07 Kasım 2009 Cumartesi

Bazıları hala bilginin güç olduğunu sanıyor...*


Mutluluğun Mimarisi'ni bitirdikten sonra kitaplıkta okunmayı bekleyen kitaplara şöyle bir baktığımda uzun süredir beklettiğim "Ninni"yi gördüm ve yazarı Chuck Palahniuk'un Türkçeye çevrilen son kitabını önümüzdeki günlerde satın alıp okumadan önce bu kitabı tekrar ama bu sefer anadilimde okumaya karar verdim.

Birkaç yıl önce Amerika'dan alıp ingilizcesinden okuduğum "Lullaby"ın daha sonra Türkçe çevirisini de kütüphaneme eklemiştim. Kitaba başlamamla büyüsüne tekrar kapılmam bir oldu diyebilirim, dili, tarzı, içeriği, duruşu ile sayfalar birbirini kovaladı ve normalde sadece metroda okuma alışkanlığımı nadiren bozarak evde de okuma fırsatı yarattığım enden kitaplardan birisi oldu. Daha önceki yazılarımda da belirttiğim üzere "eğer yazma kabiliyetim olsayı Palahniuk gibi yazabilmek isterdim".

Ninni'nin konusu kısaca sebepsiz yere ölen bebek olaylarını araştıran bir gazetecinin, bu ölümlerin bir ninniden kaynaklandığını öğrenmesi ve bu ölüm büyüsünün yer aldığı tüm kitapları yok etmek için yola çıkmasını anlatıyor. Ama bu romanın sadece katmanlarından bir tanesi ve bununla beraber başka katmanlar daha var. Cinli, perili evler kovalayıp, daha sonra bunları portföyüne katıp insanlara satarak, sonra geri alıp tekrar satarak iş yapan bir emlakçı; bu emlakçının büyüye inanan ve bu yönde araştırmalar yapan sekreteri ve sekrertrin ekolojik terörist, anarşist olarak adlandırabileceğimiz sevgilisi bu romanın diğer anti-kahramanları.

Kitapta bol bol alt-okuma var diyebiliriz, eline gerçekten ciddi bir güç geçen insanoğlunun bunu kaldırıp kaldıramayacağı, modern kültürün bizi dönüştürdüğü tek tip, düşünmeyen, sorgulamayan birey modeli, başkasının yaşama hakkını elimizde tutuyor olsak bunu nasıl kullanacağımız gibi... Burada önemli bir anekdot ise şu : Palahniuk'u bu kitabı yazmaya götüren etkenlerden birisi, babasının ve görüştüğü bayan arkadaşının, kadının eski kocası tarafından (kadın kocasını şiddet uyguladığı gerekçesiyle tutuklattırmış ve hapse attırmış, adam hapse girerken çıktığında intikam alacağı konusunda kadını tehdit etmiş) vahşi bir şekilde öldürülmüş olması ve mahkeme sürecinde ölüm cezasının tartışılmış olması. Chuck bu süreçte herhangi bir yorum yapmamış ama bu kitabı yazarak bir açıdan içini boşaltmış.

Ninni (tekrar) çok zevk alarak okuduğum bir kitap oldu ve açıkçası hemen yarın gidip Chuck'ın son kitabını ("Tekinsiz") alıp başlamak için sabırsızlanıyorum.

* Başlıktaki cümle, Palahniuk'un yazı stilinin bir parçası olan bazı söz dizilerinin kitap boyunca değişik yerlerde, zamanlarda tekrarlanmasının bu kitaptaki örneklerinden bir tanesi. Kitabı okurken bu ve benzeri birkaç söz dizisini birçok kez okuyacaksınız.

Bir Alain de Botton daha : Mutluluğun Mimarisi



Blogu takip edenlerin daha önce de birkaç kez konu ettiğimi bilecekleri Alain de Botton'a ait bir kitabı daha bitirmiş bulunuyorum : "Mutluluğun Mimarisi".

Orjinal adı "The Architecture of Happiness" olan kitap mutluluğun nasıl inşa edileceğini değil, mimarinin insan hayatı üzerindeki etkileri, toplumsal, sosyal, ekonomik vb. etkenlerle nasıl değiştiğini anlatan güzel bir inceleme olmuş. Olayı sadece mimari boyutta tutmayıp, endüstriyel tasarıma da uzanmış ve geçmişten bu yana gelen akımları ana hatlarıyla incelemiş. Bu aşamada kitabın en önemli artılarından birisi, yazarın diğer kitabından da görmeye alışkın olduğumuz ama bu kitap da kullanımı daha çok önem kazanan fotoğraf kullanımı olmuş. Kitabın değişik noktalarında refere ettiği yapıların, nesnelerin, illüstrasyonların resimlerinin de kitaba monte edilmesi okunması daha eğlenceli bir kitap haline getiriyor Mutluluğun Mimarisi'ni.



