12 Eylül 2008 Cuma
İlk Paul Auster'ımı Okudum...
Paul Auster son 20 yılın en popüler ve aynı zamanda en yetenekli Amerikalı yazarlarından gösteriliyorsa da, bendeki imajı zor okunan bir yazar olduğu şeklinde olduğundan şimdiye kadar hiç okumaya çalışmadım, merak da etmedim. Uygun zamanın gelmesini bekledim diyebilirim ama zamanı neye göre belirlediğimi söyleyemem. En sonunda bir kitabını seçmeye ve şansımı denemeye karar verdim ve sonuç olarak Yükseklik Korkusu'nu (Mr. Vertigo) okudum. Komik gelebilir ama seçme nedenlerimden birisi Hitchcock'un çok sevdiğim Vertigo filmini çağrıştırmasıydı ve kitabın arkasındaki özet/yorumlar da kitap konusunda olumlu izlenimler verdi açıkçası.
Kitap kısaca, sokaklarda büyüyen bir çocuğun bir adamla karşılaşmasını ve adamın ona uçmayı öğreteceğini vaat ederek kendisiyle gelmesini istemesiyle başlıyor ve bu konu üzerinde gelişiyor. Daha sonra "Harika Çocuk Walt" olacak çocukla "Yehudi Usta"nın hikayesi böyle başlıyor ve 250 sayfa boyunca devam ediyor. Uçmayı öğrenme sürecinde çektiği sıkıntılar, yaşlı bir kızılderili kadın ve kendisi gibi seçilmiş dahi bir zenci çocukla olan ilişkileri daha da önemlisi Yehudi Usta'nın ona hayat konusunda verdiği derslerle akıyor kitap ve her sayfası insana ilginç bir tat bırakıyor. Kitapta bol bol acı, ölüm varmış gibi görünse de insanın damarlarına bir iyimserlik duygusu salıyor aynı zamanda. Auster'ın hikaye anlatımı konusunda becerisi (ve tabii ki İlknur Özdemir'in başarılı çevirisi) gerçekten de övgüyü hakediyor. Okudukça devamını getirme konusunda içimde bir istek duydum ve kısa zamanda kitabı bitirdim. İlk Auster'ım olarak seçilebilecek belki de en uygun kitaplardan birisini seçmenin ve Auster'ı geç de olsa keşfetmiş (!) olmanın mutluluğu ve gazıyla şimdi kendime Auster'ın 2 kitabını daha belirledim ve aralara başka yazarlardan 1-2 kitap koymak suretiyle onları da kısa zamanda okuyacağım (seçtiğim kitaplar Leviathan ve Köşeye Kıstırmak).
10 Eylül 2008 Çarşamba
Ferris Bueller... Bueller?

Film boyunca birçok eğlenceli sekans ve tekrar eden hoşluklar var, mesela filmin başında Ferris'in okuldaki arkadaşlarına telefonda çok hastalandığını ve hatta ölüm tehlikesi yaşadığını söylemesinin ardından okulda bir kampanya başlatılır ve film boyunca aralarda görürüz bu girişimi, "Save Ferris". (Hatta bu isimde çok ünlü olmasa bile bir müzik grubu da kurulmuştur yakın zamanda, Come On Eileen'in başarılı bir coverları vardır, benim de müzik listemde yer alır.) Bir de çok komik bir ekonomi profesörü vardır okulun, onun derslerine dikkat edersiniz. Son olarak filmin sonunda jenerikleri izleyin, hem jenerik boyunca hem de sonunda hoş bir iki sahne daha var.
5 Eylül 2008 Cuma
Nick Hornby

Benim Nick Hornby'i keşfetmem ise çok net olarak hatırlamıyorsam da sanırım High Fidelity ile oldu. Daha öncesinde Fever Pitch adındaki kitabının ününü duymuştum ama Türkçe'ye çevrilmemiş olması ve o dönemlerde de benim yurtdışı ile pek alakam olmaması nedeniyle okuma şansım olmamıştı. John Cusack'ın başrolde oynadığı High Fidelity, bir plak dükkanı olan 30'larındaki kahramınımızın kız arkadaşının onu terk etmesinin ardından geçmişteki ilişkilerini irdelemesi ve nerede yanlış yaptığını aramasını konu ediyordu. Böyle söyleyince biraz psikolojik bir filma havası yaratsa da, filmin (ve tabii ki kitabın) müzikle içiçe olması ve yan karakterlerin renkliliği, filmi seyredilesi ve kitabı da okunası yapıyor. Filmi çok beğenmiş, daha sonra yurtdışından aldığım ingilizce kitabını da çok severek okumuştum. Kardeş blog Across The Universe'de Midget kardeşimin yaptığı "En iyi 5 ..." listelerinin kaynağı işte bu kitaptır. Kitap boyunca arkadşlarıyla beraber en iyi 5 listeleri yapar durur kahramanımız. Yıllar sonra kitap Türkçe'ye Sel Yayıncılık tarafından Ölümüne Sadakat adıyla çevrildi ve açıkçası çok da güzel bir kapağı var. Türkçesini okumadığım için çevirinin başarılı olup olmadığı konusunda ne yazık ki bir yorum yapamayacağım ama Sel Yayıncılık'tan okuduğum kitaplar genellikle başarılı çıktı şimdiye kadar. Filmle ilgili bir süpriz ise, Bruce Springsteen'in yani Patron'un filmdeki cameo rolüdür.

