13 Eylül 2009 Pazar

Jack Kerouac'ın Yolda'sı


Edebiyat tarihinin en ünlü ve en cool akımlarından olan Beat Kuşağı'nın belki de en ünlü eseri olan Jack Kerouac'ın "Yolda"sını ilk Beat tecrübem olarak okudum. Edebiyatla tamamen sıradan bir okuyucu olarak bulunduğum ilişkiyi gözönüne alarak kitap hakkında edebi eleştiriler veya akımın gerek kitap üzerindeki etkileri veya modern edebiyata katkıları konusunda söyleyebileceğim fazla birşey (hatta hiç birşey) yok.

Merak edenler internetten detaylı bakabilir ama 1950'lerde New York'ta bir grup Amerikan yazarının oluşturduğu ve Beat Kuşağı olarak adlandırılan grup (en önemli isimlerini Allen Ginsberg, William Burroughs ve Jack Kerouac oluşturuyor) 2. Dünya Savaşı sonrası Amerika'sında oluşan aşırı ahlakçı ve refah hayat değerlerine uyuşturucu, seks ve mistik öğeler tabanında karşı duruşun simgesi haline dönüştüler ve kendilerini takip eden dönemde gerek edebi, gerek sosyal (60'lı yıllardaki hippi akımının temelidirler) gerekse müzik alanında (Bob Dylan, Beatles, Jim Morrison gibi) birçok akımı, ismi derinden etkilediler.

Dediğim gibi bu akımın belki de en ünlü eseri 1951'de yazılmasına rağmen ancak 1957'de yayınlanan "On the Road" adlı eser. Benim kitap hakkındaki naçizane görüşlerim ise şöyle : samimi, akıcı, coşkulu, kışkırtıcı, gülümsetici... Kitabı okurken hissettiğiniz yazarın sanki hikayeyi (aslında otobiyografik bir roman) dümdüz ve çok sıradan yazdığı hissi, kitabın sonuna konan önsözle (ya da sonsöz mü demeliyim) doğrulanıyor. Anlatılana göre Kerouac kitabı yazarken (bir iddiaya göre uyuşturucu, kendi iddiasına göre kahvenin etkisi altında) daktilosuna yerleştirdiği şimdilerin faks kağıdı benzeri uzun sayfalarla (kağıt değişimi gibi aralarla uğraşmamak için)hiç ara vermeksizin kafasından geçen herşeyi ilk haliyle, olduğu gibi sayfalara aktarmış. Bu da kitaba gerçekten de orjinallik ve yukarıda ifade ettiğim samimiyeti katmış.

Kitabın konusu önce Amerika'yı doğudan batıya, batıdan doğuya 2 defa sonra da kuzeyden güneye Meksika'ya doğru gerçekleştirilen yolculukları anlatıyor. Otobiyografik bu romandaki kişilerin isimleri değiştirilmiş ana "sonsöz"de kimin kim olduğunu öğrenebilirsiniz. Kitabı okuduktan sonra normalde arkadaş olmaktan çekineceğiniz, ürkeceğiniz ve bir o kadar da coşkusunu kıskanacağınız Dean Moriarty karakterinin etkisinden uzun süre kurtulamayabilirsiniz.

Kitabın modern edebiyatta sahip olduğu üne istinaden kendinizi kasmayıp, çok derin anlamlar aramak gibi bir kaygıya kapılmadan okumayı başarırsanız iyi bir deneyim yaşayabilirsiniz diye düşünüyorum. Kendi adıma çok sevdim, tavsiye ederim.

Not : Yazının sonunda bir de resim ekleyeyim diye nete bakarken Wikipedia'da çok güzel bir sayfaya sahip olduğunu gördüm, oraya da göz atmanızı tavsiye ederim.

26 Ağustos 2009 Çarşamba

Soysuzlar Çetesi


Tarantino'nun 2000'li yılların başından beri proje rafında duran ama çeşitli sebeplerle bir türlü hayata geçemeyen ikinci-dünya-savaşı fonunda spagetti-western tadındaki filmi Soysuzlar Çetesi, ya da orjinal adıyla Inglourious Basterds (dikkat edin Inglorious Bastards değil) sonunda dünyayla aynı anda Türkiye'de de geçtiğimiz hafta vizyona girdi ve biz de Meriç sonrası pek görünmeyen bir biçimde daha ilk haftasonunda filmi gördük Çilerle.