Modern yaşamın günümüz insanları üzerindeki etkisini, baskısını anlamaya yönelik özel bir çaba gösteren ve bu yönde çalışmalar sürdüren de Botton bu kitabıyla da oturduğumuz evin, mahallenin, şehrin ruh halimize etkilerini bize göstermeye uğraşıyor ve bence her zamanki gibi başarılı oluyor.

Çok zevk alarak okudum, size de tavsiye ederim.

13 Eylül 2009 Pazar

Jack Kerouac'ın Yolda'sı


Edebiyat tarihinin en ünlü ve en cool akımlarından olan Beat Kuşağı'nın belki de en ünlü eseri olan Jack Kerouac'ın "Yolda"sını ilk Beat tecrübem olarak okudum. Edebiyatla tamamen sıradan bir okuyucu olarak bulunduğum ilişkiyi gözönüne alarak kitap hakkında edebi eleştiriler veya akımın gerek kitap üzerindeki etkileri veya modern edebiyata katkıları konusunda söyleyebileceğim fazla birşey (hatta hiç birşey) yok.

Merak edenler internetten detaylı bakabilir ama 1950'lerde New York'ta bir grup Amerikan yazarının oluşturduğu ve Beat Kuşağı olarak adlandırılan grup (en önemli isimlerini Allen Ginsberg, William Burroughs ve Jack Kerouac oluşturuyor) 2. Dünya Savaşı sonrası Amerika'sında oluşan aşırı ahlakçı ve refah hayat değerlerine uyuşturucu, seks ve mistik öğeler tabanında karşı duruşun simgesi haline dönüştüler ve kendilerini takip eden dönemde gerek edebi, gerek sosyal (60'lı yıllardaki hippi akımının temelidirler) gerekse müzik alanında (Bob Dylan, Beatles, Jim Morrison gibi) birçok akımı, ismi derinden etkilediler.

Dediğim gibi bu akımın belki de en ünlü eseri 1951'de yazılmasına rağmen ancak 1957'de yayınlanan "On the Road" adlı eser. Benim kitap hakkındaki naçizane görüşlerim ise şöyle : samimi, akıcı, coşkulu, kışkırtıcı, gülümsetici... Kitabı okurken hissettiğiniz yazarın sanki hikayeyi (aslında otobiyografik bir roman) dümdüz ve çok sıradan yazdığı hissi, kitabın sonuna konan önsözle (ya da sonsöz mü demeliyim) doğrulanıyor. Anlatılana göre Kerouac kitabı yazarken (bir iddiaya göre uyuşturucu, kendi iddiasına göre kahvenin etkisi altında) daktilosuna yerleştirdiği şimdilerin faks kağıdı benzeri uzun sayfalarla (kağıt değişimi gibi aralarla uğraşmamak için)hiç ara vermeksizin kafasından geçen herşeyi ilk haliyle, olduğu gibi sayfalara aktarmış. Bu da kitaba gerçekten de orjinallik ve yukarıda ifade ettiğim samimiyeti katmış.

Kitabın konusu önce Amerika'yı doğudan batıya, batıdan doğuya 2 defa sonra da kuzeyden güneye Meksika'ya doğru gerçekleştirilen yolculukları anlatıyor. Otobiyografik bu romandaki kişilerin isimleri değiştirilmiş ana "sonsöz"de kimin kim olduğunu öğrenebilirsiniz. Kitabı okuduktan sonra normalde arkadaş olmaktan çekineceğiniz, ürkeceğiniz ve bir o kadar da coşkusunu kıskanacağınız Dean Moriarty karakterinin etkisinden uzun süre kurtulamayabilirsiniz.

Kitabın modern edebiyatta sahip olduğu üne istinaden kendinizi kasmayıp, çok derin anlamlar aramak gibi bir kaygıya kapılmadan okumayı başarırsanız iyi bir deneyim yaşayabilirsiniz diye düşünüyorum. Kendi adıma çok sevdim, tavsiye ederim.

Not : Yazının sonunda bir de resim ekleyeyim diye nete bakarken Wikipedia'da çok güzel bir sayfaya sahip olduğunu gördüm, oraya da göz atmanızı tavsiye ederim.