Müziğin ciddi bir arkaplan oluşturduğu High Fidelity yazarın ilk romanı idi ve yukarıda da bahsettiğim gibi bu kitabın öncesinde de bir kitabı var ki, (kitap otobiyografik özellik taşıyor, bir roman değil) futbol üzerine yazılmış kitaplar listesinde "En İyi 5"te yer alır her zaman, Fever Pitch. Yine kitabın çıkışından çook sonra Türkçe'ye Futbol Ateşi olarak çevrilen (bu kitabın da Türkçesini okumadım ama çevirisini CNN Türk'teki Futbol Ekstra'dan göz aşinalığımız olan on parmağında on marifet sahibi ama beni en çok şaşırtanı olarak Eurosport Türkiye'nin genel yayın yönetmenliğini yapan Bağış Erten yapmış) Fever Pitch yazarın futbolun hayatında nasıl yer etmeye başladığını, nasıl Arsenal fanatiği olduğunu kronolojik bir sırayla anlatıyor. Kitapta bölümler spesifik bir tarih ve Arsenal'in kimle oynadığı şeklinde ayrılıyor (burada hemen aklıma Hakan geldi, sorun mesela 1987 yılında Fenerbahçe sezonun 5. haftasında kiminle maç yapmış, kim kaçıncı dakikada gol atmış, söylesin). Babasıyla ilişki kurmak için gitmeye başladığı Arsenal maçları zamanla yazarın kimliğinde önemli bir yer tutmaya başlıyor, tıpkı Fenerbahçe'nin bizim kişiliğimizde taşıdığı önemli rol gibi. Biz erkeklerin futboldan ne anladığımızı sorgulayan bayanların okuması gereken bir kitaptır. Bu kitap da normal olarak sinema perdelerine aktarıldı hem de iki kez. Birincisi normal olarak İngiltere'de ve orjinaline sadık olarak futbol temalıydı. Bu filmi uzun yıllar aradıktan sonra sonunda bu senenin başında bizden uçak teslim almaya gelen Arsenal fanatiği bir İngiliz'in sayesinde (ben onu Fenerbahçe'nin PSV ile oynadığı şampiyonlar ligi maçına götürünce o da jest olsun diye filmin dvd versiyonunu İngiltere'den sipariş edip bana hediye etmişti) edindim ve izledim. Film kitaptaki otobiyografik temaları alıp ister istemez dramatik bir yapı olması amacıyla hayatında Arsenal'in çok önemli bir rol oynadığı bir öğretmen üzerine kurulmuştu. Arsenal'e duyduğu tutku öylesine güçlü ki hiç bir kadınla ilişkisi yürümüyor, ta ki yeni bir öğretmenle tanışana kadar. Daha sonra Amerikalılar da bu kitaba el attılar ve Amerika'ya uyarladılar. Öyle olunca tutkunun futbol olması beklenemezdi, onlar da spor dalı olarak beyzbolu, takım olarak da Boston Red Sox'ı konu yaptılar. Normalde bu tip uyarlamalar çok başarılı olmasa da takım tutkusunun, fanatikliğin erkek doğasındaki yerinin evrenselliği nedeniyle Amerikan versiyonunu da çok beğediğimi söyleyebilirim (bir de tabii, işin içine Drew Barrymore giriyor). Her iki filmi de aralıkla izleyin beğeneceksiniz.
Hornby'nin filme aktarılan bir diğer kitabı About A Boy. Bu sefer de, aslında bir değil iki oğlandan bahseden bir kitap var karşımızda. Birisi 10'lu yaşlarında çevresiyle uyum sorunu yaşayan ve intihara eğilimli bir anneye sahip bir çocuk, diğeri 30'lu yaşlarında hayatta hiçbir hedefi, kaygısı, bağı olmayan baba parasıyla yaşayan başka bir "çocuk". Bu ikisinin yollarının kesişmesi ve ikisinin birbirinin hayatını etkilemesini konu ediyor kitap. Yine başarılı bir uyarlama olarak yorumlayabileceğim filmde Hugh Grant oynamıştı ve bence Hugh Grant'in en güzel filmlerinden birisidir. Kitabın adı, filmde pek ön planda olmayan ama kitapta sık bahsi geçen Nirvana'nın About A Girl'ünden esinlenmiş.
Hornby'nin okuduğum diğer kitaplarından söz edecek olursam, en son kitabı "Çat!" Türkçe okuduğum ilk (ve şimdilik tek) kitabı ama çok da beğenmedim, en azından Hornby okumaya bu kitapla başlayın istemem. How To Be Good'u da favorilerim arasına koyamayacağım ama diğer kitaplarını beğenirseniz bu iki kitabı da yazarın müdavimi olarak okursunuz. Sondan bir önceki kitabı A Long Way Down'ı (Türkçe'ye Aşağı Düşerken diye çevrildi) alalı çok oldu ama bir türlü okuma fırsatım olmadı, şimdi Türkçeye de çevrilince İngilizcesini okumak da gözümde büyüyor açıkçası. Bu arada bu kitabın da filme çekilme ihtimali varmış, ne zaman olacağı belli değil ama kitabın film haklarını Johnny Depp almış diye duydum.