En baştan söyleyeyim, Tarantino'nun en iyi filmi değil hatta şu ana kadarki 5 filmini hesaba katarsak bu filmi ben Rezervuar Köpekleri, Pulp Fiction, Kill Bill'lerin yer aldığı üst düzey filmlerin grubuna değil de onlardan bir parmak daha aşağıda duran Jackie Brown ve Death Proof'un yanına eklerim. Ama film her Tarantino filminden alacağımızdan emin olduğumuz eğlenceyi, sinefil olmanın getirdiği detayları yakalayabilmek şansının keyfini, hiç bir anlamı olmayan ama yaratıcı uzun diyalogları sunuyor.

Medyadan zaten filmin konusunu öğrenmişsinizdir ama kısaca İkinci Dünya Savaşı'nda Fransa'da bir yanda bir grup Amerikan askerinin Nazileri vahşice öldürmek üzere oluşturduğu ekibin diğer yandan da paralel olarak ailesi Naziler tarafından katledilen bir Yahudi kızın intikam hikayesini anlatıyor. Bilenler bilir, Tarantino filmlerinde önemli olan hikayenin kendisi değil hikayenin anlatılış şeklidir. Bu filmde de o "şekil"den bol bol görebilirsiniz.

Film biraz durağan sayılır ve bence Basterds'ların üzerine biraz daha yoğunlaşabilirdi ama kesinlikle görülmesi gereken bir film. Ben ilk fırsatta netten düzgün bir kopyasını indirip tekrar izlemeyi dört gözle bekliyorum. İlk seferinde göremediğim detayları daha iyi görmeyi umuyorum.

Film ile ilgili en hoşuma giden taraf ise spagetti-western filmlerine olan benzerlikleri ve yarattığı alternatif son oldu. (Benim de hayranı olduğum) Sergio Leone'nin çok büyük bir hayranı olan Tarantino, O'nun ünlü ettiği spagetti-westernlerin yakın plan göz çekimleri, Ennio Morricone müzikleri gibi alamet-i farikaların yanısıra Once Upon A Time in America ve Once Upon A Time in the West gibi film isimlerini de filmine gömmüş. Bir ara filmin adı yapmak istediği Once Upon A Time in the Nazi-Occupied France adını sonradan sadece filminin birinci bölümünün adı yapmış (not : Tarantino'nun kankası Robert Rodriguez'in de Once Upon A Time in Mexico diye bir filmi olduğunu hatırlatayım).

Filmdeki oyunculuklar hakkında söylenecek çok birşey yok çünkü Tarantino filmlerinde casting her zaman iyi olmuştur, bu film de bir istisna değil. Pitt her zaman olduğu gibi başarılı ama bu filmin yıldızı Nazi subayı Hans Landa rolündeki Avusturyalı oyuncu Christoph Waltz'a dikkat (ki kendisi bu sene Cannes Film Festivali'nde en iyi erkek oyuncu ödülünü kazandı, adı şimdi de Oscar için geçiyor). Tarantino Waltz için eğer onu bulmamış olsaydım filmi yapmaktan vaz bile geçebilirdim demiş.

Tarantinoseverler için keşfedilecek yeni bir macera, ama herkesin hoşuna gitmeyebilir, Hakan sana söylüyorum, sen izleme, izlersen de filmi ben çekmişim gibi bana giydirme...

24 Ağustos 2009 Pazartesi

Tarantino'nun En İyi 20 Filmi

Geçtiğimiz hafta gösterime giren son filmi Soysuzlar Çetesi (orj. Inglourious Basterds) ile tekrar gündemde olan favori yönetmenim Quentin Tarantino film yönetmeye başladığı 1992'den sonra piyasaya sürülmüş filmler arasından kendi favori 20 tanesini listelemiş. En favorisini başta göreceksiniz, geri kalanı harf sırasına göre dizilmiş durumda. Aralarından şahsen benim de bilmediklerim var, QT'den daha iyi referans olmaz herhalde, izlenecekler listeme ekliyorum hemen.

Battle Royale
Anything Else
Audition
Blade
Boogie Nights
Dazed & Confused
Dogville
Fight Club
Fridays
The Host
The Insider
Joint Security Area
Lost In Translation
The Matrix
Memories of Murder
Police Story 3
Shaun of the Dead
Speed
Team America
Unbreakable

Bu arada "Soysuzlar Çetesi"ni izledim, ilk fırsatta film hakkındaki görüşlerimi yazacağım.

11 Ağustos 2009 Salı

Dinleyin...