26 Ağustos 2009 Çarşamba

Soysuzlar Çetesi


Tarantino'nun 2000'li yılların başından beri proje rafında duran ama çeşitli sebeplerle bir türlü hayata geçemeyen ikinci-dünya-savaşı fonunda spagetti-western tadındaki filmi Soysuzlar Çetesi, ya da orjinal adıyla Inglourious Basterds (dikkat edin Inglorious Bastards değil) sonunda dünyayla aynı anda Türkiye'de de geçtiğimiz hafta vizyona girdi ve biz de Meriç sonrası pek görünmeyen bir biçimde daha ilk haftasonunda filmi gördük Çilerle.

En baştan söyleyeyim, Tarantino'nun en iyi filmi değil hatta şu ana kadarki 5 filmini hesaba katarsak bu filmi ben Rezervuar Köpekleri, Pulp Fiction, Kill Bill'lerin yer aldığı üst düzey filmlerin grubuna değil de onlardan bir parmak daha aşağıda duran Jackie Brown ve Death Proof'un yanına eklerim. Ama film her Tarantino filminden alacağımızdan emin olduğumuz eğlenceyi, sinefil olmanın getirdiği detayları yakalayabilmek şansının keyfini, hiç bir anlamı olmayan ama yaratıcı uzun diyalogları sunuyor.

Medyadan zaten filmin konusunu öğrenmişsinizdir ama kısaca İkinci Dünya Savaşı'nda Fransa'da bir yanda bir grup Amerikan askerinin Nazileri vahşice öldürmek üzere oluşturduğu ekibin diğer yandan da paralel olarak ailesi Naziler tarafından katledilen bir Yahudi kızın intikam hikayesini anlatıyor. Bilenler bilir, Tarantino filmlerinde önemli olan hikayenin kendisi değil hikayenin anlatılış şeklidir. Bu filmde de o "şekil"den bol bol görebilirsiniz.

Film biraz durağan sayılır ve bence Basterds'ların üzerine biraz daha yoğunlaşabilirdi ama kesinlikle görülmesi gereken bir film. Ben ilk fırsatta netten düzgün bir kopyasını indirip tekrar izlemeyi dört gözle bekliyorum. İlk seferinde göremediğim detayları daha iyi görmeyi umuyorum.

Film ile ilgili en hoşuma giden taraf ise spagetti-western filmlerine olan benzerlikleri ve yarattığı alternatif son oldu. (Benim de hayranı olduğum) Sergio Leone'nin çok büyük bir hayranı olan Tarantino, O'nun ünlü ettiği spagetti-westernlerin yakın plan göz çekimleri, Ennio Morricone müzikleri gibi alamet-i farikaların yanısıra Once Upon A Time in America ve Once Upon A Time in the West gibi film isimlerini de filmine gömmüş. Bir ara filmin adı yapmak istediği Once Upon A Time in the Nazi-Occupied France adını sonradan sadece filminin birinci bölümünün adı yapmış (not : Tarantino'nun kankası Robert Rodriguez'in de Once Upon A Time in Mexico diye bir filmi olduğunu hatırlatayım).

Filmdeki oyunculuklar hakkında söylenecek çok birşey yok çünkü Tarantino filmlerinde casting her zaman iyi olmuştur, bu film de bir istisna değil. Pitt her zaman olduğu gibi başarılı ama bu filmin yıldızı Nazi subayı Hans Landa rolündeki Avusturyalı oyuncu Christoph Waltz'a dikkat (ki kendisi bu sene Cannes Film Festivali'nde en iyi erkek oyuncu ödülünü kazandı, adı şimdi de Oscar için geçiyor). Tarantino Waltz için eğer onu bulmamış olsaydım filmi yapmaktan vaz bile geçebilirdim demiş.

Tarantinoseverler için keşfedilecek yeni bir macera, ama herkesin hoşuna gitmeyebilir, Hakan sana söylüyorum, sen izleme, izlersen de filmi ben çekmişim gibi bana giydirme...

24 Ağustos 2009 Pazartesi

Tarantino'nun En İyi 20 Filmi

Geçtiğimiz hafta gösterime giren son filmi Soysuzlar Çetesi (orj. Inglourious Basterds) ile tekrar gündemde olan favori yönetmenim Quentin Tarantino film yönetmeye başladığı 1992'den sonra piyasaya sürülmüş filmler arasından kendi favori 20 tanesini listelemiş. En favorisini başta göreceksiniz, geri kalanı harf sırasına göre dizilmiş durumda. Aralarından şahsen benim de bilmediklerim var, QT'den daha iyi referans olmaz herhalde, izlenecekler listeme ekliyorum hemen.