Bu romanların dışında Hornby'nin okuduğum iki kitabı daha var ama bunlar toplama gibi. Birisi futbol diğeri müzik ile ilgili. Müzikle ilgili olan kitabı Songbook, yazarın kişisel olarak hayatında önemli rol oynayan, duygusal çağrışımlar yapan şarkılar hakkında yazdığı denemelerden oluşuyor. Futbolla ilgili olan My Favourite Year: A Collection of Football Writing'de ise yazar bu sefer editörlük görevi güdüyor ve değişik kişilerin yazdığı ve kendi tuttukları takımlar hakkındaki hislerini içeren denemeleri bir kitap altında topluyor. Bu kitabın benim için en etkileyici tarafı, İngilizlerin futbol sevadısının Türkiye'deki gibi 3-4 takım etrafında toplanmıyor oluşu, herkesin kendi şehrinin, semtinin takımını tutması, o takımın nerelere düşse de asla bırakılmaması gibi kavramları ön plana çıkarması. Yanlış bilmiyorsam bu iki kitap henüz Türkçeye çevrilmediler.
Hornby halen değişik yayınlarda müzik ve futbolla ilgili yazılarına devam ediyor. Biz de yeni kitaplarını dört gözle bekliyoruz.
2 Eylül 2008 Salı
Has Been

İsim eğer tanıdık geldiyse biraz eskilere gitmeniz gerekecek, ünlü TV dizisi Uzay Yolu'nun Kaptan Kirk'ü ve yine yıllar öncesinin popüler reality programı Kurtarma:911 'in sunusucu rolünde hatırlayabilirsiniz onu. Aslında ilk başlarda Ağır Abiler Serisi'nde yazsam mı diye düşündüm ama sonra aklıma oynadığı birkaç rol geldi de vageçtim (bkz. Sandra Bullock'la Miss Congeniality serisi).
Uzun lafın kısası, William Shatner'ın Has Been'i kesinlikle tecrübe edilmesi gereken bir albüm, tavsiye ederim.
31 Ağustos 2008 Pazar
İki kitap önerisi : Tembel Ayaklanması ve Statü Endişesi
Öncelikle belirtmek isterim ki, okuyacak kitap seçimlerimin arasında kişisel gelişim kitapları neredeyse hiç yer kaplamaz. Bu tip kitapların işe yaramaz olduğunu düşündüğümden değil ama nedense pek çekici gelmiyorlar. Ama aşağıda bahsini edeceğim iki kitap direkt bu amaçla yazılmamış olsalar da size çok fazla şey veren iki kitap olarak kütüphanenizde yer alabilir.
Daha önce de belirttiğim gibi, Tembel Ayaklanması'nın ana hedefi 20. yüzyılla beraber endüstri devrimi ve kapitalist düzenin yaşamımızı nasıl değiştirdiğinini ve yaşam kalitemizin yavaş yavaş nasıl farkettirmeden aşağı çekildiğini, düzenin insanların daha çok çalışması üzerine nasıl değiştirildiğini gözönüne sermek. Çalışmayla ilgili bir derdi yok yazarın ama çok basit keyiflerimizin de unutulduğunu, uyumanın, uzun öğle yemeklerinin, çay saatlerinin, dostlarla geçirilen içkili sohbet ortamlarının güzelliğini nasıl unuttuğumuzu, daha da önemlisi nasıl unutturulduğunu anlatıyor. Bunu yaparken tarihten örnekler, ünlü yazarlardan, politikacılardan, şairlerden, filozoflardan anekdotlar, alıntılar kullanıyor ve bu da kitabın okunrluğunu kolaylaştırıyor ve içeriğin yazarın kişisel tembellik isteğinden daha kapsamlı olmasını sağlıyor.
Kitabı okurken çok keyif aldım ve aynı zaman da rahatsız da oldum. Çalışma düzenine ne kadar gömüldüğümün ve bir iki geri adım atıp kendime bakmam gerektiğinin farkına vardım. Buna benzer hisleri Alain de Botton'un "Statü Endişesi"ni okurken de duymuştum. Onda da, de Botton insanların üzerinde Demokles'in kılıcı gibi duran statü endişesinin farkına varmamızı ve durup üzerinde ayrıntılı düşünmemizi sağlamıştı. Hani insan üzerinde bir baskı, bir rahatsızlık hisseder de üzerine düşünmez ya da adını koyamaz ya, bu tip kitaplar öncelikle bu baskıların farkına varmamızı ve bir kez farkına vardıktan sonra da atacağımız adımları daha kolay belirlememizi sağlıyor.
Sonuç olarak, Tom Hodgkinson'ın "Tembel Ayaklanması : Yan Gelip Yatmanın Manifestosu"nu ve bonus olarak da Alain de Botton'un "Statü Endişesi"ni okuyun derim. İnanın memnun kalacaksınız.
30 Ağustos 2008 Cumartesi
Meriç ile ilk 6 ay
21 Ağustos itibarıyla Meriç'imiz 6 ayını doldurmuş oldu. Bu bahaneyle Meriç, bebekler ve birlikte geçirdiğimiz ilk 6 ay hakkında bir yazı yazmak istedim. Aslında tembel bir insan olmasam ve günlük tutmak gibi bir alışkanlığım olsa Meriç'in doğumundan sonra yaşadıklarımız, hissettiklerim, anlık heyecanların yer aldığı notlar dizisi yazmak isterdim, ama beni tanıyanlar bilir ki bu tip şeyler bana göre değil, blogu bile şu ana kadar devam ettirmiş olduğuma şaşıyorum.