Bir yenilerden : Eksen’de son gunlerde siklikla duyabileceginiz Pearl Jam’'n son single’i "The Fixer". Yakin zamanda dinledigim en iyi rock parcalarindan birisi olmus, dinlemeye doyamadim.

Bir de nispeten eskilerden : Antony and the Johnsons’dan "Shake that Devil". Bu parcayi cogunuzun daha once dinledigini zannetmiyorum. Yanilmiyorsam 2007’de Caz Festival’inin Genc Ozanlar programi kapsaminda Istanbul’da konser veren ama kacirdigim Antony Hegarty’nin liderligini yaptigi bu grubun en etkileyici sarkilarindan birisi, cok farkli ve deneysel, kesinlikle dinleyin.

26 Temmuz 2009 Pazar

Patron'u dünya gözüyle de gördük bee...


Geçtiğimiz sene İlker'in önerisiyle Paris'e Tom Waits konseri amaçlı yaptığım ziyaret sonrası, artık sadece turistik amaçlı yurtdışı gezisi yapmak konseptini kafamdan çıkartmaya karar vermiştim. Hele bir de geçen yaz Bruce Springsteen'in Avrupa'da turnede olduğunu turnesinin son günlerindeyken duyunca çok hayıflanmış ve geleceğe yönelik planlarımın ilk aşaması olarak Patron'un (bilmeyenler için : Bruce Springsteen'in lakabı "The Boss" yani Patron'dur) resmi websitesine üye olmak suretiyle kendisi ve grubuyla ilgili her türlü gelişmeyi newsletter aracılığıyla öğrenmeye başladım.

Bu girişimin meyvesini sene başında aldım ve Patron'un 2009'da da (bu sefer yeni çıkardığı Working On a Dream albümünün promosyonu kapsamında) Avrupa'ya geleceğini öğrendim. Konuyu hemen Çiler'e ve bizim çocuklara açarak kendime suç ortakları aramaya başladım. Çocuklardan sadece Mert olumlu cevap verdi, Çiler de yarım ağızla olur deyince ben hemen 6 ay sonrası için planlar yapmaya başladım ve konser vereceği şehirleri inceleyerek olasılıkları belirledim. İlk plan ulaşımın ve konaklamanın ucuz olması nedeniyle Almanya'daki herhangi bir noktaydı ama bu geziyi Çiler için daha çekici hale getirmek ve onu kışkırtmak için Roma'da karar kıldık Mert'le.

Hemen konser biletlerini internetten (TicketOne) aldık ve uçak biletleri için de Miles&Smiles'ta biriken millerimizi kullanarak Temmuz ayı için rezervasyon yaptık. Bundan sonra sadece ayların geçmesini beklemek kaldı, o süreçte Meriç'in bize yardımcı olmaması nedeniyle annesinin içi bir türlü rahat etmeyince ne yazık ki seyahat kadromuzdan Çiler'i kaybettik ve geriye kaldık 2 kişi. O günlerde Çiler'in yerine Diler'in projeye katılması planları ortaya çıktıysa da sadece 3 mil eksikliği nedeniyle sahip olduğu milleri kullanarak biletini alamadı, hesap kesim sonrası eksik olan 3 mil tamamlandığında da bizim tarihler için boş yer kalmamıştı.

Neyse, sonuç olarak Patron'u izlemek amacıyla Roma'ya gidecek kadro Mert ile benden oluştu. 19 Temmuz'daki konser için 17 Temmuz Cuma sabahı gidiş, 20 Temmuz Pazartesi akşamı dönüş planlandı ve gidiş tarihi geldi çattı.

Roma'da geçirdiğimiz günleri ayrı bir yazıya bırakarak direkt konsere geçiyorum. Konserden yaklaşık 2 ay önce TicketOne'dan gelen bir emailde konser başlangıç saatinin saat 20.00'den 22.00'ye değiştirildiğini duyunca Mert'le biraz moralimiz bozuldu açıkçası (sebep, tam da aynı dönemde Dünya Su Oyunları Şampiyonası'nın Roma'da yer alması ve oyunların da konserin gerçekleştirileceği Olimpiyat Stadı'nın hemen yanındaki tesislerde gerçekleştiriliyor olmasıydı), konser gece 10'da başlarsa çok da uzun sürmeyebilirdi gibi bir hisse kapıldık açıkçası.

