederim. Hep müzik, kitap ve Arsenal yazsın mesela...

Shakespeare Para İçin Yazdı'nın Believer dergisinde yazdığı yazıların bir toplaması olduğunu söylemiştim, onun hemen ardından aslında bu toplamaların ilk kitabı olan ve uzun süredir kitaplık rafımda sırasının gelmesini bekleyen "Hece Cümbüşü"nü okudum. Gördüğünüz gibi aynı yazarın aynı çerçevede yazdığı iki kitabın aslında ikincisi sırf adı daha çekici geldiği için seçmişim, bu da kitapların adının aslında ilk intibayı bırakmadaki etkisini gösteriyor.

Hece Cümbüşü için özel bir yazıya gerek yok, Shakespeare Para için Yazdı'da ne söylediysem bunun için de geçerli, bkz. bir önceki yazım. Kitaptan sadece çok hoşuma giden bir alıntı yapıp bu seferki birlikteliğimizin sonuna geleceğim. Amerikan okurlarına kriket sporu hakkında okuduğu bir kitabı tanıttıktan sonra yazısını şöyle bitiriyor Hornby : "... Bu kitabı okumayacağınızı biliyorum. Öyleyse şöyle diyelim : Ben sizler adına da okudum ve hepimiz çok keyif aldık."