Bir "kaza" sonrasında aramıza katılmak üzere yola çıkan Meriç, dünyaya acele gelme konusundaki ısrarını gebelik döneminin sonunu da beklemeyerek devam ettirmiş ve normal sürecin 3 hafta öncesinde bir sabah sürprizi ile yolun sonunun başlangıcını yapmıştı. Allahtan hala işe gitmemiş olduğumdan arabaya atlayıp hastaneye (emniyet şeridini ilk defa gerçek amacıyla kullanmış olmuştum ama yaklaşık 2 ay sonrasında ceza makbuzu da evimize gelmişti, EDS kameralarının çektiği fotoğrafı anı olarak saklıyoruz) gittik ve yaklaşık 8 saatlik bir normal doğum sürecinin ardından 16.41 gibi Meriç hazretleri aramıza katıldı. Doğumhaneye ben de girmek gibi gaflette bulundum :) ama açıkçası düşünen arkadaşlara gerek yok demekte sakınca görmüyorum. Arkadaşlar paşa paşa yukarıda bekleyin, girmenin kimseye faydası yok. Doğumhanede geçirdiğim anlarda kenarda ayakta durmaktan başka birşey yapmadım, Çiler ise bana karşı neden bilmiyorum (!) çok sinirliydi. Elini bile tutmama izin vermedi, sanki çocuğu ben tek başıma yapmışım... Doktorlara giydirdi, hemşirelere giydirdi, bana bakmadı bile, kısacası biraz asabiydi. Doktorlar alışkın olduklarından hiç kişisel almadılar hatta konu üzerine espriler falan yaptılar, cinsellikle bulaşan en önemli hastalık gebeliktir gibisinden ama ben kendimi fazla hissettim odada. Sonuç olarak Meriç dünyaya merhaba dediğindeyse tam ne hissettiğimi hatırlamıyorum ama o ana değin canlı bile olsa, ultrasonda görmüş bile olsak (3 boyutlu ultrason esminde nasıl gözüktüyse o şekilde doğdu, yüz hatları falan tamamen aynıydı) artık kanlı canlı bir birey olarak aramızdaydı. İlk tepkim sanırım çok çirkin birşey olduğu yönündeydi, normal doğum yüzünden yamuk bir kafatası, kocaman gözler (hem de kocamaaan), zayıf bir vücut (2340 gram). Filmlerde gördüğümüz gibi doğar doğmaz kıçına şaplak atıp ağlatmak gibi birşey olmadı, hemen kenarda bekleyen çocuk doktoru Meriç'i aldı, bir hemşireyle beraber temizlemeye başladı, boğazına bir tüp sokup orayı da temizledikten sonra Meriç ilk çığlığını attı, işte o anı unutamam. Gözlerim dolmadı dersem yalan olur. İyice temizlenmesinin ardından annesinin kucağına verdiler ve Çiler'in ilk görüşü de o zaman oldu. İlk tepkisi "ay çok küçüksün, çok tatlısın" şeklindeydi :)
Meriç'in ilk günleri ile ilgili ilginç olarak 2 gün boyunca pek ağlamaması (meğerse fırtına öncesi sessizlik imiş) ve yüz hatlarının çok karakteristik olmasını söyleyebilirim. Sanki büyük bir çocuğun yüzüne bakıyormuşçasına anlamlı bir surat ifadesi vardı. İlk günler normal olarak evde ziyaretçi yoğunluğu vardı, hem güzel hem de sıkıcı bir dönemdi. Herkesin yüzünde bir mutluluk ifadesi görmek (ne de olsa yakın arkadaş grubunun ve her iki çekirdek ailenin ilk bebeği olma özelliğini taşıyordu Meriç) güzeldi ama aynı zamanda her kafadan ayrı bir ses çıkması da sıkıntı vericiydi. Çocuk büyütmekle ilgili net doğrular olmadığı için birisinin dediği diğerini tutmayınca oluşan ikilem insanı daha da çaresiz bırakıyordu. O noktada tamamen kendi hislerime göre hareket etmeye karar verdim, herkesin dediğini dinleyecektim ama içimden ne yapmak geliyorsa onu yapacaktım, kendi düşen ağlamaz misali. Çiler doğum sonrası sendromu olarak bu dönemi daha zor atlattı belki ama şimdi geriye baktığımızda birbirimize destek olarak başarılı bir dönem geçirdiğimizi söyleyebilirim.
Hatırladığım kadarıyla ilk 3 hafta aşağı yukarı aynı geçti. Devamlı olarak uyuyor, emiyor ve kaka yapıyordu. Ama 3üncü haftadan itibaren artık büyümeye, dünyaya geldiğinin iyice farkına varmaya ve giderek bizi zorlamaya başladı. Ağlama nöbetleri giderek arttı, özellikle akşamları yoğunlaşan bu nöbetler bizi ilk önce ürküttüyse de internette yaptığımız araştırmalar kolik sendorumuyla tanışmamızı sağladı. Bu konu biraz karışık, bebeklerin ortalama olarak ilk 3 ayda nedensiz ağlamalarına kolik sendromu deniyor ama bazı çevrelere göre işin kolayına kaçmak olarak değerlendiriliyor; ne olursa olsun henüz net bir çözümü yok bu sendromun ve bunu kabullenip kendinizi yiyip bitirmeden bu dönemi atlatmanız gerektiğini söylüyorlar. Biz de Meriç'in ağlama nöbetlerini kabullendik, eğlendirmek için elimizden geleni yaptık, kolik için özellikle bestelenmiş parçalardan oluşan Buzuki Orhan Osman'ın albümünü dinlettik (internetten çok iyi yorumlar okumuştuk). Evdeki ipod + dock sistemi artık sadece Meriç'in emrine amadeydi ve ardı ardına onun seveceği şarkıları çalıyorduk. İlk zamanlar Kolik albümü ile devam etiysek de sonrasında ilginç bir keşifte bulunacaktık. Amy Winehouse... evet, Meriç Amy'nin sesini duyduğu zaman ağlamayı kesiyordu, özellikle de Rehab çalınca ne kadar coşkuyla ağlıyor olursa olsun ağlamayı kesip sesin geldiği yöne doğru merakla kafasını uzatıyordu. Bundan sonraki birkaç haftayı ise ev sakinleri olarak hatırlamak istemiyoruz, neredeyse hep Amy şarkıları çaldı evde, halen radyoda bir şarkısı çalmaya başladığı zaman direkt çeviriyorum kanalı. Herhalde canlı olarak izlemediğim sürece bir daha uzun süre Amy Winehouse dinlemem.