Ama yine de coşkumuzdan taviz vermedik tabii ki ve konser öncesi iyi bir restorana giderek spagettimizi ve bir şişe de kırmızı şarabımızı içerek iyice havaya girdik. Otelimize çok yakın olan Termini'den 910 numaralı Piazza Mancini otobüsüne bindik ve yaklaşık 25 dk gibi bir sürede Roma Olimpiyat Stadı'na vardık. Stad ilk bakışta çok görkemli gözükmüyordu ama tahmin edilebileceği üzere Türkiye'deki stadlardan çok farklı olarak rahatlıkla giriş noktalarında geçtik, TicketOne ofisinden biletlerimi aldık, Çiler gelmediği için elimizde kalan bileti satmak için şöyle bir etrafa baktık, ortamda bilet satan insan sayısının fazlalığını görünce bu uğraştan hemen vazgeçtik, koltuklarımızın yer aldığı kuzey tarafındaki tribüne yöneldik, stada rahatlıkla girdik, yerimizi rahatlıkla bulduk ve saat 8 itibariyle yerimize yerleşerek konseri beklemeye başladık.


Roma Olimpiyat Stadı'nin içten görünüşü dışarıdan görünüşüne göre daha güzeldi ama tüm olimpiyat stadlarında olduğu gibi saha ile tribünler arasında atletizm alanının olması stadın futbol için çok da uygun olmamasına neden olmuş. Sahne tam karşı tribünümüze yerleştirilmiş ve saha içi komple ayakta seyirciye ayrılmıştı. Tribünlerin yarısı seyirciye ayrılmıştı, sahneyi göremeyecek yarıya hiçbir seyirci alınmamıştı. Biz girdiğimizde saha içi neredeyse tamamen dolmuştu, gençler Patron'u mümkün olduğunca yakından görmek için saatler öncesinden gelmişti, daha pahalı olan (ama daha uzak) tribünler ise konser saatinde boşluk kalmayacak şekilde doldu. Resmi katılımcı sayısını bilemiyorum ama Mert'le yaptığımız kaba tahmine göre stad kapasitesinin yarısından biraz fazlası doluydu dedik ve İstanbul'a dönünce stadın yaklaşık 70 binlik kapasiteye sahip olduğunu öğrendik, yani kısaca konserde 35 bin civarı seyirci olduğunu tahmin ediyoruz.

Konser başlama saatinden yarım saat sonra yani 10 buçukta başladı. Biraz gecikmesi insanları biraz rahatsız ettiyse de ve arada bir protesto alkışları çıktıysa da ne zamanki stadın ışıkları kapatıldı ve seyirciler ünlü İtalyan besteci (ki kendisi bu bloga daha önce konu olmuştur, ahan da linki) Ennio Morricone'den melodileri eşliğinde ünlü E Street Band'in elemanlarının loş ışık altında sahneye çıkışlarını izlediler, birden bire herşey durdu ve yoğun bir heyecan ortalığı sardı. İşte o anın youtube linki... Ve sahneye Patron geldi, el selamı, Ciao Roma repliği ve 1,2,3,4 'ün ardından 3 saat aralıksız sürecek tüyler-ürpertici bir konser başladı, konseri en iyi özetleyecek sözleri konserin en sonunda yine Patron söyledi, "bayanlar baylar az önce, the heart stopping, pants dropping, earth shattering, hard rocking, booty shaking, earth quaking, love making, educating, liberating, Viagra taking, history making, motherfucking legendary E! Street! Band'i izlediniz." Türkçeye çevirmiyorum çünkü aynı anlamları yakalamak zor olur. İlk şarkı bir klasik olan Badlands idi, ana konserin bitiş şarkısı Born To Run oldu, bu şarkıda stadın ışıkları açılarak insanlar bir bis havasına sokuldu ve sonrasında konser hiç ara vermeden devam etti, konserin bitiş şarkısı ise yaklaşık 10 dakika sürecek bir Beatles klasiği Twist and Shout oldu.