Battle Royale
Anything Else
Audition
Blade
Boogie Nights
Dazed & Confused
Dogville
Fight Club
Fridays
The Host
The Insider
Joint Security Area
Lost In Translation
The Matrix
Memories of Murder
Police Story 3
Shaun of the Dead
Speed
Team America
Unbreakable

Bu arada "Soysuzlar Çetesi"ni izledim, ilk fırsatta film hakkındaki görüşlerimi yazacağım.

11 Ağustos 2009 Salı

Dinleyin...

Bir yenilerden : Eksen’de son gunlerde siklikla duyabileceginiz Pearl Jam’'n son single’i "The Fixer". Yakin zamanda dinledigim en iyi rock parcalarindan birisi olmus, dinlemeye doyamadim.

Bir de nispeten eskilerden : Antony and the Johnsons’dan "Shake that Devil". Bu parcayi cogunuzun daha once dinledigini zannetmiyorum. Yanilmiyorsam 2007’de Caz Festival’inin Genc Ozanlar programi kapsaminda Istanbul’da konser veren ama kacirdigim Antony Hegarty’nin liderligini yaptigi bu grubun en etkileyici sarkilarindan birisi, cok farkli ve deneysel, kesinlikle dinleyin.

26 Temmuz 2009 Pazar

Patron'u dünya gözüyle de gördük bee...


Geçtiğimiz sene İlker'in önerisiyle Paris'e Tom Waits konseri amaçlı yaptığım ziyaret sonrası, artık sadece turistik amaçlı yurtdışı gezisi yapmak konseptini kafamdan çıkartmaya karar vermiştim. Hele bir de geçen yaz Bruce Springsteen'in Avrupa'da turnede olduğunu turnesinin son günlerindeyken duyunca çok hayıflanmış ve geleceğe yönelik planlarımın ilk aşaması olarak Patron'un (bilmeyenler için : Bruce Springsteen'in lakabı "The Boss" yani Patron'dur) resmi websitesine üye olmak suretiyle kendisi ve grubuyla ilgili her türlü gelişmeyi newsletter aracılığıyla öğrenmeye başladım.

Bu girişimin meyvesini sene başında aldım ve Patron'un 2009'da da (bu sefer yeni çıkardığı Working On a Dream albümünün promosyonu kapsamında) Avrupa'ya geleceğini öğrendim. Konuyu hemen Çiler'e ve bizim çocuklara açarak kendime suç ortakları aramaya başladım. Çocuklardan sadece Mert olumlu cevap verdi, Çiler de yarım ağızla olur deyince ben hemen 6 ay sonrası için planlar yapmaya başladım ve konser vereceği şehirleri inceleyerek olasılıkları belirledim. İlk plan ulaşımın ve konaklamanın ucuz olması nedeniyle Almanya'daki herhangi bir noktaydı ama bu geziyi Çiler için daha çekici hale getirmek ve onu kışkırtmak için Roma'da karar kıldık Mert'le.

Hemen konser biletlerini internetten (TicketOne) aldık ve uçak biletleri için de Miles&Smiles'ta biriken millerimizi kullanarak Temmuz ayı için rezervasyon yaptık. Bundan sonra sadece ayların geçmesini beklemek kaldı, o süreçte Meriç'in bize yardımcı olmaması nedeniyle annesinin içi bir türlü rahat etmeyince ne yazık ki seyahat kadromuzdan Çiler'i kaybettik ve geriye kaldık 2 kişi. O günlerde Çiler'in yerine Diler'in projeye katılması planları ortaya çıktıysa da sadece 3 mil eksikliği nedeniyle sahip olduğu milleri kullanarak biletini alamadı, hesap kesim sonrası eksik olan 3 mil tamamlandığında da bizim tarihler için boş yer kalmamıştı.

Neyse, sonuç olarak Patron'u izlemek amacıyla Roma'ya gidecek kadro Mert ile benden oluştu. 19 Temmuz'daki konser için 17 Temmuz Cuma sabahı gidiş, 20 Temmuz Pazartesi akşamı dönüş planlandı ve gidiş tarihi geldi çattı.