İlk başlardaki sebepsiz ağlamalara sonrasında gaz sancıları eşlik etmeye başladı. Çok gazlı bir bebek olduğu için gaz ilacı (Neobaby) ve rezene takviyesine başladık. Özellikle rezeneyi halen de çok severek içer, içeriğindeki anasondan mıdır nedir? Ağlaması, gazı eksik olmadığı için genelde kucağımızda büyüdü diyebiliriz, kucağa alıştırmayın şeklindeki tüm uyarılara rağmen aksini yapma gibi bir şansımız olmadı. Kucakta gezmeyi sevdi, battaniyede iki kişi tarafından sallanarak uyumaya alıştı (ama inat ettik, hala eve çingene salıncağı kurmadık) ama biz memnunuz halimizden, biraz yorucu oluyorsa da Meriç'in olduğu yerde yatıp hareketsiz bir şekilde yukarıya bakmasındansa kucağımızda sağı solu merakla inceleyip gezmesini daha verimli buluyoruz.
3üncü hafta ile 3üncü ay arası aşağı yukarı aynı geçti denebilir, tabii ki büyüdü, arada 2 aylıkken sünnet oldu, daha bir tatlılaştı falan. Ama 3 aylık olduğunda sanki sihirli bir değnek değmişçesine değişti bana göre. Birdenbire büyüdü gibi geldi bana, tavırları, bakışları, ağlaması, gülmesi herşeyi çok keskin bir şekilde değişti, hem de sadece birkaç gün içerisinde. Uzun süre görmeyen birisinin değişmiş olduğunu söylemesi normal olur ama her gün gören birisi olarak bizim için bile çok açık bir değişimdi bu. Çok hoşumuza gitti, hem de dedik ki tamam artık gazı biraz azalır daha rahat günler geçirmeye başlarız ama hiç azalmadı ne yazık ki. Temposu biraz olsun düşdüyse de yine akşam 7'den sonra bir huzursuzluk hali devam ediyordu. Gazı aynen devam ediyordu, bunu gözle görebiliyorduk, buna bir de havaların sıcaklığı eklendi. Ne yazık ki Meriç de tıpkı babası gibi sıcaktan rahatsız oluyordu ve garip ama çok fazla terliyordu. Allahtan banyodan korkmuyordu da sıcaklarda bir de banyo stresi ile uğraşmadık.
3üncü ay ile 6ıncı ay arası normal gelişimini devam ettirdi, çok keskin bir değişim olmuyordu artık, ellerini kollarını daha verimli kullanmaya, seslere karşı daha bilinçli tepki vermeye başladı normal olarak. Aslında en önemli değişim, 3üncü ayda Çiler'in artık işine geri dönmesi oldu. Artık evde anneannesi dışında yeni bir insan, bir bakıcı da görmeye başladı Meriç. İlk günlerde biberondan beslenmede problem yaşadıysak da, o günleri uykusunda beslenmeyle geçiştirdik (içgüdüsel olarak emiyordu), sonrasındaysa alıştı. Gerçi akşamları 6 gibi annesinin geleceğini biliyormuşçasına biberondan birşey emmeyi reddediyordu, ta ki annesini kapıda ağlayarak karşılayıncaya kadar.
İlk 3 aydaki oturmama düzeni ikinci 3 ayda da devam etti, buna bir de hiç durmayan el, kol, ayak hareketleri eklendi. Durmaksızın her organını oynatıyordu, yüzme, bisiklete binme, koşma gibi tüm eylemleri havada kendi kendine yapıyordu. Bu kadar hareketli olunca bir türlü hedeflediğimiz kiloları almadı, normal bebekler için 1 ayda alması gereken kilonun alt limitinin biraz altında kaliyordu hep ama doktor bu kadar hareketli bir bebek için bunun normal olduğunu söyledi, eğer 6. ayın sonunda hala kilosu az olursa kan testi yaparız diye karar verildi. Allah'tan bu kararı almışız çünkü 6. ayın sonunda yapılacak testlerde bizi başka bir sürpriz bekliyordu.
İlk üç ayda sadece anne sütüyle beslendi, sonrasında ise bir süre annesinin sağıp kenara koyduğu sütlerle ve daha sonra da yardımcı mamalarla sürdürdü beslenmesini. Buna zamanla yoğurt, meyve suyu, sebze suyu gibi ek besinler eşlik etti. Ciddi zorluklar çıkarmadı bunları yemekte, arada sırada huysuzlandığı oldu tabii ama aç olmamasından kaynaklanıyordu bu huzursuzluklar. Tepkileri bizim için anlam taşımadığından, ağlamalarını, huzursuzluklarını hep kendimiz birşeylere yormaya çalıştık ve bu da bir noktadan sonra sıkıcı olmaya başladı. Her geçen hafta büyüdükçe ve tepkileri biraz olsun anlam kazandıkça işler de kolaylaşmaya başladı, aç olduğu zaman ayrı, uykusu olduğunda ayrı, bir sancısı olduğunda ayrı ağlıyordu.