Badlands'in ilk notlarından sonra Mert ile birbirimize şöyle bir baktık ve ikimizin de suratında geniş bir gülümseme yayıldı. Yukarıda belirttiğim tabiri tekrar kullanıyor olacağım ama daha iyi ifade edecek başka terimler bulmak zor : tüylerimiz diken diken oldu. Patron, klasiklerinin önemli bir kısmını söyledi, son albümlerinden başarılı parçaları çaldı, ama ne önemlisi bunları sanki ilk defa söylüyormuş gibi coşkuyla, heyecanla, saygıyla, hırsla çaldı. Bu kadar efsanevi olmasının nedenlerini sahnede rahatlıkla gördük, iyi şarkı yapmasının dışında işini seviyordu, 60 yaşına rağmen 3 saat ara vermeden sağa sola koşturarak boğazları patlarcasına, boyun damarları yerinden fırlarcasına şarkı söylemek, bu esnada 35 bin kişilik bir toplulukla etkileşim içinde olmak, sahnede arkasında yer alan E Street Band'in her bir elemanıyla şovun ayrılmaz bir parçası olarak beraber çalmak her babayiğidin harcı değildir.

Konserin benim için şaşırtıcı anlarından birisi Patron'un bir noktada seyircilerin tuttuğu pankartlardan bazılarını toplaması oldu, Mert ile bir an ne oluyor diye düşündük ve yoksa yoksa demeye kalmadan anladık ki istek şarkısı alıyordu Patron :)) Biz yabancısı olduğumuz için bizi şaşırttı ama İtalyan seyirciler bu ritüeli biliyor olmalıydılar ki önceden hazırladıkları pankartları aynı anda kaldırdılar diyebilirim, hatta Patron ona uzatılan A4 kağıdını almadı bile, gerçekten hazırlanıp gelmiş hayranlarının pankartlarını almayı tercih etti. 20 kadar pankartı alıp sahneye geri döndükten sonra şarkılardan birkaç tanesini pankartları önce grubuna sonra da seyircilere göstermek suretiyle söyledi (hatırladığım kadarıyla Pink Cadillac, I'm On Fire, Surprise Surprise bu seridendiler). Aklımda kaldığı kadarıyla konserin diğer şarkılarını yazacak olursam, Hungry Heart, Thunder Road, Outlaw Pete, Working On A Dream, Prove It All Night, Waitin On A Sunny Day, Seeds, Lonesome Day, No Surrender, 41 Shots (ya da diğer adıyla Amerikan Skin), Dancing In the Dark, My City of Ruins, You Can't Sit Down, American Land, Raise Your Hands... bu kadar çıktı valla, diğerlerini hatırlamıyorum.

Konserin bu kadar etkileyici olmasında seyircinin etkisi de çok büyüktü. İtalyan seyirciler çok coşkuluydu ve Bruce'un her şarkısına eşlik edebildiler, böyle olunca Patron da daha şevkle söyledi şarkılarını. 19 Temmuz sabahına kadar hep İstanbul'a gelse şeklinde kurduğum hayaller o ortamı gördükten sonra aman gelmesin yoksa rezil oluruz şekline dönüştü. Bir kere İstanbul'da stad doldurabileceğini sanmıyorum, Turkcell Kuruçeşme Arena tarzı bir yeri ancak doldurabilir (ondan bile şüphelerim var açıkçası, Türkiye'de Patron'dan daha popüler olan REM bile dolduramamıştı), ya da belki Rock'n Coke'a headliner olarak gelirse ciddi bir seyirci kitlesine hitap edebilir, aksi halde 6-7 bin kişiye konser verdirterek bir utanç yaşayabiliriz.

Yine sadede gelecek olursam, Çiler çok kızacak ama, Bruce Springsteen konseri şimdiye kadar gördüğüm (Mert'i de işin içine rahatlıkla katabilirim), gördüğümüz en etkileyici konserdi. Önümüzdeki yıllarda bu tarz aksiyonlara daha çok girmeye ve İstanbul'da görme şansı bulamadığımız şarkıcı, grupları Avrupa'da yakalamaya karar verdik. Hatta seneye tekrar gelecek olursa Patron'u bir daha ve bu sefer daha kalabalık (en azından Çiler'in dahil olacağı) bir grupla izlemek yine ajandamızda.

25 Temmuz 2009 Cumartesi

Siz Kimi Kandırıyorsunuz?

Son yılların en başarılı, dikkat çekici gazeteci yazarlarından birisi olan Soner Yalçın'dan ilk olarak "Siz Kimi Kandırıyorsunuz?"u okudum. Asıl popülaritesini sağlayan Efendi serisini de kütüphaneme eklemiştim ama onları okumadan önce kafamda daha hafif bir kitap imajı veren bu kitabı gerçekten de çok hızla ve zevk alarak okudum.