Roma'da geçirdiğimiz günleri ayrı bir yazıya bırakarak direkt konsere geçiyorum. Konserden yaklaşık 2 ay önce TicketOne'dan gelen bir emailde konser başlangıç saatinin saat 20.00'den 22.00'ye değiştirildiğini duyunca Mert'le biraz moralimiz bozuldu açıkçası (sebep, tam da aynı dönemde Dünya Su Oyunları Şampiyonası'nın Roma'da yer alması ve oyunların da konserin gerçekleştirileceği Olimpiyat Stadı'nın hemen yanındaki tesislerde gerçekleştiriliyor olmasıydı), konser gece 10'da başlarsa çok da uzun sürmeyebilirdi gibi bir hisse kapıldık açıkçası.

Ama yine de coşkumuzdan taviz vermedik tabii ki ve konser öncesi iyi bir restorana giderek spagettimizi ve bir şişe de kırmızı şarabımızı içerek iyice havaya girdik. Otelimize çok yakın olan Termini'den 910 numaralı Piazza Mancini otobüsüne bindik ve yaklaşık 25 dk gibi bir sürede Roma Olimpiyat Stadı'na vardık. Stad ilk bakışta çok görkemli gözükmüyordu ama tahmin edilebileceği üzere Türkiye'deki stadlardan çok farklı olarak rahatlıkla giriş noktalarında geçtik, TicketOne ofisinden biletlerimi aldık, Çiler gelmediği için elimizde kalan bileti satmak için şöyle bir etrafa baktık, ortamda bilet satan insan sayısının fazlalığını görünce bu uğraştan hemen vazgeçtik, koltuklarımızın yer aldığı kuzey tarafındaki tribüne yöneldik, stada rahatlıkla girdik, yerimizi rahatlıkla bulduk ve saat 8 itibariyle yerimize yerleşerek konseri beklemeye başladık.


Roma Olimpiyat Stadı'nin içten görünüşü dışarıdan görünüşüne göre daha güzeldi ama tüm olimpiyat stadlarında olduğu gibi saha ile tribünler arasında atletizm alanının olması stadın futbol için çok da uygun olmamasına neden olmuş. Sahne tam karşı tribünümüze yerleştirilmiş ve saha içi komple ayakta seyirciye ayrılmıştı. Tribünlerin yarısı seyirciye ayrılmıştı, sahneyi göremeyecek yarıya hiçbir seyirci alınmamıştı. Biz girdiğimizde saha içi neredeyse tamamen dolmuştu, gençler Patron'u mümkün olduğunca yakından görmek için saatler öncesinden gelmişti, daha pahalı olan (ama daha uzak) tribünler ise konser saatinde boşluk kalmayacak şekilde doldu. Resmi katılımcı sayısını bilemiyorum ama Mert'le yaptığımız kaba tahmine göre stad kapasitesinin yarısından biraz fazlası doluydu dedik ve İstanbul'a dönünce stadın yaklaşık 70 binlik kapasiteye sahip olduğunu öğrendik, yani kısaca konserde 35 bin civarı seyirci olduğunu tahmin ediyoruz.

Konser başlama saatinden yarım saat sonra yani 10 buçukta başladı. Biraz gecikmesi insanları biraz rahatsız ettiyse de ve arada bir protesto alkışları çıktıysa da ne zamanki stadın ışıkları kapatıldı ve seyirciler ünlü İtalyan besteci (ki kendisi bu bloga daha önce konu olmuştur, ahan da linki) Ennio Morricone'den melodileri eşliğinde ünlü E Street Band'in elemanlarının loş ışık altında sahneye çıkışlarını izlediler, birden bire herşey durdu ve yoğun bir heyecan ortalığı sardı. İşte o anın youtube linki... Ve sahneye Patron geldi, el selamı, Ciao Roma repliği ve 1,2,3,4 'ün ardından 3 saat aralıksız sürecek tüyler-ürpertici bir konser başladı, konseri en iyi özetleyecek sözleri konserin en sonunda yine Patron söyledi, "bayanlar baylar az önce, the heart stopping, pants dropping, earth shattering, hard rocking, booty shaking, earth quaking, love making, educating, liberating, Viagra taking, history making, motherfucking legendary E! Street! Band'i izlediniz." Türkçeye çevirmiyorum çünkü aynı anlamları yakalamak zor olur. İlk şarkı bir klasik olan Badlands idi, ana konserin bitiş şarkısı Born To Run oldu, bu şarkıda stadın ışıkları açılarak insanlar bir bis havasına sokuldu ve sonrasında konser hiç ara vermeden devam etti, konserin bitiş şarkısı ise yaklaşık 10 dakika sürecek bir Beatles klasiği Twist and Shout oldu.