6ncı ayının sonunda gittiğimiz aylık doktor kontrolünde ise yukarıda bahsini ettiğim bombayı patlattı sevgili oğlumuz. Yavaş kilo almasının çok hareketli olmasının dışında bir fizyolojik nedeni olmadığından emin olmak için yaptırdığımız kan ve idrar tahlillerinin sonucunda hiç beklenmedik birşey çıktı ve Meriç'in kum döktüğü anlaşıldı. Hemen ardından yaptırdığımız böbrek ultrasonunda da sol böbreğinde kum / taş taneleri olduğu görüldü. Şu an itibariyle konuyla ilgili yeni bir gelişme yok, önümüzdeki hafta içerisinde bu konuda uzman bir doktora gidip sonraki aşamaların ne olacağına karar verecek ve çok büyük ihtimalle (inşallah) ilaç tedavisiyle bu dertten de kurtulacağız.
Eskiden beri nazar olayına inanan bir insan olarak Meriç'in doğumunun ardından bu inancım daha da güçlendi. Yeni bir baba olarak insan ne kadar engellemeye çalışsa da devamlı oğlundan bahsetme güdüsüyle hareket ediyor. Öyle olunca da, çocuğun anlık olumsuz yöndeki değişimlerini hep nazara yoruyor ve kendi kendine tamam bir daha ondan uluorta bahsedip insanların nazarını üzerine çekmeyeceğim diyor. Gerçi kimsenin günahını almayayım, en çok anne babanın nazarı değer derler, olmaz diyemiyorum, ben bile bakarken devamlı bir hayranlık duygusuyla bakıyorum, arada bir gözümü kaçırmak ihtiyacı duyuyorum.
Siz yine de lütfen yazıyı okuduktan sonra bir Maşallah çekin olur mu! :))
Not : Bu kadar uzun yazı yazdım ama kendi duygularımdan pek hissetmedim sanırım, baba olduktan sonra neler hissettiğimi en kısa zamanda yazmaya (ve kısa tutmaya) çalışacağım.
29 Ağustos 2008 Cuma
Aç Kalın, Budala Kalın
"Dünyanın en önemli üniversitelerinden birinin diploma töreninde sizlerle birlikte olmaktan onur duyuyorum. Ben üniversite mezunu değilim. Doğrusunu söylemek gerekirse, ilk kez bu vesileyle mezuniyete bu derece dahil olma fırsatını yakalamış oldum. Bugün hayatımla ilgili üç hikaye anlatmak istiyorum. Hepsi bu. Büyük sözler değil. Sadece üç hikaye.
İlk hikaye noktaların birleştirilmesi hakkında; ilk altı ayın ardından Reed College'dan ayrıldım ancak okulla tam olarak bağımı koparmadan önce de bir 18 ay kadar ortalıkta dolandım. Peki niçin ayrıldım?
Tüm bunlar daha ben doğmadan başladı. Biyolojik annem üniversite öğrencisi olan, genç, bekar bir kadındı; beni evlatlık vermeyi kararlaştırdı. Kendisi çocuğunun bir üniversite mezunu tarafından evlat edinileceğinden o derece emindi ki her şey benim doğumdan itibaren bir hukukçu ve karısı tarafından evlat edineceğim şeklinde ayarlanmıştı. Ancak bir şey hesaplanmamıştı: Dünyaya geldiğimde beni evlat edinecek olan çift son dakikada bir kız çocuk üzerinde karar kıldı. Bu durumda bekleme listesinde olan ebeveynlerime gecenin ortasında bir telefon geldi: "Beklenmedik bir şekilde bir erkek çocuğumuz oldu; onu istiyor musunuz?" Aldıkları cevap "tabii ki" oldu. Ancak daha sonra biyolojik annem, annemin üniversite mezunu olmadığını, babamın ise liseyi bile bitirmediğini öğrendi. Bunun üzerine evlatlık verme kararından caydı. Ancak birkaç ay sonra ebeveynlerim beni üniversiteye göndereceklerine dair söz verince razı oldu.
Ve ben doğduktan 17 yıl sonra üniversiteye gittim. Ama safça Stanford kadar pahalı bir üniversite seçtiğimden işçi olan annem babamın bütün birikimi okul masraflarımı karşılamak için harcandı. Altı ay sonra bunun bir anlamı olmadığını fark ettim. Hayatta ne yapmak istediğimle ilgili hiçbir fikrim yoktu ve okulun da bu konuda bana nasıl yardımcı olacağını bilmiyordum. Yalnızca anne babamın birikimlerini harcamakla meşguldüm. Böylece okulu bırakmaya karar verdim; o sıralarda bu kararı verirken biraz kaygılıydım ama şimdi geriye dönüp baktığımda en doğru kararlarımdan biri olduğunu görüyorum.
Okuldan ayrıldığım günler pek de romantik değildi. Artık yurtta kalamıyordum; arkadaşlarımın odalarında yerde yatmaya başladım. Yiyecek satın almak için Cola kutularını 5 sente satıyor, haftada bir Hare Krishna mabedinde iyi bir yemek yiyebilmek amacıyla her pazar geceleri kentte yedi mil yol yürümek sorunda kalıyordum. Ama bunu sevdim. Özellikle de merak ve sezgilerimin izinden giderek düşe kalka yaşadığım o süreç daha sonrası için paha biçilmez bir değere sahip oldu. Şimdi size bu konuda bir örnek vereyim.