Kitabın satış noktası olan bize anlatılmayan veya yanlış anlatılan, daha çok yakın tarihimize (ve hatta günümüze) ait ilginç gerçekleri ortaya koyan Yalçın, okuyucunu gerçekten de şaşırtıyor ve olaylara değişik pencerelerden bakmasını sağlıyor. Kendi adıma konuşacak olursam, iyi bir kitap okuyucusu olmama rağmen bir türlü yakın tarihimize yönelik araştırma kitaplarını çekici bulup okumamıştım. Daha önceki yazılarımdan birisinde de bahsetmiştim sanırım, bazı kitapları, yazarları, konuları okumak için zorlamanın anlamı yoktur, biraz zamana bırakıp uygun zamanı kollamak gerekir. Ben de uzun zamandır aklımda da olsa bir türlü yakın tarihimizin derinliklerini anlatan kitaplara bir türlü elimi atamadım. Bu kitap iyi bir başlangıç oldu diyebilirim, bu kitabın çekiciliği sayesinde sonraki kitaplara daha rahat geçebileceğim.

Kitapta çok değişik başlıklar var, AKP iktidarının önde gelen isimlerinin eşlerinin örtünme hikayelerinden, 1977 Kazancı Yokuşu katliamına; İngiliz Kraliçesi I. Elizabeth'in muhtemel eşi olabilecek Osmanlı padişahlarından, Kurtuluş Savaşı için İstanbul'dan Anadolu'ya geçiş hikayelerine kadar birçok nispeten arkaplanda kalmış olayın göz önünde olmayan yanları ortaya konmuş.

Kısaca, mutlaka okunması gereken, hatta yazın plajlarda bile okunabilecek bir kitap "Siz Kimi Kandırıyorsunuz?". Tavsiye ederim...

9 Temmuz 2009 Perşembe

San Francisco İzlenimleri

Yaklaşık 4 yıl önce gördüğüm San Francisco hakkında hep bir yazı yazmak istemiştim, geçen hafta kullandığım yıllık izin esnasında kendime ayırabilecek (yani Meriç uyurken veya annesine sarılmış başkasına gitmiyorken) zaman bulduğumda aklımda kaldığı kadarıyla aşağıdaki satırları sıraladım.


San Francisco... Bu şehre olan merakımın ilk ne zaman ve neden başladığını hatırlamıyorum, şimdi geriye bakınca sanki hep bu şehre karşı bir şeyler hissetmişim gibi. Mantık yürütme yoluna gidersek Micheal Douglas ve geçtiğimiz günlerde 97 yaşında hayatını kaybeden Karl Malden'li "San Francisco Sokakları" çocukluğumun hayal meyal hatırladığım ilk tv dizilerinden. Daha sonra ortaokul yıllarında HBB televizyon kanalında birkaç sezon yayınlanan Amerikan futbolu ve o zamanların en popüler takımı San Francisco 49ers (ve tabii ki meraklıları için efsane quarterback Steve Young). Daha sonra yine çeşitli vesilelerle (normal olarak tv veya sinema ekranlarından) SF ile birçok kez yolum kesişti. Her ne kadar şehri fon olarak kullanmasa da Burt Lancaster'lı "Alcatraz Kuşçusu" (ne de olsa Alcatraz demek SF demek), Alfred Hitchcock'un "Vertigo"su ve daha birçok action veya romantik film. San Francisco diğer Amerikan şehirlerine göre hep daha elit bir havaya sahip gelmiştir bana, tamam New York var ama orası bir metropolitan, oranın havası elit olmasından değil büyük ve etkileyici olmasından. Seattle da elit bir yerdi ama orası da çok soğuk bir yerdi, San Francisco'nun kendine has sıcaklığı orada yoktu ve bir de nispeten küçük bir şehirdi. Ama San Francisco hem insani ürkütmeyecek kalabalığı hem inişli çıkışlı yollarının getirdiği orjinalliği, hem aşağıda açıklayacağım gibi değişik görüşlere hoşgörülü olması, hem Silikon Vadisi gibi yüksek teknolojiyi yakınlardında barındırdığı için şehrin kendisinin de biz oradayken tamamen wireless internet erişimine sahip olması gibi ileri teknolojik gelişmeleri takip ederken hem de futbol (tabii ki Amerikan futbolundan bahsediyorum), basketbol (Golden State Warriors tam San Francisco'nun takımı olmasa da bayağı yakın bir takım) gibi sportif girişimleri de gönülden desteklemeleri, hem belirli bir gelir düzeyi üzerindeki ortalama insan poülasyonuna sahipken bir yandan da rekor sayıda evsiz barındırması gibi kontrast gerçeklerle şekillenmiş bir şehir.