Badlands'in ilk notlarından sonra Mert ile birbirimize şöyle bir baktık ve ikimizin de suratında geniş bir gülümseme yayıldı. Yukarıda belirttiğim tabiri tekrar kullanıyor olacağım ama daha iyi ifade edecek başka terimler bulmak zor : tüylerimiz diken diken oldu. Patron, klasiklerinin önemli bir kısmını söyledi, son albümlerinden başarılı parçaları çaldı, ama ne önemlisi bunları sanki ilk defa söylüyormuş gibi coşkuyla, heyecanla, saygıyla, hırsla çaldı. Bu kadar efsanevi olmasının nedenlerini sahnede rahatlıkla gördük, iyi şarkı yapmasının dışında işini seviyordu, 60 yaşına rağmen 3 saat ara vermeden sağa sola koşturarak boğazları patlarcasına, boyun damarları yerinden fırlarcasına şarkı söylemek, bu esnada 35 bin kişilik bir toplulukla etkileşim içinde olmak, sahnede arkasında yer alan E Street Band'in her bir elemanıyla şovun ayrılmaz bir parçası olarak beraber çalmak her babayiğidin harcı değildir.

Konserin benim için şaşırtıcı anlarından birisi Patron'un bir noktada seyircilerin tuttuğu pankartlardan bazılarını toplaması oldu, Mert ile bir an ne oluyor diye düşündük ve yoksa yoksa demeye kalmadan anladık ki istek şarkısı alıyordu Patron :)) Biz yabancısı olduğumuz için bizi şaşırttı ama İtalyan seyirciler bu ritüeli biliyor olmalıydılar ki önceden hazırladıkları pankartları aynı anda kaldırdılar diyebilirim, hatta Patron ona uzatılan A4 kağıdını almadı bile, gerçekten hazırlanıp gelmiş hayranlarının pankartlarını almayı tercih etti. 20 kadar pankartı alıp sahneye geri döndükten sonra şarkılardan birkaç tanesini pankartları önce grubuna sonra da seyircilere göstermek suretiyle söyledi (hatırladığım kadarıyla Pink Cadillac, I'm On Fire, Surprise Surprise bu seridendiler). Aklımda kaldığı kadarıyla konserin diğer şarkılarını yazacak olursam, Hungry Heart, Thunder Road, Outlaw Pete, Working On A Dream, Prove It All Night, Waitin On A Sunny Day, Seeds, Lonesome Day, No Surrender, 41 Shots (ya da diğer adıyla Amerikan Skin), Dancing In the Dark, My City of Ruins, You Can't Sit Down, American Land, Raise Your Hands... bu kadar çıktı valla, diğerlerini hatırlamıyorum.

Konserin bu kadar etkileyici olmasında seyircinin etkisi de çok büyüktü. İtalyan seyirciler çok coşkuluydu ve Bruce'un her şarkısına eşlik edebildiler, böyle olunca Patron da daha şevkle söyledi şarkılarını. 19 Temmuz sabahına kadar hep İstanbul'a gelse şeklinde kurduğum hayaller o ortamı gördükten sonra aman gelmesin yoksa rezil oluruz şekline dönüştü. Bir kere İstanbul'da stad doldurabileceğini sanmıyorum, Turkcell Kuruçeşme Arena tarzı bir yeri ancak doldurabilir (ondan bile şüphelerim var açıkçası, Türkiye'de Patron'dan daha popüler olan REM bile dolduramamıştı), ya da belki Rock'n Coke'a headliner olarak gelirse ciddi bir seyirci kitlesine hitap edebilir, aksi halde 6-7 bin kişiye konser verdirterek bir utanç yaşayabiliriz.

Yine sadede gelecek olursam, Çiler çok kızacak ama, Bruce Springsteen konseri şimdiye kadar gördüğüm (Mert'i de işin içine rahatlıkla katabilirim), gördüğümüz en etkileyici konserdi. Önümüzdeki yıllarda bu tarz aksiyonlara daha çok girmeye ve İstanbul'da görme şansı bulamadığımız şarkıcı, grupları Avrupa'da yakalamaya karar verdik. Hatta seneye tekrar gelecek olursa Patron'u bir daha ve bu sefer daha kalabalık (en azından Çiler'in dahil olacağı) bir grupla izlemek yine ajandamızda.