O sıralarda Reed College ülkenin en iyi kaligrafi eğitimini veriyordu. Artık okuldan ayrıldığım ve derslere girme zorunluluğum olmadığı için kaligrafi kurslarına katılmaya karar verdim. Burada öğrendiklerim tek kelimeyle mükemmel, tarihsel ve bilimin algılamayacağı derecede sanatsal bir inceliğe sahipti; tam anlamıyla büyülenmiştim.
Aslında kaligrafi kursunda öğrendiklerimin gerçek hayatta pratik bir karşılığı olacağı umudum yoktu. Ancak 10 yıl sonra ilk Macintosh bilgisayarını tasarladığımızda hepsini hatırladım. Böylece güzel bir yazı ve baskısı olan ilk bilgisayarı yarattık. Eğer üniversitede o kurslara gitmemiş olsaydım, Mac'in bu derece çeşitli yazı türleri ya da bu derece orantılı aralıklı fontları olmayacaktı. Ve de Windows'un Mac'i taklit ettiği hesaba katıldığında hiçbir masaüstü bilgisayarı bunlara sahip olamayacaktı. Tabii ki, üniversitedeyken bu noktalar arasında bağıntı kurmak mümkün değildi. Ancak on yıl sonra geriye dönüp baktığımda bu bağlantıları kurabiliyorum.
Öte yandan, geleceğe bakarak da noktaları birleştiremezsiniz; yalnızca geriye bakarak bunları birleştirebilirsiniz. Bu nedenle noktaların bir şekilde geleceğinizi şekillendireceğini bilmelisiniz. Yani bir şeye inanmalısınız- yazgınız, yaşamınız, karma, her neyse... Bu yaklaşım beni hiçbir zaman yarı yolda bırakmadığı gibi hayatımın farklı olmasını da sağladı.
İkinci hikayem sevgi ve kaybetmekle ilgili. Erken yaşta neyi sevdiğimin bilincine vardığım için şanslıydım. Woz ve ben anne babamın evinin garajında Apple'ı yapmaya başladığımızda 20 yaşındaydım. Çok çalıştık ve on yıl içinde ikimizin bir garajda kurduğu Apple 4 bini aşkın çalışanı olan 2 milyar dolarlık bir şirkete dönüştü. Bir yıl önce en güzel ürünümüz olan Macintosh'u yaratmıştık ve ben de 30 yaşıma basmıştım. Ancak daha sonra kovuldum. İnsan kendi kurduğu bir şirketten kovulabilir mi? Apple gittikçe büyüdüğünden şirketi benle beraber yönetebilecek yeteneğe sahip olduğunu düşündüğüm birisini işe aldık ve ilk yıl her şey iyi gitti. Ancak daha sonra gelecekle ilgili görüşlerimizde farklılıklar ortaya çıktı ve kaçınılmaz olarak bir tartışma yaşandı. Bunun üzerine yönetim kurulumuz ondan yana çıktı. Böylece 30 yaşımda kovuldum. Ve de bu, herkesin gözü önünde, gürültülü patırtılı bir şekilde gerçekleşti. Gençliğimi adadığım her şey elimden gitmişti ve bu çok yıkıcı bir şeydi.
Birkaç ay ne yapacağımı bilemeden ortalıkta dolaştım durdum. Bir önceki girişimci kuşağı hayal kırıklığına uğrattığımı hissediyordum; bana verilen bayrağı elimden düşürmüştüm. David Packard ve Bob Noyce'la bir araya geldim ve her şeyi berbat ettiğim için özür diledim. Apple'dan ayrılmam kamuoyunun gözünde tam bir başarısızlıktı; bu nedenle Silicon Vadisi'nden bile ayrılmayı planlıyordum. Ancak yavaş yavaş bir şeyler kafamda netleşmeye başladı - yaptığım şeyi hala seviyordum. Apple'da yaşananlar bu gerçeği değiştirmemişti. Reddedilmiştim ama hala aşıktım. Böylece yeniden başlamaya karar verdim.
O sıralarda henüz farkında değildim ama Apple'dan kovulmam aslında başıma gelebilecek en iyi şeydi. Başarılı olmanın ağırlığı yerini tekrar başlamanın hafifliğine, her şeyden daha az emin olmaya bırakmıştı. Hayatımın en yaratıcı dönemlerinden birine girmemi sağladı.
Daha sonraki beş yıl içinde NeXT'i ve Pixar adlı bir başka şirketi kurdum; ayrıca karım olacak olağanüstü bir kadınla tanıştım. Pixar'da dünyanın ilk bilgisayar animasyonlu filmi olan "Toy Story" yaratıldı; halen şirket dünyanın en başarılı animasyon film stüdyosu. Öte yandan, Apple'ın NeXT'i satın alması da bir dönüm noktası oldu ve ben böylece yeniden Apple'a döndüm; NeXT'te yarattığım teknoloji Apple'ın halihazırdaki yeniden doğuşunun merkezindedir.
Şuna eminim ki, Apple'dan kovulmasaydım bunlardan hiç biri olmayacaktı. Bu belki acı bir ilaçtı ama hastanın iyileşmesi için bunu alması gerekiyordu. Bazen hayat sopayla kafanıza vurur. Ama inancınızı hiçbir zaman yitirmeyin. Beni ayakta tutan tek şey yaptığım şeyi sevmemdi. Neyi sevdiğinizi bilmelisiniz. Bu sevgilinizi seçmeniz kadar işinizi seçmenizde de önemli bir etken. İş hayatınızın büyük bir bölümünü kaplıyor ve gerçekten tatmin olmanız için de yaptığınızın gerçekten önemli olduğuna inanmak zorundasınız. Eğer neyi sevdiğinizi bulamadıysanız aramaya devam edin. Yerleşmeyin. Her şey gönülle ilgili olduğu için bulduğunuzda zaten anlayacaksınız. Ve de tüm sağlam ilişkiler gibi bu tür ilişkiler de yıllar geçtikte iyileşir. Bu nedenle buluncaya kadar arayın. Yerleşik olmayın.