Bu nedenle iş nedeniyle ABD'ye gideceğimi öğrendiğimde hemen birkaç ay geçireceğim yer olan Tucson, Arizona'nın haritadaki yerine bakıp SF'ye uzaklığına baktığımı hatırlıyorum. Arabayla gidilemeyecek kadar uzak olduğunu görünce azıcık üzülmüş ama hevesimi kaybetmemiştim. Tucson'a gittikten sonra SF'ya seyahat seçeneklerini incelemiş ve bir seyahat websitesinden uçak+otel paketi alarak gerçekten de uygun bir fiyata erişim ve konaklama sorununu halletmiştim. O sıralarda Tucson'da benimle birlikte olan iş arkadaşım Burak da benimle beraber gelecekti, böylece seyahat arkadaşım da olmuş oldu. Gerçi bilenler için SF'ya iki yalnız erkek olarak gitmenin bazı yorumlara yol açabileceğini biliyorduk :); bilmeyenler için ise kısa bir not : SF ABD'de eşcinsellerin başkenti olarak anılır. Amerikan filmlerinde (özellikle komedi türünde olanlarda) bu duruma bir çok gönderme ile karşılaşabilirsiniz.

Seyahatimiz Cuma sabahı başlayıp Pazar akşamı bitecek şekilde uzun bir haftasonunu kapsıyordu. Cuma sabah erkenden SF'ye indikten sonra şehrin merkezine inen metro hattıyla hiç aktarma yapmaksızın otelimizin bulunduğu Market Street'e geldik ve otelimizin (Ramada Hotel) hemen metro çıkışında olduğunu, ayrıca streetcarların ve otobüslerin önünden geçtiğini ve de hareketli bir cadde de bulunduğunu görünce daha ilk dakikadan seyahatin geri kalanınında da her şeyin rast gideceğini hissettik. Çok erken check-in yapmamıza rağmen erken boşaltılan iki oda olduğunu (evet, iki oda, lütfen uzatmayın) ve bizi o odalara yerleştirebileceklerini söylediklerinde gezinin rast-gitme-serisinin bir sonraki halkası eklenmiş oldu. Daha sonra bu halkaya otelin hemen üst sokağında bulduğumuz bir Türk lokantası da eklenecekti, ki o sıralarda Türkiye'den ayrı geçirdiğim 3. ayın içerisinde olduğumdan ne kadar önemli bir olay olduğunu tahmin edersiniz.

Otele yerleştikten sonra hemen gerek seyahat öncesi internetten gerekse broşürlerden oluşturduğumuz mutlaka-görülmesi-gereken-yerler-listesini elimize aldık ve sırasıyla gezmeye başladık. Rast-serisinin çok önemli bir halkası olan Aralık ayı ortasındaki güneşli haftasonu boyunca SF'nin alamet-i farikaları streetcarlar uzun mesafeler için en önemli ulaşım araçlarımızdı ama biz daha çok yürümeyi tercih ettik. Birçok büyük turistik şehirde olan 3-günlük pass bilet SF'da da vardı normal olarak ve bu kart ile streetcarları, tramvayları, otobüsleri kullanabiliyordunuz. 3 gün boyuca sabah erken saatlerden akşam saatlerine kadar aralıksız gezdik, ancak geceleri gerek yorgunluktan (bahaneee) gerekse iyi araştırma yapıp gidilebilecek yerleri iyi çalışmamaktan değerlendiremedik.



Aradan bu kadar zaman geçtikten sonra detayları hatırlayamamakla birlikte şehrin yine alamet-i farikalarından birisi olan Golden Gate köprüsünü ve hemen alt tarafında turistler için ayırılmış alanları beğendiğimi hatırlıyorum. Yukarıda bahsini ettiğim Vertigo filmindeki ünlü parktan denize atlama sahnesinin çekildiği park, sahil boyunca jogging yapan insanların daha ileriye gitme şanslarının olmadığı için parka yerleştirilmiş bir el vurma yeri ile o insanlara bir hedef koyma ince düşüncesi, Golden Gate köprüsünün hikayesinin kısaca özetlendiği ve köprüyü taşıyan kablolardan bir tanesinin kesitini de içeren küçük bir tanıtım meydanı ve sonrasında bizim köprülerimizden farklı olarak köprü üzerinde yürüyüş imkanı aklıma gelen detaylar.