Üçüncü hikayem ölümle ilgili. 17 yaşındayken şuna benzer bir şey okuduğumu hatırlıyorum:"Her günü son gününüzmüş gibi yaşarsanız birgün mutlaka doğru yaptığınızı anlayacaksınız". Bu söz beni çok etkiledi ve geçen 33 yıl boyunca her sabah aynaya bakıp kendime şu soruyu sordum:"Eğer bugün hayatımın son günü olsaydı bugün yapmak istediğimi yapar mıydım?" Ve eğer uzun süre üst üste hayır cevabını vermişsem bir şeylerin değişmesi gerektiğinin bilincine varmış oluyordum.
Birgün öleceğimi unutmamak hayatta önemli seçimler yapmamda çok önemli bir rol oynadı. Çünkü ölüm karşısında her şey, tüm beklentileriniz, kaygılarınız, başarısızlıklarınız ya da övünçleriniz anlamını yitiriyor ve tek bir gerçekle karşı karşıya kalıyorsunuz. Öleceğinizi her zaman hatırlamak kaybetme korkusu tuzağına düşmenizi engelleyen en önemli etkendir. Zaten çıplaksınız. Bu nedenle kalbinizin sesini dinlememeniz için hiçbir neden yok.
Bir yıl kadar önce bana kanser teşhisi kondu. Pankreasımda bir tümör vardı. O zamana kadar pankreasın ne olduğunu bile bilmiyordum. Doktorlar bunun tedavi edilemeyecek bir kanser türü olduğunu söylediler, en fazla 3 ila 6 aylık bir ömür biçtiler. Doktorum bana evime gidip bir an önce yarım kalan işlerimi halletmemi tavsiye etti. Yani kibarca "ölmeye hazırlan" dedi.
Kanser teşhisi konduğu gün boyunca bu sözler kulağımda çınladı durdu. Daha sonra aynı gün akşama doğru pankreasıma endoskopi yapıldı ve tümörden birkaç hücre alındı. Beni bayıltmışlardı ama operasyon sırasında yanımda bulunan karım, aldıkları hücreleri mikroskopta inceleyen doktorların birden sevinçle haykırmaya başladıklarını çünkü cerrahi bir müdahaleyle iyileşebilecek, çok ender rastlanan bir pankreas kanseri türünü belirlediklerini anlattı. Ameliyat oldum ve şimdi iyiyim.
İlk kez ölüme bu kadar yaklaşmıştım ve umarım daha uzun yıllar boyunca da bir daha tekrar yaklaşmam. Şimdi bu süreci çok yakıcı bir şekilde yaşadığım için ölümün yararlı ancak salt düşünsel bir kavram olduğuna inandığım zamanlardan daha gerçekçi bir şekilde şunu söyleyebilirim ki, kimse ölmek istemez. Hatta cennete gitmeyi arzulayanlar bile ölmek istemezler. Yine de ölüm hepimizin kaçınılmaz olarak gideceği son durak. Ve bu özelliyle de Ölüm belki de Yaşam'ın en güzel tek buluşu. Ölüm Yaşam'ın değiştirici etkeni. Eskiyi süpürüp yenisine yol açıyor. Şimdi yenisiniz ama bir gün eskiyecek ve ortalıktan kaldırılacaksınız. Bu kadar dramatik konuştuğum için özür dilerim ama bu bir gerçek.
Zaman kısıtlı, bu nedenle başkasının hayatını yaşayarak harcamayın. Başka insanların düşüncelerinin sonucu olan dogmaların tuzağına düşmeyin. Başkalarının fikirlerinin gürültüsünün iç sesinizi bastırmasına izin vermeyin. Ve de en önemlisi, kalbinizin ve sezgilerinizin sesini dinleyin. Onlar bir şekilde ne olmak istediğinizi biliyorlar. Geri kalan her şey ikincildir.
Gençlik yıllarımda son derece büyüleyici "The Whole Earth Catalog" adında bir yayın vardı; bu o dönemde, benim kuşağımın adeta İncil'iydi. Stewart Brand adlı birisi tarafından yaratılmış ve şiirsel dokunuşuyla hayata geçirilmişti. PC ve masaüstü yayıncılığının henüz gündemde olmadığı 1960'lı yıllardı; her şey daktilolar, makaslar ve polaroid kameralarla yapılıyordu. Bir tür kağıt üzerinde Google söz konusuydu; 35 yıl sonra da Google doğdu.
Stewart ve ekibi "The Whole Earth Catalog"un pek çok sayısını yayımladılar ve artık sürecini tamamladığına inandıkları gün de son sayısını çıkardılar. Bu, 70'li yılların ortalarıydı ve o zamanlar ben siz yaşlardaydım. Son sayının arkasında, maceraperestseniz sizin de karşılaşabileceğiniz, sabah erken saatlerde çekilmiş bir köy yolunun fotoğrafı vardı. Fotoğrafın altında da şu sözler yer alıyordu:"Aç kalın. Budala kalın." Bu sözler onların veda mesajıydı. Ben her zaman bunu kendime diledim. Ve şimdi, buradan mezun olup yeni bir hayata başlayan sizlere de aynı dilekte bulunuyorum.
Aç kalın. Budala kalın.
Teşekkür ederim."