Bir diğer güzellik de Fishermen's Wharf diye adlandırılan ve şehrin en turistik bölgelerinden birisi olan sahil bölgesiydi. Bu bölgede bol bol yemek mekanı, turistik eşyalar satan dükkan ve marinada dinlenen deniz ayıları görebilirsiniz. Genel turistik havasının getirdiği hoş atmosferinin yanı sıra buranın benim için en ayırt edici özelliği hemen merkezde yer alan, adını şu anda hatırlayamadığım büyük fırındı. Değişik değişik ekmekler ve hamur işleri pişiren bu mekan sadece fırın olarak değil pişirdiklerini sunan bir kafe / restoran özellği taşıyordu aynı zamanda ve sundukları en ünlü yemek ise Clam Chowder. Bizim Trabzon ekmeklerine benzeyen ama ebat olarak biraz daha küçüğü olan ekmeğin tepesinin tencere kapağı gibi kesilip içinin hamurunun boşaltılarak oluşturulan alana biraz yoğun bir çorba diyebileceğimiz Clam Chowder'ın doldurulması ile sunulan bu çorba şimdiye kadar tattığım en güzel yemeklerden birisi diyebilirim. Yolunuz oralara düşerse mutlaka deneyin.

SF bildiğim kadarıyla ABD'nin en çok evsizini barındıran şehir, ama bu konuyla alakalı ilginç bir bilgi o evsizlerin önemli bir kısmının zorunluluktan değil seçerek evsiz oldukları yönünde ama bu ne kadar doğru tabii kestiremiyorum. Ama gerçekten de hiç o kadar evsiz görmemiştim, her köşe başında birkaç evsizle karşılaşmamak işten bile değil ama mesela bazı yerler var ki (Market Street üzerindeki bir McDonald's gibi) aynı anda onlarca evsizi bir arada görebilirsiniz.


SF hakkındaki son anekdotum ise Aralık ayında bile sahillerin kalabalık olması ve gençlerin kumun tadını sonuna kadar çıkartması. Burak ile yaptığımız uzun yürüyüşlerden birisinde artık yorgunluktan ve açlıktan bir marketten aldığımız sandviçleri sahil kenarında oturmuş yerken bir grup (tahminen üniversiteli) gencin değişik bir oyun oynadığını gördük. Kumlar üzerinde sanal olarak belirlenmiş yaklaşık birbuçuk basketbol sahası uzunluğunda bir alanda iki takım halinde ve frizbiyle oynanan bu oyunda (daha sonra adının Ultimate Frisbee olduğunu öğrenecektim) aynı takımdaki oyuncular frizbiyi birbirlerine ulaştırmak suretiyle karşı gol çizgisini geçmeye çalışırken diğer takımın oyuncuları frizbinin bir sonraki oyuncuya erişimini engellemeye çalışıyorlardı. Buradaki önemli nokta şu : frizbiye sahip olan oyuncu artık hareket edemiyor ve frizbiyi eline aldığı noktada çakılı halde açıkta frizbiyi ulaştırabileceği bir arkadaşını kollamaya başlıyor, bu noktada rakip oyuncu frizbiyi rahatlıkla atmasını engellemek için uğraşırken yine de çok yakın bir müdahelede bulunamıyordu. Oldukça hareketli, zevkli, basit ve bence en önemlisi erkek-kız karışık oynanan bu oyun kesinlikle ilgimi çekmişti. Daha sonra bunun biraz modifiye edilmiş halini (yani frizbi yerine tek elle tutulabilecek büyüklükte bir top) Saros sahillerinde bizim çocuklarda oynamıştık ve bayağı da zevk almıştık. İnternetten ultimate frisbee yazarsanız oyunla ilgili bir çok siteye ulaşabilirsiniz.

Uzun yıllardır hayalim olan Amerika'nın Batı sahilini yukarıdan aşağıya kiralık bir arabayla (Mustang olması tercih sebebi) gezme planının başlangıç noktası olacak San Francisco'yu ziyaret için (bitiş noktası ya San Diego olur ya da gazımızı alırsak Meksika'nın kuzey şehirlerinden birisine kadar da gidebiliriz belki) herhalde Meriç'in bu geziyi kaldırabileceği 4-5 yaşlarına kadar (en erken) beklememiz gerekeceğinden büyük bir sürpriz olmazsa ancak birkaç yıl sonra görebileceğim, sabırsızlıkla bekliyorum.